Onun hikâyesini dinlemeden önce internette fotoğraflarını arıyorum. Karşıma hafif kırlaşmış saçları, zamanın izlerini gözlerinin altında, alnında, bir ömür çalışmışlığın getirdiği yorgunluğunu ince kollarında taşıyan biri çıkıyor.

Ailesi görüşmeyi güvenlik gerekçesiyle kabul etmediği için onu gecesini gündüzünü geçirdiği HDP Şişli İlçe Teşkilatı’ndaki arkadaşlarından dinliyorum.

Beş çocuk babası Abdülbari Şenci.

1980’lerin, 1990’ların göçüyle İstanbul’a gelenlerden.

1980’lerin sonunda Siirt’in Pervari ilçesinden çıkıp çalışmak için İstanbul’un yolunu tutuyor. Daha sonraları ise ailesini yanına alıyor.

İnşaatlarda çalışmış uzun yıllar. Ankara’ya gitmeden önce yeni başlamış bir parkta bekçilik yapmaya. Gece çalışıyorsa gündüz parti çalışmalarına katılıyor, gündüz çalışıyorsa da akşamları parti binasına uğramadan gitmiyor evine.

Arkadaşlarıyla da Abdülbari Şenci’nin gecesini gündüzünü geçirdiği parti binasında görüşüyoruz.

İçeriye girer girmez 10 Ekim’in aldığı Meryem Bulut, Nurullah Erdoğan ve Abdülbari Şenci’nin fotoğraflarının asılı olduğu bir duvarla karşı karşıya duruyorsunuz.

Akşam saati olmasına rağmen biraz kalabalık var. Daha önce telefonla görüştüğüm arkadaşlarından birine Abdülbari Şenci için geldiğimi söyleyince hepsinin yüzünde buruk bir ifade beliriyor. Ve duvardaki fotoğrafa takılıyor gözleri…

“Türkiye’de birlikte yaşamaya inananlardan biriydi…”

İlk olarak HDP Şişli İlçe Teşkilatı’ndan Fahrettin Filiz anlatıyor Abdülbari’yi; 2014 yılında yerel seçim dönemine denk geliyor ilk tanışmaları:

“Yerel seçim hengâmesinde HDP Şişli İlçe Teşkilatı’na geldiğimde ilk tanıdığım insanlardan biriydi Abdülbari. Seçim çalışmaları içerisinde birçok insanla çalıştığınız için pek kimseyi iyi tanımaya fırsatınız olmuyor. Ama Abdülbari her işe koşturan, her şeyi yapan ve yeni gelen birisinin de buraya kolay adapte olmasını sağlayan bir arkadaştı. Feriköy ve Kurtuluş bölgelerinde beraber seçim çalışması yürüttük bir süre sonra. Ben Kürtçe bilmediğim için Kürtlerin yaşadığı mahallelere gittiğimizde çokça yardımını görmüştüm.”

Abdülbari Şenci’nin çalışkanlığını vurguluyor Fahrettin Filiz: “İş konusunda her türlü fedakârlığı yapmaya hazır, kendi gücünün yettiği her işin ucundan tutan biriydi. Bir yandan evini geçindirmek için çalışıyordu diğer yandan parti çalışmalarına tüm gücüyle destek veriyordu. Bu yoğunluğun arasında sürekli okumaya, kendisini geliştirmeye de zaman ayırıyordu.”

9 Ekim akşamı hep beraber uğurluyorlar Ankara’ya gidecek heyeti. Fahrettin Filiz gitmeyenlerden. Biraz duraksıyor. Haberi nasıl aldığını çekinerek soruyorum.

Anlatıyor:

“Abdülbari son anda listeye eklenen arkadaşlardan biriydi. Aslında o akşam yani 9 Ekim akşamı çalışacaktı. İşi ertelenince gitmeye karar vermiş. Ben o sabah evdeydim. Bir arkadaşım Ankara’da patlama olduğunu söyledi. Televizyonu açtık ama net bilgiler alamayınca parti binasına geldim. Haberi alan birçok arkadaş gelmişti. Keyifsiz, acı haberler gelmeye başladı… 10 Ekim günü kesinleşmemişti henüz isimler. 10 Ekim akşamı Ankara’ya ailelerin gitmesi istenmişti HDP Genel Merkezi’nden. Abdülbari Şenci’den haber alamayınca ailesine Ankara’ya gitmesini söylemek zorunda kaldık. Ancak bunu söylemek dahi zordu. 11 Ekim’de kesinleşmişti onu kaybettiğimiz… Sonrasında buraya gelmedi zaten cenazesi. Ailesinin isteği üzerine Siirt’te toprağa verildi.”

Sonra Abdülbari’ye dair bir şey eksik bırakmamak istercesine ekliyor:

“Bir şeyi göstermelik değil, inandığı için yapardı. Türkiye’de birlikte yaşama fikrine, Kürt sorununun çözüleceğine inanıyordu, bunun için yapabileceği ne varsa onu yapmaya uğraşıyordu.”

Bir süre sessizce oturuyoruz Fahrettin Filiz ile… Sonra Mazlum geliyor. Mazlum ile Abdülbari’nin arkadaşlığı daha eskiye dayanıyor. Bir süre konuya girmekte zorlanıyor Mazlum. Hangi anıyı anlatacağını, neyi kelimeye dökeceğini bilemeden duruyor.

Mazlum da Ankara’ya giden ekipte yer almış. Patlamadan kıl payı kurtulanlardan. Şarkılarla, türkülerle gittiği Ankara'dan, yanında arkadaşları olmadan, bir ömür "unutamamanın" acısıyla dönmüş…

Abdülbari’ye "Küba devrimcisi" diyormuş Mazlum, “Her seferinde ona böyle seslendiğimde keyiflenirdi, hoşuna giderdi” diyor.

“Dört yıl önce tanışmıştık” diye başlıyor söze. O da Fahrettin Filiz’le aynı şeyi söylüyor: “İşten geriye kalan tüm zamanını parti çalışmalarında geçirirdi. Çok değerli biriydi."

“Biz olmadan gidemezsiniz…”

Mazlum, “Burada çok güzel zamanlarımız geçti. Mükemmel bir insandı; çocukla çocuk, büyükle büyük, herkesle arkadaş olabilecek biriydi. Ne desem eksik kalır” diyor. Sonra 9 Ekim gecesini anlatıyor: “O gece Ankara’ya gidecekler olarak Mecidiyeköy’de bir alışveriş merkezi önünde buluştuk. O da Nurullah da gelmeyecekti aslında. Ama son anda geldiler otobüslerin kalkacağı alana. ‘Biz olmadan gidemezsiniz’ dediler. Böylece hep beraber gittik Ankara’ya. Şarkılar eşliğinde gittik. Yanımda Meryem Ana oturuyordu. Sabah orada indiğimizde Gar’ın önüne doğru beraber yürüdük. Bir arkadaş puşi almıştı. Büyük olduğu için bana vermişti. Biraz taşıdım sonra Abdülbari abiye verdim: ‘Küba Devrimcisi bu sana yakışır al tak’ dedim.”

Patlamadan sonra Abdülbari’yi az önce kendi elleriyle boynuna taktığı puşiden tanıyacaktı Mazlum.

“Yüzü tanınmayacak hâldeydi…”

O anları yeniden yaşıyormuşçasına duruyor Mazlum. Çok sonra toparlanıp devam ediyor anlatmaya o kıyamet gibi günü:

“Sonra yürüyüş başladı ancak biraz ilerledikten sonra durduk. Hep beraber durduğumuz yerden on metre öteye gidip sigara içmeye başladım. Daha sonra Abdulbari abi ve Nurullah birkaç arkadaşla durduğumuz yere doğru geldiler. Onlar da sigara içmek için gelmişti. Sigaraları bitince onlar ‘Gidelim’ dediler. 'Bekleyin' dedim. Ama onlar yürümeye başladı. Biz de oturduğumuz yerden kalktık, onlara doğru yürümeye başladık. Tam o anda bir ses duyduk ama anlayamadım önce; sonra cam parçaları üstümüze gelmeye başladı. Koşmaya başladık. Arkadaşımın kızı oturduğumuz yerde kalmıştı. Onu almak için geri döndüm. O anda ikinci patlama sesi geldi. Aklımda sadece o kız çocuğu vardı, onu arıyordum ama her yanda insan parçaları. Bir anda Abdülbari’yi gördüm yerde. Boynunda az önce verdiğim puşi vardı. Yaralılara yardım etmeye başladık. Bir yandan polisin biber gazı, diğer yandan geç gelen ambulanslar… Çok acıydı. Dile getirmesi dahi zor bir durum. Unutulmayacak bir şey… O akşam hastaneye gittik. Hastanenin önünde beklemeye başladık. Ardından HDP İl Teşkilatı’na gittik. O an önce Meryem Ana’nın haberi geldi, “Yaralı bir şekilde hastanede” diye. Oradan tekrar ayrıldık. Kaç tane morg varsa hepsini dolaştık. Ama onu göremedik. Çöp poşetleri içerisinde hayatını kaybedenleri gösteriyorlardı kimlik tespiti için… Sabaha kadar bulamadık Abdülbari’yi. Her morga gittik onu bulmak için. 11 Ekim’de oğlu gelmişti. Onunla beraber bulduk. Yüzü tanınmayacak durumdaydı.”

10 Ekim katliamından bir yıl önce Kobani’de yaşanan savaş sırasında Urfa’nın Suruç ilçesinde Kobani halkına destek eylemleri sürmüştü günlerce. Abdülbari de sınıra gitmeyi istemiş. Ancak tam gideceği hafta Siirt’te bir akrabasının taziyesine gitmek zorunda kalmış. Yine de hep gitmek istediğini söylemiş Mazlum’a: “Kobani döneminde Urfa sınırındaki eylemlere destek vermek için tam yola çıkacakken Siirt’e gitmek zorunda kalmıştı. Oradaki insanlara destek olmak istiyordu ama bir türlü gidememişti. Buna çok üzülüyordu.”

Onu anlatmakta zorlanan Mazlum’la birlikte ben de susuyorum bu kez. Öyle sessiz otururken Mazlum son bir söz daha söylüyor:

“Doksanlı yılların çocuğu olduğumuz için birçok şeye alışmıştık. Ama bu çok ağır gelmişti. Bizi acıya alıştırdılar. Onu morgd gördüm. Unutmak istiyorum o ânı…”

Rabia Çetin

1988 Şanlıurfa doğumlu. 2012'de Atatürk Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. 2009'dan bu yana birçok kurumda muhabir ve editör olarak çalıştı. Şu an serbest gazetecilik yapıyor.