“Muş-Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan.” Karlı dağların yanından geçerken bu sözleri içimde döndüre döndüre varıyorum Bingöl’e. Abdulkadir Uyan’ın doğup büyüğü topraklardayım. Ağabeyi Yusuf ve kuzeni Şiyar’la buluşuyoruz. Oturduğumuz yerin penceresinden karlı dağları görüyoruz, bir de derenin yanına sıra sıra dizilmiş kavakları. Kadir’in yeşerdiği toprağa bakıyoruz.

Kadir yirmi altı yaşındaydı. İstanbul Üniversitesi‘nde Elektrik Elektronik Mühendisliği okuyordu. İstanbul’dan Ankara’ya yola çıktığında en son “Barışı getirmeye gidiyoruz,” yazmıştı.

Ağabeyi Yusuf ondan iki yaş kadar büyük. Kadir’in çocukluğundan beri sakin, hiçbir zaman hükmetmeyen, haksızlığa asla tahammülü olmayan, her vakit adaletli, karşısındaki kırmayan bir insan olduğunu anlatıyor: “Hiçbir zaman kendi nefsi için istekleri olmadı, merkeziyetçi bir kişiliği yoktu. Su gibiydi. Su akar gider ya, öyleydi.”

İsminin nereden geldiği de onun hayatının penceresi gibi.

“Biz doğduğumuzda hemen isim koyulmazdı. Kadir doğduğunda ben yeni yeni konuşmayı sökerken ona hep ‘kadeş, kadeş’ diyormuşum. Dedem de o sebeple Kadir koymuş. İsmi kardeşten geliyor Kadir’in. Gerçekten de kardeşti... Herkese kardeşti. Abdulkadir’i bir tek babam derdi.”

1995 yılında sıkıyönetimde okullar kapanınca köyden Bingöl’e göç ediyorlar. Kadir okula Bingöl merkezde başlıyor. O dönem köydeyken unu, şekeri bile karneyle aldıklarından bahsediyor Yusuf.

“Yediğin yemeği bile devlet belirliyordu. ‘Sen beş kişisin, sana ayda elli kilo un yeter’ diyordu. Komple bir kırıma benzer durum vardı. Aç kalıyorsun sonuçta. Mutluyduk ama, çünkü çocuktuk. Hayat bizim için asıl Bingöl’e geldikten sonra başladı, zırhımız burada kalktı. Geldiğimizde Türkçe bilmiyorduk. İlk başladığımda farklı bir sınıfa gitmiştim ve ‘Farklı bir sınıfa geldim,’ diyemediğim için ağlayıp çıkmıştım. İlk tecrübeleri ben yaşadığım için, Kadir Türkiye’yle de Türkçeyle de tanışmakta daha şanslıydı. Bir gün okuldayız, köyde kantin yoktu tabii. Burada tenefüs oluyor, çocuklar bir yere koşturuyor, biz ikimiz izliyoruz. Cebimizde para da var, ama gidip o simidi almak, simidin adını söylemek... dile getiremiyoruz. Bu, buradaki ilk yaşantımızı özetliyor.”

Taşla, toprakla uğraşmayı çok severmiş Kadir. Şiyar, “Kadir’e bakarsın, dolaşmış gelmiş tek başına,” diyor. Babası un dağıtımı yaparmış, köye un getirdiği zaman Kadir ve Yusuf kamyonun arkasına yapışır, yüzleri gözleri un içinde kalana kadar dağıtım yaparlarmış. Sıkça böğürtlen toplamaya ve balık tutmaya giderlermiş. Kadir, Yusuf için yalnızca kardeşi değil, çok yakın arkadaşı da. Kardeşlikten ve kuzenlikten öte bir arkadaşlıktan söz ediyorlar: “Tam bir yoldaştı.”

O sırada diğer kuzeni Hakan yanımıza geliyor. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Kadir’le birlikte okumuşlar. Yalnızca kuzen değil, çok yakın arkadaşlar ve kardeş gibiler. “Kadir’le Hakan derelerden çıkmıyordu,” diyor Yusuf. Çapakçur Deresi. Tam karşımızda, kavakların yanına sıra sıra dizildiği dere. “En büyük eğlencemizdi. Elimize çorap geçirip balık tutardık” diye söz başlıyor Hakan. Kadir’in kaçıp gittiği, hatta bir keresinde ders çalıştıkları Çapakçur Deresi. “Dere olsun da bize yeter,” diyen Hakan, gözleri ışıl ışıl, en güzel hikâyelerini anlatıyor:

“En çok yaptığımız iki şey, derede balık tutmaya gitmek ve böğürtlen toplamaktı. Çok seviyordu böğürtleni. Şişelere doldurur, ağaç sapından kamışı basardık ve kimin daha kıvamlı hale getireceği yarışması yapardık. Ortaokuldayız, bize yağmur suyu, dere suyu getirin dediler. Hoca daha dere suyu der demez biz kapının önünde belirdik. Yine aynı dereye gittik. Nisan ayı, suyun bol olduğu dönem. Dereye indiğimiz gibi bir arkadaş suya girdi, diğeri de. Benle Kadir tereddütte kaldık. Dereden su doldurup derse gittik. Balık tutmaya giderdik. Belki yüzlerce kez balık tutmaya gittik, ama tutmaktan yemeye odaklanamadığımız için yalnızca bir kere yiyebildik.”

Şelale kenarındaki üç taneli kocaman böğürtlenlerden toplayıp şişelere doldururlarmış. Yirmi yıllık dostluklarında bir kere bile tartıştıklarını hatırlamıyor. Bir anıdan bir anıya yol alırken devam ediyor Hakan: “Kadir çok yardımseverdi. Sanırım altıncı sınıftaydık. Hastane durağında bir tane yaşlı kadın vardı, hep orada beklerdi. Öyle bir yağmur yağıyordu ki... Biz okula giderken Kadir ‘Nene ıslanıyor’ dedi. Dördümüz, Kadir’in vesilesiyle, nine ıslanmasın diye önüne siper olduk. Kadir ceketini ona vermişti. Öyle dualar etti ki kadın, ben ailemden öyle dua duymadım. Sırılsıklam olmuştuk, ama nineyi korumuştuk.”

Kadir lisenin ardından bir sene dershaneye gidiyor. Sınavda iyi bir puan alıyor ve elektrik elektronik mühendisliğini kazanıyor. Bilgisayar mühendisliğini kazanan kardeşiyle aynı üniversiteye gidiyorlar. Aslında mühendisliğe pek hevesi olmadığından, hayallerinin tiyatroyla ilgili olduğundan bahsediyorlar. “Kadir, değişimin sanatla geleceğini düşünmüştür. Sanatla kendini ifade etmeyi severdi, değişimin de sanatla geleceğine inanırdı,” diyor Yusuf. Zaten üniversiteye gidince hemen tiyatroyla ilgileniyor. Arkadaşlarıyla, Zazacada oyun değirmeni anlamına gelen “Arêya Kay” isimli bir tiyatro grubu kuruyorlar. Dört yıla yakın Zazaca oyunlar oynuyorlar. Turneye çıktıklarında Erzincan’da okuyan Hakan’ın yanına da uğruyorlar.

Onun edebiyata, sanata olan ilgisini Şiyar anlatıyor: “Kadir sanata, edebiyata, şiire çok düşkün ve ilgiliydi. Buradan gittikten sonra gitar çalmayı öğrendi. Müzik kulağı ve sesi iyiydi. Edebiyat üzerine, sanat üzerine tartışırdık. Ama doyurucuydu. İnandığını sonuna kadar savunurdu.” V for Vendetta en sevdiği film, tişörtünü giyinip afişini asacak kadar. Bir sevdiği de su bardağına yaslı iskeleti Çiko.

Basına yansıyan haberlerde okulu bitip yüksek lisansa başladığı söyleniyor. Oysa okulu bitiremedi Kadir. Bir ara Bingöl’e dönüyor ve bir yıla yakın ağabeyiyle mühendislik ofisinde çalışıyor. Okurken sevemediği mühendisliği Bingöl’de sevmeye başlıyor. Mart gibi İstanbul’a dönüp yeniden ev tutuyor. Bir binanın enkaza dönmüş görevli dairesini tek başına güzelleştiriyor. Derslerinin büyük bir kısmını verince haziranda yaz tatili için yeniden Bingöl’e geliyor. Sonra bir temmuz günü Suruç yaşanıyor... Bir kısmı arkadaşı, hepsi yoldaşı. Yusuf, Suruç’taki patlamanın ardından Kadir’in İstanbul’a dönmesini pek istemiyor. Korkuyorlar. Elazığ’da devam etmesini teklif etse de İstanbul’a yeniden dönmeye ve bitirmeye karar veriyor. Şiyar, Bingöl’deki son günlerini anlatıyor:

“O İstanbul’a dönmeden önce bayram için köye gitmiştik. Kurban Bayramı'nın ikinci günü pikniğe gitmiştik, ertesi gün zaten İstanbul’a gitti. Yorgun görünüyordu. Gece yarısı mutfak penceresini tıklattı. Sineklikten baktı. İçeri geldi, iki saate yakın oturduk. Giderken pencereden uzun uzun baktı bana. ‘Gidiyor musun’ dedim, ‘Gidiyorum’ dedi. Sabah yola çıktılar. Ertesi gün aradım, sonra da aradım, sonra bir daha aradım. Ama bir tek o gün aramadım.”

Yusuf, Kadir’in 10 Ekim gecesi Facebook’ta “Barışı getirmeye gidiyoruz,” diye yazdığını görüyor. Gece arayacakken, yatıyordur diye kıyamayıp sabah aramaya karar veriyor: “Suskun duramıyordu. Biz dururuz, o duramıyordu.” Sabah kalktığında arkadaşları arıyor, ama Kadir’e ulaşamıyor: “O an anlıyorsun zaten.” O gün Yusuf’un üçüncü kattaki evinin balkonuna yüzlerce makas böceği doluyor. Ne alt komşusunun balkonuna, ne de yan komşusunun balkonuna... yalnızca kendi balkonuna. Hiç olmazmış, bir daha da hiç olmamış zaten.

Televizyondan izleyen ve haber almaya çalışan Şiyarlara, “Dicle’yle Kadir’i gördük, iyiydiler,” diyenler olmuş. Sonra da kimse görmediğini söylemiş. Dicle, Kadir’in arkadaşı. İkisi de şimdi aynı göğün bulutu... En son paylaşılan fotoğrafı “Gençlik Parkı’ndayız,” diye arkadaşının paylaştığı fotoğraf. Yaralı kurtulan arkadaşının paylaştığı o fotoğraf Kadir’in son fotoğrafı.

Ankara’ya nasıl gittiğini, nasıl yetiştiğini bilmiyor Yusuf: “Ankara dönüşü için akşam uçağına iki bilet almıştım. Gider getiririm, beraber geliriz diye. İner inmez söylediler bana. Direk olay yerinde olmuş, adlî tıptaydı. Dönüşe iki kişilik bilet almıştım. Gittik, farklı döndük.”

Galatasaray her galip olduğunda Yusuf’u sevinçle ararmış, “Abisi, gördün mü ne olmuş?” Sürekli neşeli olan, hiçbir zaman derdiyle üzmeyen Kadir... Aksine derdi alan, nefes aldıran. Hasta olduğununu bile göstermeyen, bir sancısını, ağrısını dahi gündeme getirmeyen Kadir.

En sevdiği şair Seyyidhan Kömürcü. En sevdiği şiir, en sevdiği şairin yarasından: Sinem. Kendi sesinden bir kaydı bile var.

“anladım sanki: devlet neden şarap kullanmaz neden en uzun suya en sessiz uzanır yüzün
neden en çok üzülmüş üzümün adı şaraba çıkar”

Ağabeyinin “Su gibiydi. Su akar gider ya, öyleydi” dediğince, en sevdiği şiirde de sessiz yüzü en uzun suya uzanıyor Kadir’in. "Şu dere," Çapakçur Deresi... Bingöl’ün de eski ismi, Ermenilerden kalma. Metin Altıok’un, Bingöl Lisesi’nden bakıp da kızı Zeynep’e yazdığı şiirdeki kavaklar, Kadir’in soluğu aldığı Çapakçur Deresinin kıyısında dizili. O şiirdeki kavakların karşısında, “Bu, Kadir’in de deresiydi” diyor Yusuf.

Onun hayatında her yol suya çıkıyor. Bir su gibi akıp gitmiş ''kardeş Kadir''in hayatı. Bingöl Lisesi’nden Çapakçur’a bakan göz, bu kez başka bir pencereden, kendi deresinden Kadir için kanıyor.

“Ah kavaklar Ardımdan ıslık çalar...”

Kadir’in sesinden “Sinem” şiiri

Sibel Yükler

2007'den beri gazeteciliğin içinde. Arkadaşlarıyla kurduğu internet mecmuası harfvolver.com’da yazıyor. 10 Ekim’den sonra JINHA’da çalışmaya başladı. Öykülerin peşinden gidiyor, yazmaya çalışıyor.