Bilindiği kadarıyla insan, varolduğundan beri seyahat ediyor, bunların adı anılmayacak kadar azı turistik amaçlı. İnsan hayatta kalmak; daha güvenli, müreffeh bir yaşam için yerini yurdunu terk ediyor. Sadece son beş yılda milyonlarca insan “bir hayat için” yollara düştü. Hepsinin yolu yordamı, bulduğu çözüm farklıydı, dertleriyse ortak. Bu yollarda Instagram’lık bir sahne yoktu.

Filistinli Ahmed Alkhadi, 15 Mayıs 1988’de Gazze’de dünyaya geldi. Filistinlilerin lanetle andıkları işgalin 40’ıncı yıl dönümünde. Cebaliya mülteci kampında büyüdü. Yaşını alana kadar İsrail’in onlarca saldırısından ve üç sıcak savaştan sağ çıkmayı başardı.

Hak ettiği barınma, eğitim, gıda, güvenlik koşullarından uzaktaydı. Sekiz çocuklu bir ailenin, işçi bir baba ve ev hanımı bir annenin ortanca çocukları olarak yetişti. Çalıştı, çabaladı. Bilgi teknolojileri ve muhasebe tahsilleri aldı, dil öğrendi. Geçinmek için garsonluk dâhil her yolu denedi.

Ancak Gazze o kadar küçük ve yoksun kalmıştı ki. Savaş, ambargo, yıkım, altyapısızlık. İnternete günde birkaç saat erişilebilen bir coğrafyada bilgi teknolojileri lisansıyla yapılabilecekler, ayda ağaç yetiştirmek için yapabilecekleri kadardı. Oysa Ahmed meraklıydı, ufku genişti, bir yerlerde daha iyisini yapabileceğinin farkındaydı. Cesurdu. Kendi ve ailesi için daha iyi bir yaşam kurmak istiyorsa, ki en büyük tutkusu buydu, gitmek zorundaydı. Gitti.

Yaşam mücadelesi için çıkılan yol

Türkiye’ye o uğursuz 10 Ekim gününden yaklaşık iki buçuk yıl önce geldi.

Ahmed’i Türkiye’de ağırlayan Antakyalı Gariban, üniversiteyi Kıbrıs’ta okumuş ve Filistinli bir arkadaşıyla yurt odasını paylaşmıştı. Canciğer bir dostluk gelişti aralarında. İşte o arkadaşı, Ahmed’in Filistin’den kapı komşusuydu. Dost rica edince akan sular durdu. Ahmed ve Gariban önce yazışmaya başladılar. İki yılı aşkın sürdü bu uzaktan arkadaşlık. Ardından Ahmed Türkiye’ye gelmek için vize aldı. Yola çıktı. 29 Mayıs 2013’te, Türkiye Gezi protestoları ile çalkalanırken ulaştı, daha sonraları “cennet” olarak nitelendireceği ikinci vatanına. Gariban ona evini açtı; yedi ay annesi, o ve Ahmed bir arada yaşadılar. Anne, Ahmed’i kendi çocuğu gibi sevdi, benimsedi.

Gariban o ilk günleri anlatırken sevecen bir eda takınıyor. Ahmed gösterilere çok şaşırmış. Sokağa çıkmış, seyretmiş. Aklına kendi vatanı düşmüş, hem hüzünlenmiş hem heyecanlanmış.

Ahmed’in dile istidadı vardı, İngilizceyi Gazze’de büyük ölçüde kendi çabasıyla öğrenmişti. Ders verebilecek düzeydeydi. Nitekim, Türkiye’de geçirdiği o iki buçuk yılda da rahatlıkla Türkçe iletişim kurabilecek hâle geldi.

Antakya’ya kolaylıkla uyum sağladı Ahmed. Sünni bir aileden geliyordu, burada Alevi bir aileyle yaşıyordu. Ancak önyargısızdı, açık yürekliydi, hoşgörülüydü. “Yalnız bir çocuktu. Bir Allah’a, bir bana güvenerek yola çıktı” diyor Gariban, “Anlattığı kadarıyla, büyüdüğü çevreye nazaran açık fikirliydi. Bir kadının açık olması, kadınla erkeğin birlikte oturması gibi şeyleri normal karşılardı. İnsanı dört duvar arasına da koysanız, isterse kabuklarını kırabilir. Çok okurdu, özellikle tarih hakkında. Tüm ülkelerin siyasî tarihlerini bilirdi. Sanatı severdi. İngilizce ve Arapça müzik dinlerdi hep. Hem merakından hem de dilini geliştirmek için Türkçe de dinlemeye başlamıştı.”

Ahmed Türkiye’de önceleri kendi alanında iş aradı, ancak ekonomik kriz nedeniyle hayal kırıklığına uğradı. Gariban’ın ve diğer arkadaşlarının yardımıyla Arapça ve İngilizce dersleri vermeye başladı. Gönüllü olarak Halkevleri Ahmed Atakan Kütüphanesi’nde de ders veriyordu. Mutluydu.

Bisküvili pasta ve nargile

Gariban Türkçe öğretmenliği yapıyordu. Birlikte bir kurs açtılar ve ayrı eve çıktılar. Bu evde iki yıla yakın hayatı paylaştılar. Mahalle ahalisi de apartman komşuları da çok seviyordu onları. Birbirlerine gelir gider, yemeklerini paylaşır, nargile tüttürürlerdi. Öğrencileriyle arası da iyiydi.

Gariban’ın dediğine göre, Ahmed Halkevi’nin doğrudan üyesi değildi, güncel siyasetle de pek ilgilenmezdi: “Filistin’de de İsrail’in baskısından dolayı siyasetten hep uzak durmuş. Barış, demokrasi ve özgürlük yanlısıydı. İnançlıydı; namaz kılar, oruç tutardı, ama yobaz değildi. Mezhep, inanç ayrımı yapmazdı. Yetiştirildiği yerde Aleviler yoktu. Sadece Şiiliği biliyordu. Burada kendi gözleriyle gördü yaşantımızı. Şaşırdı ve dedi ki ‘Sizler de bizim gibisiniz.’”

İyi ve paylaşımcı bir ev arkadaşıydı Ahmed, temizdi. Çok fazla insan tanımıyordu Türkiye’de, fazla geleni gideni de yoktu. “Biraz içe kapanıktı. Ama oturduğu zaman çok güzel sohbet ederdi. Nadiren bizle dışarı çıkardı” diyor Gariban, “Bize tatlı yapardı. Bisküvili, kremşantili muzlu pasta... Yemeği ben yapardım, salatayı o. Onun nargile hazırlamasını çok severdim. Yaprak sarmasına, kahveye bayılırdı. İçkisi, sigarası yoktu. Bir tek nargile. Haftada üç gün yakınlarda bir spor salonuna devam ederdi. Kendi hâlinde, evden işe işten eve bir hayat.”

“Siz bizi silahlar ve tanklarla vurursunuz, biz sizi taşlarla vururuz”

Antakya’dan 9 Ekim Cuma gecesi iki otobüs dolusu, yaklaşık 100 kişi Ankara’ya doğru şarkılar türkülerle yola çıktı. Ahmed Ankara’yı, bu çok sevdiği ülkenin başkentini merak ediyordu. Gariban’ın da gelmesini istedi. Yol boyu sohbet ettiler, fotoğraf çektiler. Alana girerken Arapça bir şarkı çalındı, hoşuna gitti. Filistin’de de yürüyüşlerde bu şarkının çalındığını, yabancı hissetmediğini söyledi. Şarkıda “Siz bizi silahlar ve tanklarla vurursunuz, biz sizi taşlarla vururuz” diyordu.

Patlama ânında yine o gün yaşamını kaybeden Necla Duran ile yan yanalardı. Gariban anlatıyor: “Gar istasyonundaki köprünün kenarındaydık. Halay edenleri izliyorduk. İlk patlama oldu, ben hemen yere yattım. Sonra ikincisi. 30 metre mesafedeydik. Savrulmuşum, kendimi epey uzakta buldum. Baygındım. Uyandım. Ne Ahmed ne Necla ne diğer arkadaşlarım vardı. Kimseye ulaşamadım. Ölmüş olabilecekleri aklımın ucundan geçmedi. O bilyeler sıçrayacak, sadece Ahmed ve Necla’nın başına denk gelecek... İkisini gazetenin altında görünce yığıldım. Bağırdım, çağırdım, ortalığı yıktım. Sonra kendimden geçmişim. Ambulansla hastaneye götürmüşler. Ailesini arayamazdım. Ne diyeceğim? Yaşadığıma sevinemedim. Kuzenini aradım. O da babasının Katar’daki bir arkadaşını aramış.”

“Fazladan bir saat elektrik kadar güzelsin”

Gazze duvarlarında bir yazı şöyle diyordu: “Fazladan bir saat elektrik kadar güzelsin.” Ahmed’in ailesi, elektrik ve internete günün belli saatlerinde, o da berbat bir bağlantıyla erişebiliyordu. Sağlıklı bir ses alabilmek için saatlerce bekledik. Sık sık kesilen bağlantı, daracık bir zamana bir yaşam öyküsünü sığdırabilmek için yaşanan stres. İsyan etmemek elde değildi. Nitekim, aile Ahmed’in ölüm haberine bile ancak babanın Katar’da yaşayan bir arkadaşı üzerinden erişebilmişti, böylesi bir kopukluk. Yalıtılmışlık.

Derler ki, Tanrı insanın kibrini lanetlemek için onları dil dil ayırmış, birbirine yabancı kılmış. Ahmed’in ailesine bir akşam yemeği ertesi telefonla erişebildiğimizde, zaman ve şartlar anlık çeviriye elvermiyordu. Ancak dillerimizin ayrılmadığı kadim zamanlara dair bir bilgimiz olsa gerek ki, iç çekişleri, gözyaşlarını ve özlemi tanıyabildim, çok yakından.
Ahmed’in beş kız, iki erkek kardeşi var. Tamamı evli. Ailenin şu anda ikamet ettiği ve Ahmed’in ölümünün ardından taziye çadırının kurulduğu ev, doğrudan çatışma olan bir bölgede değil, ancak yakınlarında sıcak çatışmalar yaşanıyor. Burada huzur yok.

Ne anne ne baba ne de ağabey, Ahmed’i tanımlayacak anılar paylaşmaya, onu tarif etmeye yanaşıyor. Sadece ağlıyor, acıyla özlemlerini dile getiriyorlar.

65 yaşındaki baba Mahmud Alkhadi, Ahmed’in ölümünü şehadet olarak görüyor. Sesinde hem yas hem gurur var. Ahmed ile son kez önceki bayramda konuşmuş, bayramlaşmışlar. Kardeşlerine bayram harçlığı göndermiş. “Ahmed’in ölümü hepimizi derinden etkiledi. Türkiye’de kaldığı evde, mahallede çok sevilen biriydi. Çok seviyordu Türkiye’yi. Ölümünden sonra tek derdim onu burada ellerimle defnedebilmekti. Türkiye’ye ve onun yanında duran, vefatından sonra ruhuna yemek dağıtan arkadaşlarına, bize destek olan herkese şükran borçluyum. Cenazesini defnettiğimizde içimiz biraz olsun rahatladı. Ben bu yardımları nasıl unutabilirim? Türkiye Müslüman bir ülke, ben orada olmasam da yapılması gerekeni yaptılar.”

Anne Ümmü Muhammed, bir yandan acısını dile getiriyor, bir yandan da emrihak demekten alamıyor kendini. Böyle başa çıkabiliyor. Bugün 62 yaşında, oğlunun ölüm haberini yemek yaparken almış. Önce inkâr etmiş: “Ahmed ölmedi, yalan bunlar, Ahmed yaşıyor.” Haber eve yıldırım gibi düşmüş. Anne “Duyduğuma inanamadım, saçlarımı yoldum, kendimden geçtim. Hastaneye kaldırmışlar, bir hafta kaldım. Ancak Allah'ın emridir, elden bir şey gelmiyor” diyor.

“Burada üç savaş yaşadı ama kaderi Türkiye’de ölmekmiş” Ahmed’in abisi Muhammed Mahmut, kardeşiyle çok yakınmış. Haftada üç- dört gün telefonda görüşür, birbirlerine dertlerini anlatırlarmış. Ahmed’in Türkiye’ye gelişini bir zorunluluk olarak görüyor: “Ailemizde kimsenin işi yoktu. Tek umudumuz oydu. Ben büyük kardeşim, evliyim, çocuklarım var ama işsizim. Türkiye’ye bu şartlar altında gitmek zorunda kaldı. Arkadaşları onu çok severdi. Gözde biriydi. Ölüm haberi annemi ve babamı yıktı. Ahmed’in cenazesi gelinceye kadar mahvolduk. Yüzünü görünce bir nebze rahatladık. Ahmed bir barış insanıydı, herkes için barış isterdi. Anıları hep hayalimizde. Annem ve babam ölümünü zor kabullendiler, hâlâ fotoğrafları evin her yerinde. Ahmed burada üç savaş yaşadı ama kaderi Türkiye’de ölmekmiş.”

Aile patlamanın ardından ilkin Türkiye’ye çok öfkelenmiş, ancak sonrasında yaşadıkları bu öfkeden çok, sevgi kalmış geride: “Türkiye’yi seviyoruz. Marmara gemisini asla unutmadık. Yerleşene kadar Türkiye’nin o kadar güzel bir ülke olduğunu bilmiyordu. Hem Türkiye’yi hem Türkleri, onunla ilişki kurma biçimlerini çok sevdi. Onu kaybettikten sonra aynı şeyi biz de hissettik.”

Aileyi bu kadar sarsan Ahmed’in cenazesinin Gazze’ye geç ulaşması, bir yandan da Ahmed’in Türkiye’deki arkadaşları ile aile arasında kopmaz bir bağ yarattı. İsrail, çatışmaları gerekçe göstererek ailenin Ankara’ya gelmesine izin vermemişti. Araya konsolosluk girdi. Sadece Türkiye’deki işlemler altı gün sürdü. Altı gün de Mısır’da bekledi Ahmed. Defnedildiğinde ölümünün üzerinden 13 gün geçmişti. Bu süre boyunca cenazenin alınmaması, geri gönderilmesi ya da Mısır’da defnedilmesi söz konusuydu. Arkadaşları itiraz ettiler, Mısır’da kalmaması için çok uğraştılar. Gerekirse Gariban onu kendi babasının yattığı mezarlığa defnedecekti. En azından başucunda anacak birileri olsun diye.

Patlama olmasaydı, Ahmed arkadaşlarıyla Ankara’yı gezecek, belki güzel bir akşam yemeği yiyecek ve hayat gailesine geri dönecekti. Geleceği o da bilmiyordu, kararsızdı. Belki Türkiye’de, belki başka bir ülkede ailesine destek olmak için çabalamaya devam edecekti. Ahmed artık yok, geride yoksul bir aile, kaybolan umutlar ve yaslı arkadaşlar bıraktı.

Ahmed’in ailesini ziyaret edemedim, onların çocuklarının cenazesini almaya gelemedikleri gibi. Ancak Ahmed o sınırları çoktan aşmıştı. Hem ruhu hem bedeniyle. Tıpkı bir İsrail tankının altında can veren Rachel ya da gelinliğiyle barış için çıktığı yoldan tabutta dönen Pippa Bacca gibi. Bu dünyanın kalanına umut olan tüm o hudutsuz ruhlar gibi.

Nilgün Yılmaz

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden 2005 yılında mezun oldu. 2007 yılından beri çeşitli dergiler için çalışıyor. diken.com.tr’de editör olarak görev yapıyor.