Tanıdığınız tanımadığınız herkesi düşünün; bu insanların arasından kim harekete geçmek üzere olan bir trenin önüne atlar? Ya da soruyu başka türlü soralım; insanların hareket etmek üzere olan bir trenin önüne, onunla birlikte atladığı insan, nasıl bir insandır sizce? Ali Kitapçı, insanların arkasından trenlerin önüne atladığı bir adam.

27 Nisan 1958’de Sivas’ta hâkim bir babanın oğlu olarak doğar Ali Kitapcı. Babasının mesleği gereği farklı yerlerde geçen çocukluğu ve ilk gençliği 12 Eylül günlerine takılır. Okuduğu lisede aşırı sağ görüştekilerle çatışırlar zaman zaman. Bir gün böyle bir tartışmada sıkı bir dayak yer. Zincirlerle yediği dayağın izlerini ömrü boyunca taşır kafasında. Eğitimden çok siyasetin egemen olduğu bir dönemde bir grup arkadaşıyla birlikte Diyarbakır’a gider liseyi bitirmek için. O günlerde solcu bir devrimcidir. Yoldaşlarıyla birlikte aynı evde kalır Diyarbakır’da.

Kız kaçırma

Yakın arkadaşı Kasım Güner Yavuz o günlere dair Ali’nin anlattıklarından kesitler aktarıyor bize: Evi paylaştığı yoldaşlarından biri bir gün bir komiserin kızını kaçırır. Babası kızının bir solcuyla evlenmesine razı gelmez. Birden evin önüne polisler doluşur. Komiser de aralarındadır. Her odadan kızlı erkekli devrimciler çıkar. Kimisi kızı kaçıran çocuğun halasının oğlu, kimisi dayısının kızı olur. Ancak bir süre sonra işler karışır, beş dakika önce halasının oğlu olan beş dakika sonra kendisine dayısının oğlu deyince komisere renk vermeden işin içinden çıkmaları bayağı zorlaşır.

Şiddetin iyice tırmandığı süreçte 12 Eylül darbesi yapılır. Ali Kitapçı önce Libya’ya amcasının şirketinde çalışmaya gider, bir süre sonra diğer işçileri örgütlemeye başlar. Bir süre kaldıktan sonra Avrupa’ya geçişte bir ara durak olan Fas’a gider. Ardından İngiltere’ye geçer. Önce dil okuluna gider, sonra Oxford’da okur. İngiltere günleri Ali Kitapçı’nın hayatının dönüm noktasıdır.

Anarşizm ile tanışma

Ali, klasik bir Türkiyeli devrimci. Darbeyle birlikte üyesi olduğu örgüt dağılır. İngiltere’de Türkiyeli solcuları ararken bir fabrikada çalışmaya başlar. İngiltere’de dönem Thatcher’a karşı madenci grevlerinin başladığı dönem. Fabrikanın eylemlerinde anarkosendikalistlerle tanışır. Önce uzak durur ancak anarşistlerin polise nasıl direndiğini görünce çok etkilenir. O zamandan sonra kendisine anarşist demeye başlar ve bir daha hiç bırakmaz anarşizmi.

Parası bitince 1987’de sıkı bir anarşist olarak Türkiye’ye döner. Önce İstanbul’da yaşar. Tekstil işçileri arasında anarşist bir sendika kurmaya çalışır. Ancak sendika yasasının çıkmasıyla bu sendika kapanır. İstanbul’da yapacak bir şey kalmayınca Ankara’ya döner. Ankara’da TCDD Genel Müdürlüğünün Bilgi İşlem Dairesinde çalışmaya başlar. Tam da işçiden sayılmayan memurların grevli toplu sözleşmeli sendika mücadelesi verdiği günlerdir... O günlerden itibaren sendikal mücadele hayatının varoluşsal bir parçası, sendikal yapı üzerinden anarşist bir yapı ortaya çıkarmak da en büyük amacı hâline gelir. Yine aynı günlerde eşi Emel ile tanışır.

Sendika bürosu aramaktan yuva kurmaya

Kendisiyle yüz yüze görüşemedik, ancak bize 10 Ekim’in yıldönümünde eşi için yazdığı yazıyı gönderdi. Emel Kitapcı o günlerdeki hâllerini şöyle anlatmış yazıda:

“Ali’nin BTS’de, Emel’in Tarım Orkam Sen’de (O zamanlarda Tarım Sen) sendikacılık yapmaya çalıştığı, sendikalarda paranın olmadığı bir dönemde iki sendika için ortak bir büro ararken ortak bir ev noktasına hızla geliverirler. BTS ve Tarım Orkam Sen tarihinde ortak bir büro hiçbir zaman olmamışsa da 1998 Ağustos ayı itibariyle Ali ve Emel için ortak bir hayata, ortak bir mücadeleye imza atılmıştır. Aliyle aramızda kalan neredeyse yirmi yıl.”

Sonrası hep mücadeledir. Çünkü siyaset Ali Kitapçı’nın hayatının vazgeçilmez bir parçasıdır. Kâh Gazi Mahallesi davasından hapis cezası alır kâh 1 Mayıs sonrası evlerini polis basar; kâh Kızılay’ı işgal eder kâh elinde uyku tulumuyla Tekel Direnişi’nde sabahlar; kâh trenleri durdurur kâh 10 Ekim’de barış sloganları atarak bir elinde sendika bayrağı bir elinde anarşizmin siyah bayrağı ile... Mücadele etmeyi bir gün bile bırakmaz.

O günleri şöyle anlatıyor Emel Kitapçı: “Kimi zaman Kızılay’ı işgal edişimiz, kimi zaman işgal edemeden polis barikatları önünde direnişimiz. Türkiye’de atılan ilk gaz bombasını birlikte tadışımız. Kızılay’da, Güvenpark’ta, Sakarya’da yatma eylemlerimiz. Evlerden taşınan battaniyeler. KESK’in tarihi bizim de tarihimizdir aynı zamanda. Zonguldak’ta madencilerin eylemine, Susurluk’ta devlet, siyaset, mafya üçgeni protestosuna, İstanbul’da su eylemine birlikte gidişlerimiz...”

Artun Siyah’ın doğduğu sene ''Sahte sendika yasası istemiyoruz'' dedikleri bir eylemden on sekiz ay hapis cezası almışlar da son anda paçayı kurtarmışlar bu cezadan.

Eylem yaratıcı bir pratiktir

Yakın arkadaşı Kasım Güner Yavuz’un ifadesiyle Ali Kitapçı için eylem yaratıcı bir pratiktir.

Ancak hayatı sadece siyasetten ibaret değildir. Emel şöyle anlatıyor eşinin renkliliğini, farklılığını, kimseye benzemezliğini yazısında: “Hep bizimle olan ama bizden başka olan bir devrimciydi Ali. Hayata sarılmaktan, yaşamı sevmekten, mücadele etmekten geri durmadığı gibi yemekten, içmekten, gezmekten de geri durmadı. Tekel eyleminde kimimiz oturup kimimiz dolaşırken uyku tulumunu getirip 'ohhhh ne güzel' diyerek Sakarya’daki meydanın orta yerinde uyuyan Ali. Greve, trenleri durdurmaya giderken coşkusu. Ve ben başta olmak üzere hayata kasvetle bakan bizler, bizlere rağmen onun kaybolmayan neşesi.”

Trenleri durduran adam

Yine bir grev günüdür Ankara Garı’nda. Yıl 2009 diye hatırlıyor yirmi altı yıllık arkadaşı İshak Kocabıyık:

“Hızlı tren var o zaman. Ve bir grevde hızlı treni durdurmak bizim için çok önemli, prestij meselesi. Ancak trenin makinisti bir türlü ikna olmadı. İllâ gideceğim diye tutturdu. Bir süre sonra yolcular da şikâyet etmeye başlayınca makinist iyice sabırsızlanmaya başladı. Biz, yolu kesmekle tehdit ettik. Makinist de bizi treni üzerimize sürmekle tehdit etti. Ali trenin önüne atladı. Sonra başka bir arkadaş daha atladı. Makinist treni çalıştırdı. Ama tren dediğiniz de öyle bir kez çalıştı mı kolay duran bir şey değil ki! O arada polis geldi çıkardı raylara atlayan arkadaşları yukarı. Tren de hareket etti.”

O gün Ali Kitapçı ile birlikte kendini raylara atanlardan biri olan, yakın arkadaşı Kasım Güner Yavuz, onu hatırlarken “Neşelidir” diyor: “Ali çok nev-i şahsına münhasır bir kişilikti. Onu hiçbir kalıba sokmak mümkün değil. Hayatı tamamen siyasetti. Ama siyasetin yanı sıra tam bir insandı. Yemek yemeyi çok severdi. Hangi yemeğin en güzeli nerede yapılır bilirdi. Onun yanına gelen aç dönmezdi. İçki içmeyi çok severdi ama içmeyi pek beceremezdi. Dayanışma Ali’nin hayatında çok önemli bir yere sahipti. Ama bunu dayanışmanın gerekli olduğunu düşünerek değil yaşamının çok doğal bir parçası olarak yapardı. Parası olmayan hiç kimse Ali’ye gidip parasız dönmezdi. Verdiği paranın da arkasını aramazdı. Para o kadar anlamsızdı onun hayatında.”

Sıkıntıya hiç gelemezmiş Ali Kitapçı. Ama bu sıkıntıya gelmeme hâlini ondan kaçarak değil, sıkıldığı şeyde eğlenecek bir yan bularak çözermiş. Bazı eylemler sıkıcı, cansız olsa bile Ali hemen orada kendisine bir eğlence yaratırmış. Bunu bazen polislere, bazen etrafındakilere sataşarak yaparmış ama mutlaka o can sıkıntısından kurtulurmuş.

Hayatını mücadeleye adamıştı

Kasım Güner Yavuz devam ediyor anlatmaya; “Ben Ali’yi 1998’den beri tanıyorum. Ali bir sendikacıydı. Bir elinde sendika bayrağı bir elinde kara bayrak vardı. Ali bütün anarşistler arasında bağ kurmaya çalışırdı. Anarşizme dair bir teorisi vardı; bütün anarşistlerin damlacıklar hâlinde bir göl oluşturacağı ve bunların birleşip sel olup tüm dünyayı anarşizme doğru evrilteceğini düşünürdü. Anarşistler arasında yöntem farklılığı doğası gereği hep vardır ancak onun açısından hiçbir anarşist grup arasında fark yoktu. Bütün anarşist gruplarla görüşürdü. Sadece politika konuşmazdı, hayata dair her şeyi paylaşırdı. Türkiye'de anarşizm denince akla gelen iki şey vardır; birincisi anarşist demek terörist demektir, ikincisi anarşist demek topluma ve kendisine faydası olmayan boş insan demektir. Ali bunu değiştirmek istiyordu, başka bir şey yaratmak istiyordu. Ali’nin bütün hayatı eylem, sendika ve grevdi.”

Ali Kitapçı’nın sendika ile olan ilişkisi hayatının merkeziymiş gerçekten de. Okula ilk başladığında oğlu Artun Siyah, öğretmeninin ''Baban ne iş yapıyor?'' sorusuna “Benim babam trenleri durduruyor” diye yanıt vermiş. Çünkü evde sürekli konuşulan konu grev ve trenlerin durmasıdır.

Sendika hayatında yoldaşı İshak Kocabıyık Ali’nin sendikaya, mücadele adanmış hayatını şöyle anlatıyor:

“Birlikte 12 saat yolculuk yaparak ve sadece peynir ekmek yiyerek Zonguldak’a işçileri örgütlemeye gittiğimizi hatırlarım. En büyük hayallerinden biri uluslararası taşımacılık sendikasının yönetimine girmek, onun eğiticisi olmaktı.”

Sendikada uluslararası ilişkilere hep çok önem vermiş Ali Kitapçı. Uluslararası sendikal hareketin Türkiye’de iyice cansızlaşan sendikal mücadeleye bir can suyu olabileceğini düşünmüş. Sürekli projeler üretmiş. Uluslararası toplantılara katılmaya çok önem verirmiş.

10 Ekim’den bir gün önce yine böyle bir toplantıdan dönmüş Brüksel’den. İshak, “Yorgunsundur, gelme eyleme, yarın sendikada görüşürüz, solcuların eylemi bitmez nasıl olsa” demiş. Dinlememiş Ali, illâ orada olmak istemiş.

Sonrası mâlum.

“Bugün burada bunları konuşabiliyorsak ben o gün Ali’nin arkasında durduğum, Ali’nin bedeni bana siper olduğu için” diyor İshak. 10 Ekim’de o gün alanda olanlar için ne kadar tanıdık bir cümle!

Başkaydı, kimseye benzemezdi

Başkadır, farklıdır Ali Kitapçı. Oğluna anarşizmin simgesi olan Kara ismini koymak ister. En sonunda Artun Siyah’ta karar kılınır. Oğluyla ilişkisi sıradışıdır; eşittir. Bazen bir çikolata için saatlerce tartışacak kadar eşit. İshak’ın deyimiyle Ali de bir nevi koca çocuktur zaten. Oğlunu yüzme kursuna, dövüş sporları kursuna göndermek, onu fiziksel olarak güçlendirmek ve aynı zamanda siyaseten de yetişmesini, yetkin bir insan olmasını sağlamak gibi planları vardır.

Hayatını kaybetmeden kısa süre önce arkadaşı Kasım Güner Yavuz’a emeklilik ikramiyesini anarşist arkadaşlarına bir mekân açmaları için vermek istediğinden de bahseder. Tek isteği bütün anarşistlerin buluşma, çeşitli etkinlikler düzenleme yeri olacak bir mekânın açılmasıdır. Bunun karşılığında hiçbir beklentisi yoktur. Sadece “Ben de bazen oraya oğlumla gelirim. Eğer çok sıkışırsam da arada sizden para alırım ama ancak sıkışırsam. Yoksa hiçbir karşılık beklemiyorum” der.

10 Ekim birçok “iyi” insanı alıp götürdü aramızdan. Ali Kitapçı bunlardan biriydi. Ondan geriye sevdikleri için onlarca anı ile birlikte hepimiz için farklı bir yaşam nasıl yaşanır sorusunun yanıtı kaldı. O herkes gibi yaşamayı reddetti.

10 Ekim’den bu yana ne yazık ki hayat bizi defalarca bombalarla sınadı. Her seferinde sığındığımız en önemli şey birbirimizle dayanışmak, birbirimizin varlığına sığınmak oldu. Tıpkı Emel Kitapçı gibi.

Şöyle diyor Emel eşinin ardından: “Bugüne kadar savunduğum, son bir yılda ise yaşadığım tek gerçek var: Dayanışma. Ayakta, güçlü durabilmemi sağlayan. Koşullarımız ne kadar ağır olursa olsun dayanışmanın ve sevginin önüne geçebilecek hiçbir güç yok. Onun için tam da bugün her zamankinden daha çok sevmeye, daha çok paylaşmaya ihtiyacımız var. Hâlâ birbirimizle bölüşeceğimiz ekmeğimiz, emeğimiz var.”

Arife Köse

1976’da İzmir’de doğdu. Ankara Üniversitesi’nde gazetecilik okudu. Aynı bölümde yüksek lisans eğitimini sürdürüyor. Serbest gazeteci. Üç ayda bir yayınlanan AltÜst dergisinde söyleşileri yayınlanıyor.