Özgür ve Önder, yıldızsız bir gecede göğe bakıyor. Bütün çocuklar gibi büyümeyi düşlüyorlar. Büyüdüklerinde ne olacaklarını. Önder, kendisinden üç yaş büyük ablasının yanında onun derslerine gidiyor gündüzleri. Okuldan, okullardan ve sonrasından konuşuyorlar. 1982 yılı Polis babalarının görevi nedeniyle Diyarbakır’dalar. Sonra silah sesleri kaplıyor göğü. Kentin her yerinden geliyor sesler. Korkuyla eve girip divanın altına saklanıyorlar. Düşlerinde yine yarınlar, önlerinde kanlı bir askerî darbeyle kaderi korkunç şekilde değiştirilmiş bir ülke var. Korkuyla birbirlerine sarılıyorlar.

Beden Eğitimi öğretmeni Ata Önder Atabay, 10 Ekim katliamının kopardığı son can. Kara katillerin “daha çok öldürmek” için bombalı çantalara istifledikleri çelik bilyelerden dördü hayati organlarına saplanmış olarak altı gün boyunca direndi. 16 Ekim günü bir canımız daha yitti.


Ata Önder Atabay’ın ablasının evindeyiz. Ablası Özgür, eniştesi Savaş ve annesi Önder’le birlikte. Annenin yaptığı kıymalı kömbeyle kahvaltı yapıyoruz. Daha kapıdayken bir boşluk karşılıyor bu evlerde sizi. Sonsuz bir özlem ve tekrarsız, yaşlanmaya mahkûm, yenilenemeyecek anılarla dolu evler...

Annesi doğumunu anlatıyor Önder’in: “Sivas’ta doğdu. Babası polis. Ablasıyla arasında iki buçuk yaş var. 1979 doğumlu. Nasıl mı doğdu? O zaman her evde televizyon yok. Komşular bizdeydi. Zeki Alasya - Metin Akpınar’ın filmini izledik. Gece iki gibi film bitti. Komşular gitti. İki buçuk gibi doğum sancılarım başladı. Hemen bir taksiyle hastaneye gittik. Hastane önünde daha sedyeyi getirmeleriyle Önder doğdu. Sabah beşte, güneşten evvel doğdu yavrum.”

Babası Pol-Der üyesi Önder’in. “Solcu polis” diye sürülüyor sık sık. “Şark görevi gelmişti” diyor anne, “Tayinimizi yaptırdık Diyarbakır’a gittik. 1980 Temmuzunda. İki ay sonra darbe oldu. Her köşede bir insan ölüyordu, sabaha kadar silah sesleri hiç susmaz. Özgür’le Önder, silah seslerinin korkusundan divanın altına saklanırdı.”

1983’te İstanbul’a gelip Küçükçekmece’ye yerleşiyorlar. Özgür okula başlıyor burada… “Ablasına çok özenirdi. Ablasının yanında okula giderdi. Önlük aldırdı bana. Ertesi yıl beş buçuk yaşında kendi de okula başladı. Sonra çok pişman oldum, keşke almasaydım, engel olsaydım. Ablasının elinden tutup okula gider ve ikiye giden ablasının yanında otururdu. Çok istekli diye ertesi sene okula gönderdik. Çok zararını gördü. Küçüktü, okumayı sökemedi, sonra hevesi kalmadı.”

Abla Özgür giriyor söze, mutlu bir rüyayı hatırlar gibi gülümseyerek anlatıyor: “Sonra da Seyrantepe’ye taşındık. Hep top oynardı, sporu hep çok sevdi. Polis lojmanlarında otururduk. En çok tercih edilen oyuncuydu polis lojmanlarında. Kendinden büyüklerle oynardı hep. Boyu çok kısaydı küçükken. Ama o boyla kaleci olurdu ve panter gibi yakalardı topları.”

Çok küçük yaşta başlayınca okulla arası bozuluyor Önder’in. Fen liseleri sınavını kazanamayınca Şişli Endüstri Meslek Lisesi’nin elektrik bölümüne gönderiyorlar. Yedeklerde aslında, babası gidip okul yönetimiyle konuşuyor. “Keşke almasalarmış” diyor annesi. “Hiç sevmedi o bölümü. Bir priz takmasını bile bilmez... Sevmedi ki öğrensin. Kimse de bize yol göstermedi o zaman…”

Lise yıllarında sol düşünceye meylediyor Önder… “Ailede zaten sol bir gelenek var. Baba Pol-Derli…” diye başlıyor ablası anlatmaya: “Deri işleri yapan bir tanıdığımız vardı. Fehmi. Devrimci bir genç... Hukuk Fakültesi’nden atılmıştı. Onun yanına çalışmaya gitti. Babamın emekli maaşıyla aldığımız evin borcuna destek olmak çalışıyordu. Fehim abisinden aldığı derileri eve getiriyordu, akşam bileklik örüyor, sabah o dükkânın önünde bir tablada satıyordu onları.”

“Solculuğa, insanları sevmeye, kimseye zarar vermemeye yitti kendini” diye araya giriyor annesi, “İnsanlığına insan yetmez yani bunun. Çocukluğu da öyle… Doğu, Mehmet, Halil, Önder, Murat bu beşi kardeş olsalar bu kadar olmaz. Ne yapsalar birlikte yaptılar. Hâlâ da ayrılmadılar.”


Gazeteci Metin Göktepe’nin öldürüldüğü yıl Önder liseden mezun oluyordu. Ve gazeteci olmaya karar verdi. “Gazeteci olmak için ne gerekirse yapacağım” diyordu. Ama meslek lisesi mezunuydu ve Türkiye’nin gerilimli siyasi ortamında meslek liseleri de çekiştirilen bir enstrümandı. Ömrünün bundan sonraki yılları, eğitim ve sınav sistemine karşı mücadeleyle, onun yol açtığı zorluklara karşı direnmekle geçecekti.

Ablasına kulak verelim: “İlk sene kazanamadı. İkinci sene dershaneye gitti. Aslında gayet iyi bir puan almıştı ama o yıl (1997) meslek liselerinin puan katsayısı 0,8’den 0,2’ye düşürüldü. Yine kazanamadı. Çok üzülüyordu, kahroluyordu. ‘Bu böyle olmayacak Önder, sen gel spor akademisi sınavına gir’ dedim. Böylelikle üçüncü denemesinde spor akademisinde şansını denedi. Ama şanssızlık orada da yakasını bırakmadı. İlk denemesinde elinden bir top kaçtı ve yine kazanamadı. Fakat, bir başkasının pes edebileceği, vazgeçebileceği bir noktada o yılmıyordu. Dördüncü denemesinde hem yetenekle Spor Akademisi’ni hem de bilgiyle Turizm Otelcilik bölümünü kazandı. Beden Eğitimi öğretmenliğini tercih etti ve dört yılda bitirdi okulunu.”

Ama “sistem”in zorluklarıyla mücadelesi devam edecekti. Bu kez de KPSS çıktı karşısına. “Tam da bu soruların çalındığı yıllar” diyor annesi, “KPSS’ye de altı yıl çalıştı ve altıncı yılında kazandı. Dört yıl üniversite, altı yıl KPSS sınavı… Ömrünün on yılında sınavla boğuştu yavrum.”

Bu çileli KPSS yıllarında ücretli öğretmenlik yapıyordu Önder ve o okulların spor takımlarını çalıştırıp önemli başarılar kazandı. Odası kupalar madalyalarla doluydu. KPSS’ye çalıştığı yılların dördünde otistik öğrencilerle çalıştı. Özel bir eğitim almadığı halde çok başarılı oldu. 10 Ekim mitingi için Ankara’ya birlikte gittiği arkadaşı Çiğdem, “Ben eğitimini aldım ama Önder kadar hakkını veremedim” diyecekti.


KPSS belasını atlattıktan sonra bu kez de “atanma” sorunu çıktı karşısına. Zorluklar karşısında geri durmayan, baş eğmeyen bir ruh… Birkaç arkadaşıyla birlikte, sonra binlerce öğretmeni kapsayacak olan Atanamayan Öğretmenler Platformu’nu kurdu. Tüm ülkede ses getiren eylemler yaptılar. Onlarca yıl okuyarak elde ettikleri mesleklerini yapma hakkını sökerek aldılar.

Sonra ilk ataması gerçekleşti. Gaziantep Şehit Kamil’e çıktı ilk tayini. Can verdiği 10 Ekim katliamı davasında yargılanan on IŞİD zanlısı bu mahalledendi! Orada tanıştığı eşi Duru, duruşma salonunda sanıkların soyadını duyunca “Bunlar bizim okuttuğumuz çocukların soyadları” diyecekti dehşet içinde.

Kendisi de bir öğretmen olan ve Önder’in sadece ablasının kocası, eniştesi değil, belli ki bir arkadaşı, dostu, yoldaşı olan Savaş Acun anlatıyor: “Öğretmenliği seviyordu. Halkla, halkın çocuklarıyla beraber bir şeyler yapmayı, onları geliştirmeyi, pozitif şeyler aşılamayı çok seviyordu. İlk gittiği okul bir kenar mahalle okuluydu. Öğrenci sayısının çok fazla olduğu bir okul. Orada çocuklarla beraber büyük başarılar kazandı. Göreve başladıktan sonra okul müdürü Önder’i çağırıyor ve ‘Ata hocam bizim okul olarak hiç madalyamız olmadı, senden tek istediğimiz bir madalya’ diyor. Okuldan eve yürürken bunu kuruyor kafasında ve Bocce oyununa karar veriyor. Küçük toplarla oynanan az bilinen bir oyun. Hazırda malzeme yok. Ama eve giderken portakal alıyor, hemen ertesi gün çocuklarla çalışmaya başlayabilmek için. Aklına bir şey koydu ya, onu hemen yapmalı. Bekleyemez malzemelerin gelmesini. Portakallardan Bocce topuna benzer malzeme üretiyor. Ertesi gün hemen grubu kuruyor. Bu çocuklar daha o mahalleden bile dışarı çıkmamış çocuklar. Portakalla başlıyorlar çalışmaya. Sonra internetten hep kendi cebinden ödeyerek aldığı esas malzemeler geliyor. Önce Gaziantep il birincisi oluyorlar Bocce’de. Sonra bölge şampiyonası için Mersin’e gidiyorlar. Devletin verdiği çok az bir ödenek var. Çocukları arabasına atıyor ve teyzesinin evinde kalıyor onlarla. Orada da Türkiye ikincisi oluyorlar. Çocukları denize götürüyor, hiç gitmemiş birçoğu.”

Barış Mitingi'nde katliam yapan çetenin zanlılarıyla aynı mahalleden bu çocuklar. Yaşamdaki tesadüflerin garip bir cilvesi. “Önder’le vakit geçiren birinin öyle bir şey yapması imkansız. O IŞİD’lilerin Önder gibi bir öğretmenleri olsaydı o katliamı yapmaz, yapamazlardı. Söylenmesi gerekiyorsa önce o söyler, koşulması gerekirse önce o koşar. Cenaze törenine her kesimden her görüşten insanlar katıldılar. Bir ilçe hep beraber yas tuttu. Müftüsünden imamına kadar, MHP ilçe başkanına kadar herkes geldiler. Bunlar mahcup şekilde geldiler. İzin alarak, gelebilir miyiz, diyerek.”

Ablası atılıyor söze: “Çanakkale’den, Ankara’dan, Mardin’den, İstanbul’dan, bizim tanımadığımız onlarca insan geldi Hekimhan’a cenazeye. ‘Ben sadece 1.5 saat tanıdım ama gelmek istedim’ diyenler vardı. Bir ağ oluşturmuş, insan sevgisi ve insanlıktan bir ağ oluşturmuştu.”

“Herkese sevgisini vermiş” diye iç geçiriyor annesi, “Anlatmak çok zor da bunları, yine dirençli olmaya bakıyorum.” Ankara’ya nasıl gittiğini, o kahır dolu 6 günü anlatıyorlar. Dört küçük hain bilyeyle koparılan bir yaşam...

Annesi kabullenemiyor elbette. “Sadece bir evlat gibi değil, arkadaştan da öte, her şeyimizi paylaşırdık. Önder’le başkaydık biz. Önder’in yerini dünyalar da gelse tutamaz. Beni çok yakıyor, çok bitiriyor. Ama çaresizim. Gelinmeyen bir yere gitti ki hiçbir çaresi yok.”

Düşünceli olduğu zamanlardaki gibi bıyığını çekiştirerek bizi, annesinin üzüntüsünü izliyor sanki o “gelinmeyen yer”den. Ablasının onun için yazdığı şiiri okuyor belki de.

Göndermeseydim seni,

Tutsaydım ellerini…

Bilemedik KARDEŞİM

Barış diyen dilleri yok edeceklerini

Hakkı Özdal

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve muhabirlik yaptı.