Memleket İsterim

Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim

Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

                        

Koşulsuz, şartsız bir varoluş mücadelesi, gönülden bir yaşam hikâyesi Aycan Kaya’nın kırk iki yıllık kısa hayatı. Tam da okuma yazmayı öğrendikten sonra günlüğüne kendi elleriyle geçirdiği, bir toplantıda kürsüye çıkıp coşkuyla okuduğu Cahit Sıtkı’nın “Memleket İsterim” şiiri gibi. Refaha da, barışa da aç, susuz; kısa ama keskin ve yoğun, içinde birden çok yaşamın ağırlığı olan bir hayat. Kapkara ve kararlı gülen gözlerine bakınca da anlamak mümkün ama hikâyesini dinleyince daha iyi anlayacaksınız.

Yetmişlerin başında Siirt’te doğdu Aycan Kaya, dokuz kardeşlerdi, henüz on dört yaşındayken berdelle evlendi. Doksanlarda yakıp yıkılan Kürt köylerinden biri de onlarınkiydi. Önce köyden Siirt merkeze, ardından da 1996’da İstanbul’a göç ettiler. Yanlarında iki çocukları; Sevgi ve Zafer vardı. En küçük kızları Sevda’ya ise hamileydi Aycan Kaya İstanbul’a geldikleri yıl.

İlk yıllar düzen kurmakla, alışmakla geçecekti. Eşinin çalışmasına pek de sıcak bakmıyordu Hakim Kaya, “Eşine bakamıyor, eşini çalıştırıyor” denmesini istemiyordu, o kadar. O çocuklarla ilgilenmeli, evi idare etmeliydi ama önce yoksulluk, sonra da Aycan Kaya’nın yaşam coşkusu buna izin vermeyecekti. Başlarda evde el işi yaparak katkıda bulundu aileye, sonra bir süre bir tekstil atölyesinde çalıştı. Gündelik hayatındaki yoksunlukları siyasetle ilişkilendirdiğindeyse artık tüm vaktini ve enerjisini barış yolunda yapılacak çalışmalara ayıracaktı.

Aycan Kaya’nın küçük kızı Sevda Kaya ile annesinin de çalıştığı o tekstil atölyelerinden birinde buluştuk. Geçim sıkıntısı yüzünden çalışmaya ve büyümeye erken başlayanlardan o da. Boş ve soğuk atölyelerinde ortağıyla birlikte iş gelmesini bekliyorlar uzun süredir. “Boşuna çalışıyorum aslında. Dolar kaç lira olmuş, iş gelmiyor ki çalışalım. Ben lise biri bitirince okulu bıraktım, meslek lisesinde okuyordum, her ay ödevlerden dolayı ekstra masraf çıkıyordu. Annemlere de söylemiyordum bu masrafları. Zaten son yıl hem çalışıp hem okuyordum. Bırakacağımı söylediğimde de bir şey demedi annem, istemediğimi görüyordu çünkü. Yine de liseyi açıktan bitirdim. Sonra Başak Kültür’e gittim bir yıl boyunca, orada biraz açıldım, içine kapanık bir tiptim çünkü. Sonrası hep aileye destek olmak, para kazanmaya çalışmakla geçti” diyor.

Henüz yirmi yaşına girmiş bir genç kız o ama hayat ona cevval ve çalışkan olmayı çoktan öğretmiş. Belki biraz da bu yüzden annesinden hayranlıkla bahsediyor: “Yaptıklarıyla herkesi şaşırtan, güçlü bir kadındı annem. Canım çok sıkıldığında hemen gider, ona sarılırdım. Özellikle son dönemde, annemi öpmeden uyumuyordum. Nasıl bir his ise, yorgun olduğumda ya da kendimi kötü hissettiğimde güç alıyordum ondan. Değişik bir enerjisi vardı, onunla konuşunca hafiflerdim. Ama öyle canım cicimli konuşan biri de değildi, başka türlü bir candanlığı vardı, dobraydı. Kızardı yani bol bol, tembel insan sevmezdi… Okulu bıraktıktan sonra her sabah 6:30’da evden çıkıp karşıya staja gidiyor, sonra Anadolu yakasına dönüp işe gidiyordum. Böyle olmak zorundaydı. Çünkü önümde annem vardı, onu görüyordum; iki gözünde de bez parçası vardı, ekmek alabilmek için öyle oldu o gözleri, el işi yüzünden. Annemi kaybedince ‘Benim gücüm gitti’ dedim. O varken her yere yetişiyordum, şimdi zorlanıyorum.”

Aycan Kaya’nın yirmi sekiz yaşındaki oğlu Zafer internet cafe işletiyor ama annesini kaybettiğinden bu yana evden pek dışarı çıkmıyor. Kızı Sevgi Kaya ise yirmi üç yaşında bir anaokulu öğretmeni. Annesini Ankara’daki barış mitinginde kaybettiğinde henüz bir buçuk aylık evliymiş. “İkisi de annemin kaybını kabullenmiş görünüyorlar ama aslında öyle değil, ben biliyorum” diyor Sevda: “Annemle ağabeyim ailedeki baskın karakterlerdir. Zafer ağabeyim çalışkan ve sorumluluk sahibidir, sabah inşaatta çalışır, akşam beş gibi paydos eder, oradan da internet cafeye geçerdi, mesaisi gece yarısına kadar sürerdi eskiden. Askerdeyken bir aylığına izne geldiğinde bile çalışmıştı. Şimdi eve kapatmış durumda kendisini. Borç içindeyiz ama ‘Şimdi yapamam, nasıl yapayım ki’ diyor.”

Baba Hakim Kaya ise pazar yerlerini temizleyen bir şirkette çalışıyormuş bir süre öncesine kadar. Temizlikten sorumlu olduğu hâlde pazar yerinde taşıtılan ağır yükler yüzünden bel fıtığı olmuş ve çalışamaz duruma gelmiş. Şirkete tazminat davası açmış, şimdi ailece mahkemenin sonuçlanmasını bekliyorlar.

İşte bu beş kişilik çekirdek ailede herkes ama en çok da Aycan Kaya içine doğduğu koşullarla hep mücadele içinde olmuş. Onun için el işi yapmak ya da tekstil atölyesinde çalışmak maddi sıkıntılara az da olsa çare bulmanın, siyaset de toplumsal bir iç rahatlığının, huzurun mekânı olsun istemiş belli ki. Özellikle hayatının son iki yılında aktif olarak eylemlere giden, seçimlerde sandık görevlisi olan, Kobane’de de, Türkiye’de kimse ölmesin diye sokak sokak dolaşan bir kadına dönüşmüş. Kızı Sevda, annesinin HDP Kadın Kolları’nda başlayan ve Üsküdar İlçe Eş Başkanlığı’na uzanan politik eylemliliğinin hızlı ve yoğun olduğunu söylüyor:

“Annemin kendini ifade edebilme yeteneği vardı. İstediği her şeyi yapabileceğini düşünüyordu. Sadece kendisinin değil, herkesin… Bu yüzden bize de, evde, kahvede oturanlara da kızardı hep. Kaç kere kahvedeki amcaların yanına gidip ‘Bütün gün niye buradasınız, neden hiçbir şey yapmıyorsunuz, işe yaramıyorsunuz’ diye söylendiğini bilirim. Önce HDP’nin kadın grubundaydı, sonra bir yıl kadar eş başkanlık yaptı. Biz çalışmaktan eylemlere gidemiyorduk ama annemin gitmesini sağlıyorduk. Bazen beş altı yere gidiyordu bir gün içinde. Kimse ölmesin, kimseye bir şey olmasın istiyordu. Kobane’ye de üzülüyordu, ölen askerlere de… Herkesi şaşırtıyordu yaptıklarıyla. Annemin mutlu olduğunu görüyordum bu yaptıklarıyla, işe yaradığı için mutlu oluyordu esasında. On dört yaşında evlenmiş, hiç okumamış bir kadındı ama okuma yazmayı kurslara giderek öğrenmişti. Heceleyerek de olsa kitap okurdu evde. Bir keresinde Cahit Sıtkı’nın ''Memleket İsterim'' şiirini okumuştu kürsüye çıkıp topluluk içerisinde, öncesinde evde günlerce provasını yapmıştı. İnsan gururlanıyor.”

Aycan Kaya’nın hem söylendiği hem de sahiplendiği, kızı gibi sevdiği isimlerden biri de komşusu Azize. ''Manevi kızım'' dermiş Azize’ye, koruyup kollar, derdini paylaştığı gibi, cesaret de aşılarmış her konuda; kendisi anlatıyor: “Onun içinde bastırılmış duygular vardı aslında. Bir açıldı, tam açıldı ama ben hiç şaşırmadım. Girişkendi, girdiği her ortamı hemen şenlendirirdi. Konuşmayı da çok severdi zaten ya, apartmana girince o gür sesi yankılanırdı, onun sesini duyunca bile bana güven gelirdi.”

Komşulukla başlayan dostlukları on yıl öncesine dayanıyor. “On sekiz yaşındaydım o zaman. Komşuluk seven, insanlarla çok görüşen biri değilimdir ama güler yüzlü, cana yakın bir insan olduğu için onunla hemen kaynaşmıştım. Tanıştıktan altı ay sonra evlendim ve taşındım ama bağımız kopmadı. Bir süre sonra bizim yanımızdaki daire boşalınca onlara haber verdim, onlar da ev arıyordu o süreçte, yine komşu olduk. İki evdi ama bir ev gibiydik. Hamileliğimde, çocukların büyüme sürecinde hep yanımdaydı. Kızım Hilal ilk ona anne dedi. O derece… Evi kredi çekerek almışlardı, oğlu da o zamanlar askerde olduğu için eşinin kazandığı para direkt krediye gidiyordu. Aycan Abla’yı eşi çalıştırmamıştı o zamana kadar, evde el işi yapıyordu. Zor durumda olduğunu dışarı yansıtmıyordu. Bir kış günüydü, sobanın başında oturuyorduk, ‘Soban ne güzel içinde ekmek, börek yaparsın’ demiştim de, ‘Yok ki yapayım’ demişti, içime dokunmuştu. Çalıştığım tekstil atölyesinde iş ayarladık ona, önce bir ay kadar gizli gizli gitti, sonra eşini de ikna etti. Zaten baskın karakterli, güçlü bir kadındı. Bunda da mizacı kadar, yaşadıklarının da etkisi vardı.”

Aycan Kaya’nın mücadeleyle geçen hayatı Siirt’te başlıyor. O Siirt merkez doğumlu, eşi Hakim Kaya ise o zamanlar Siirt’in ilçesi olan Şırnak’tan. İki ailenin büyüklerinin Siirt’te tanışmasının ardından Aycan Kaya’nın abisi, Hakim Kaya’nın kız kardeşine aşık oluyor önce. Kız isteniyor, nişan yapılıyor derken, müstakbel gelinin annesi nişanda Aycan Kaya’yı görüyor ve onun babasına “Bu düğün ancak kızını oğluma verirsen olur, yoksa ben de sana kızımı vermem” diyor. Bu koşulla birden ikiye çıkan düğünle evlilikler de başka bir boyuta, berdel evliliğine taşınıyor. Fakat Aycan Kaya’nın babası Süleyman Ergin, henüz on dört yaşında olan kızını evlendirmemek için çok direniyor. Gelin görün ki ısrarlara dayanamıyor ve istemeye istemeye kızını erken yaşta gelin veriyor. Sevda annesinden ve dedesinden çok dinlemiş o günleri: “Dedem anneme ayrı düşkündü, hattâ anneme oğlum diye hitap ederdi sorumluluk sahibi olduğu için. Annem de, dedem de o günleri üzülerek anlatırlardı. Annem babamı evlendikten iki gün sonra görmüş, perdeyi aralamışlar, eşin şu demişler. Sonra sonra alışmışlar birbirlerine. Babaannem sert bir kaynanaymış, çok çekmiş annem. O yüzden hiç sevmezdi kaynanalık müessesesini. Her şeyi sabırla, güler yüzle alt ederdi. Babam da zaten hep ‘Ben Aycan’dan başkasıyla yapamazdım’ der, annemi her konuda da desteklerdi. Politika konusunda da destekliyordu ama ‘Kendini çok kaptırma, kaptıranlar hep gidiyor’ diyordu anneme.”

Ve Ankara’ya gitti Aycan Kaya… Azize ise bir gün sonra ailesiyle birlikte onu uğurlamaya Batman’a.

“Her gün uğrardı bana, o gün pencereden bakarken tesadüfen gördüm uzaktan ama seslenmedim. Neden çıkıp bir el sallamadım, seslenmedim bilmem, niyeyse o gün öyle oldum. Ankara’ya gittiğini de bilmiyordum zaten, bir otobüsün önündeydi civarda bir çalışma yapacaklarını düşündüm. Cumartesi patlama haberi geldiğinde de inanmadık hiçbirimiz duyduklarımıza, olanların gerçek olduğuna… Ne olup bittiğini, durumunu öğrenmek kolay olmadı. Ben sabah olana kadar her şey normalmiş gibi davrandım ama sabah anlayınca hemen Batman’a doğru yola çıkmaya karar verdim. İlk kez bir cenaze törenine gittim. Benim başım ağrısa bile yanıma gelen Aycan Abla’ya son görevimi yapmasam ömür boyu kendimi affetmezdim.

Onun en sevdiğim özelliklerinden biri kimseyi yargılamamasıydı. Ben kendi hâlinde ve içine kapanık biriyimdir. O, benim bu hâllerimi anlar, yapımın böyle olduğunu söylerdi. Nasihat verir, dert paylaşır, tecrübesini aktarırdı. Onun sözü de, tavrı da önemliydi benim için. Hâlâ da öyle, içimden ‘O şimdi burada olsaydı şöyle derdi’ diyor, ona göre hareket ediyorum.”

Herkesin acıyı yaşama biçimi ayrı, acının zamanla ilişkisi de kişiye göre değişken. Aycan Kaya’nın kızı Sevda anlatıyor bir de o son günü: “İnsanlara faydalı olmak istiyordu annem. ‘Barış için, insanlar ölmesin diye gidiyorum. İnşallah bu yaptıklarımız barışa vesile olur’ diyerek çok mutlu gitmişti Ankara’ya annem. Yola çıkacağı gün beni aradı, montumu çıkar ben Ankara’ya gidiyorum’ dedi. Eve, kapının önüne kadar çıktı, montunu hemen kapıdan alıp kaçacaktı. Hemen vermedim montunu, maaşımı almıştım ona para vermek istedim, almadı. Kapıyı tam kapatıyordu, geri açtım, yine sımsıkı sarıldım. 'Kızım yeter, bırak’ dedi. Öptüm, sarıldım sıkı sıkı, beş dakika bırakmadım, sonra ‘Tamam, artık gidebilirsin’ dedim. Koştur, koştur gülerek gitmişti. O kadar çok insan arayıp ulaştı ki bize cenazeden sonra. Gururlandık.

Cenazeye giderken bir yanımda ablam, bir yanımda babam; onlara destek olmaya çalıştım. Ben bir hafta sonra kendime geldim, acımı sonra hissettim. Annemin mezarının Batman’da olmasını dedem istedi. Bir oğlunu da dağda kaybettiği için bari kızımın mezarı yanımda olsun dedi. Bizim de içimiz rahat. Orada herkes sahip çıkıyor anneme, her gün birileri ziyaret ediyor annemin mezarını.''

Ne Sevda ne de Azize inanıyor barışa artık. Siyasetle pek ilgilenmemişler ya, yanlarında yükselen, güç aldıkları o ''dağ'' yıkıldığında zulmün ne olduğunu umutsuzca bir kez daha anlamışlar. İki genç kadın öyle dediler, öyle hüzünle bakıp öyle usul usul anlattılar Aycan Kaya’nın hikâyesini.

Özlem Altunok

1973 yılında doğdu. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nden mezun oldu. Cumhuriyet gazetesinde muhabirlik-editörlük yaptı. Hâlen P24 çatısı altındaki Susma Platformu’nda…