Alanya’ya iki kadının öyküsünü dinlemek için yola çıktığımda, böylesine kocaman bir aileyle karşılaşacağımı tahmin etmemiştim. Filiz ve Bedriye Batur, hala ile yeğen. Birlikte çıktıkları yolda, birlikte kaybettiler hayatlarını. Biri hayatta kalsa, diğerine emanet edecekti çocuklarını. Emanet edecek kimseleri yok değil ama bu yüzdendir Sabri ile İbrahim’in her daim dalıp gitmesi.

Ertesi sabah, çarşıda eliyle koymuş gibi buldu bizi Sabri arkadaş. Aldı bizi yola koyulduk. Van Kahvaltı Evi’ni görünce gözlerim parıldadı. Hemen buyur ettiler içeri. Sahibi İsmail, HDP Alanya eş başkanıymış. O güne, 10 Ekim’e kadar. Kendisi yoğun bakımdayken yönetimin boş kalmaması için başka bir arkadaş seçilmiş. O da çalışmalara desteğini sunmaya devam ediyor.

Biz kahvaltıya oturmuş, bir yandan İsmail arkadaş ile sağlığını konuşurken içeri iki kadın bir erkek girdi. Hemen ayağa kalkıp sarıldılar. Gelen otuz yıllık öğretmen Niyazi Büyüksütçü’nün kendisi de öğretmen olan karısıydı. “Tertemiz giydirdim, helalleştim, 80 darbesinin işkencelerine dayanmıştı benim kocam, bombayla yıktılar...” diyerek başlayan bir merhabadan nasıl son beklersin ki zaten?

Yüksel öğretmen aldı sözü, Emine öğretmenin ellerini ovalayarak. “Daha iyi artık, biraz daha alıştı.” Böyle birlik ve beraberliğin olduğu bir ortamda iyileşmemesi mümkün mü?

Yüksel öğretmen doğrudan söze girdi. Zaten hemen herkes, benim hiçbir soru sormama gerek kalmadan dile getirmek istediklerini bir bir sıralıyordu. O sabahı dinlemeye başladık Yüksel öğretmenden:

“Yol boyu çok eğlendik. Filiz başkan şarkılar söyledi. Niyazi öğretmen fıkralar anlattı. Bedriye, elleriyle besledi hepimizi. Sabah miting alanına vardığımızda doğruca kendi kortej alanımıza gittik. Biz en ön sıradaydık. Ancak miting alanına varmadan önceki boş bölgede dikkatimi çeken bir şey oldu. Hatta bunu arkadaşlarla da paylaştım ama üzerinde çok durmadık. Miting için toplanma alanına girişte hiçbir polis aramasından geçmedik. Çevremizde tek bir polis dahi yoktu. Kortej alanına, yani bombanın patladığı meydana varmadan hemen ön tarafta bir çok seyyar satıcı vardı. Ama seyyar değillerdi. O an şunu düşündüm ‘Biz yürüyüşe geçince, bu satıcılar seyyar olmadıkları için bizimle gelemeyecekler ki!' Gerek de kalmadı zaten. Biz hiç yürüyüşe geçemedik. Arkadaşlara, sahnenin oradan fotoğraf çekip geri geleceğimi söyledikten sonra yanlarından ayrıldım. 'Kaybolma bir yere, bir şey olur falan, polis saldırır, bir arada olalım' dediler. İçim hep bu yüzden acıyır. Onlarla bir arada olamadım! Sahnenin kenarına çıkmıştım. Elimdeki fotoğraf makinesiyle meydana toplanmış binlerce insanın halaylarını, pankartlarını çekiyordum. Hemen yanımdaki arkadaşım da öyle. Bir ara dönüp 'Umarım kötü bir şey olmaz da, güzel güzel döneriz' dedim. Kastım, polis saldırısı olmamasıydı. Böylesini nasıl tahmin eder insan? Bunu söyledikten saniyeler sonra gözümü vizöre dayayıp, son bir kare daha çekmek için elimi deklanşöre bastım ki, vizörden gördüğüm herkesin havaya uçtuğuydu. Müthiş bir ses ile savrulduk. Gerisi çok bulanık bende. Kendime geldiğimde, bütün arkadaşlarım ölmüştü...”

Yüksel öğretmen bir bardak su aldı eline. “10 Ekim’den bugüne, uyku uyuyamıyorum. Arkadaşlarımı yalnız bıraktığım için kendime kızgınım...” Yüksel öğretmeni, Emine öğretmen telkin ediyordu bu kez. O ovalıyordu genç öğretmen arkadaşının ellerini.

İsmail arkadaş aldı sözü:

“Ben biraz daha uzak bir noktadaydım. Diğer şehirlerden arkadaşlarımı görmüş, hasret gideriyordum. Ne olduğunu anlamadım bile. Patlayan bombayla yuvarlandım. Bir an kendimi kaybetmişim. Kendime geldiğimde bombanın patlaması üzerinden henüz dakikalar geçmiş, etraf toz duman ve kan içindeydi. Müthiş bir yanık kokusu hatırlıyorum. Güç bela kendimi zorladım ve sürükledim. Birileri beni yoldan geçen bir taksiye bindirdi. O esnada hep yarı baygın haldeydim. En son sedyeye yatırıldığımı hatırlıyorum. Tam on beş gün sonra uyandım. Komada olduğum sürede Ankara Katliamı gündemden düşmüştü bile. Uyandığımda ilk şöyle düşündüm; arkadaşlarımdan en kötü durumda olan bendim. Ben de tehlikeyi atlattım. Oradaki arkadaşlarla ben ilgilenememiştim, en azından diğer eşbaşkanımız Filiz arkadaş ilgilenmiştir diye içim rahattı. Hastaneden çıkacağım gün bana söylediler, bütün arkadaşları kaybettiğimizi...”

İsmail arkadaşın vücudunun sol tarafı patlamada büyük darbe almış. Boynundan başlayarak ayaklarına kadar devam eden sağlık sorunları nedeniyle hâlâ tedavisine devam ediyor. Eşbaşkanlığı başka bir arkadaşa devretmiş. Ama kendi tabiriyle; “Pes etmek yok, mücadeleye devam.”

Masamız da büyümüştü bu esnada. Hemen herkesin duygusu aynı olduğu için, sessiz bir gürültünün içinde yuvarlanıyorduk. Bir eksiğe takıldım o sırada. Bedriye Batur’un eşi yoktu. Sabri arkadaşa sordum. “Kalabalık içine girmek istemiyor pek. İsterseniz biz yanına gidelim” dedi.

İbrahim’le kordonda bir çay bahçesinde buluştuk. Yüzünü yerden kaldırmayan, kibar, sessiz bir genç adamdı karşımda oturan. Kabullenmek diyemeyiz belki ama devam eden hayatı, evinin direği olmadan nasıl yürüteceğini bilemeyişi yansıyordu yüzüne, eline, gözlerine...

Herekol'dan Toroslara

1980’lerin ortası, Eruh’un bir köyünde çıkan kan davasıyla, köylerini geride bırakıp yolunu Batı’ya çeviriyor Batur ailesi. Az buz değil, yüze yakın bir nüfus. Göçebe oluyorlar yollarda, bir damla suya hasret, kursaklarına girecek iki lokma ekmeğe muhtaç hâle düşüyorlar. Oysa, Botan’ın gür dalgaları, Herekol’un yemyeşil tepeleri, o tepelere yayılmış binlerce hayvan, ekili araziler, büyük ve güçlü akrabalık bağları? Nasıl oluyordu da, şimdi “Başımızı nereye soksak” diye düşünen, hiçbir kentin misafir almak istemediği bir kalabalığa dönüşüyor?

İbrahim genç bir adam. Ailesi göç ettiğinde ufacık bir çocuk. Ama aktarılan hikâyeleri unutmamış, bize taşıyor:

“Bizden yıllar evvelinde de, yine bizim bölgeden yaşanan göçle Alanya’nın şimdiki adıyla Çavuşoğlu köyüne Kürtler gelip yerleşmiş. Herkes bizimkilerin köyüne Kürtler diye seslenince, bizim amcalar da köyün adını 'Kürtler' koymuş, hatta tabelasını bile asmış. Yıllar sonra hasbelkader Süleyman Demirel köyün yakınından geçerken arabayı durdurup sormuş 'Nedir bu Kürtler' diye. Anlatmışlar. 'Olmaz öyle şey, Türkler Köyü olarak değiştirin o köyün adını' demiş. İsim değişse ne fayda, herkes biliyor o köyün aslında Kürt köyü olduğunu. Hatta AKP’li, bakan Çavuşoğlu’nun köyüdür. Ona sormak lâzım tarihini. Neyse, o köyden de güç alarak göç etmişiz meğer biz...”

Alanya’nın Toroslara uzanan dağlarına bakarak, Herekol’u, Besta’yı düşleyen yaşlı neneler, dedeler gurbet acısına uzun süre dayanamayıp göçüyor bu diyardan. Ecel diyorlar, yaşlı neticede. Ecelse, tatlıdır, huzurludur kimi zaman!

Bedriye, Alanya’nın çeperlerinde hayata tutunmaya çalışan küçük bir kız çocuğu o yıllarda. Akrabası İbrahim’le sokakta oyun oynayan, akıllı, yardımsever, sakin bir kız. “Çocukkenden beri severdim Bedriye’yi. Evlendiğimiz gün hayatımızın en güzel günüydü. Hemen çocuk yaptık...”

Ara ara kaldırdığı başını yanıbaşımızda uzanan denize çevrip, Bedriye’yi görür gibi anlatıyordu İbrahim. Nasıl bir çocukluk geçirdiğini sordum.

''Hep çalıştık. Hatırladığım bu. Bir gün bile nefes almadan, çalıştık. İlk zamanlar demircilik yapıyordum. Sokaklarda demir topluyor, onları satarak eve para götürüyordum. Sonra, turizmin yükseldiği yıllardı, restoranlarda çalışmaya başladım. Meslek öğreneyim dedim. Aşçı oldum. Yazın güzel geçiyor, iyi kazanıyoruz. Ama çocuk var, kışın da çalışmak lâzım. İnşaatlara gidiyorum. Çıkarıyorum ekmeğimi bir şekilde. En büyüğü on yaşında olan üç çocuğumuz var. Bedriye, herşeylerini biliyor. Düzenleri ondan soruluyordu. Babayız ama işte bir anne gibi olmuyor, olamaz da! Yıllardır partinin içinde çalışırdı. Son dönemde daha aktif olmuştu. Sürecin iyi gidiyor olması da bizi ümitlendiriyordu sonuçta. Hepimiz partide çalışan insanlardık. Yabancı bir memlekette dayanışmak için bir arada olmaya ihtiyacımız var. Yoksa dağılırız.''

"İlk anda, Ümit etmekten başka çaren yok"

''Ankara’da Barış Mitingi düzenleneceği haberi gelince. 'Ben de gitmek istiyorum' dedi. 'Git tabii' dedim. Sonuçta partinin yöneticisi. Çarşıdan kalktı otobüsleri. Uğurladık hep birlikte. Bildik cümleler: 'Dikkat et, polis saldırır belki limon al yanına' falan filan. Limon ne yapabilir bu devletin bombalarına? İnsanın hiç aklına gelmiyor. Nasıl gelmiyor, neden gelmiyor anlayamıyorum. Sonuçta benzeri onlarca katliam yaşanmış bir ülke. Barış Mitingi diyorsun, burada olmaz diyorsun. Bahaneler üretmek istersen hep üretiyorsun işte.
Ertesi sabah evdeydim, telefon geldi. Anlamadım ilk anda. Aradım birkaç kez, telefonu kapalıydı. Televizyona bakmakla, Çarşı’ya gitmek arasında kaldım. Elim gitmedi kumandaya. Atladım Çarşı’ya gittim. Sabri abiyi buldum. Gözü kimseyi görmüyordu. Eşi Filiz yengem ve Bedriye birlikte gitmişlerdi Ankara’ya. Hala-yeğen olunca, içim rahattı. Birbirlerini korurlar diye düşünüyordum. Ümidi kesmiyorsun, hep ümid ediyorsun ilk anda.''

"Demek ki insan değiliz!"

''İlk gün, ilk saatler acı çok tatlı. Sana sarılıyor herkes. Teselli etmeye çalışıyor. Sanki birinin kolundan, diğerine düşüyorsun. Bırakmıyor, kaldırıyor. Taşıyorlar seni. Yük gibisin. Bir kamyonun arkasındaki kum çuvalı gibisin. Sonra, hayat işte sorular soruyorsun kendine; Acı çekmiş midir, bedeni sağlam mıdır, yardım beklemiş midir? Tanık arıyorsun, o anları dinlemek istiyorsun. Yetmiyor, hiçbir şey yetmiyor. Hâlâ o anlarla ilgili bir anı hatırlayınca arkadaşlar, kulak kabartırken sanki bu açığa çıkan bilgiyle Bedriye geri dönecek umuduna sarılıyor gibiyim. Deliye bağlıyorsun yani bir yerden sonra... Morgdan beşinci gün, yani en son çıktı Bedriye. Filiz yengem, Hasan abi, Niyazi hoca ile birlikte. Karımın yüzü yoktu. Son kez bakabileceğim gözleri yoktu. Ben hayal ettim. Var gibi sarıldım ona son kez. Onurla yaşadım onunla, onur duyarak yolculadım toprağa.''

Devam ediyor İbrahim:

''Öfkeye dönüşen bilincimiz yerine gelmişti günler sonra. Ben, Sabri abi, diğer yoldaşlar. Yerimizde duramıyorduk. Geceler boyu uyku uyumuyor, volta atıyorduk sabahlara kadar. Bu devlettir sorumlu! Ölen tüm insanların kanına girdiler. IŞİD elini kolunu sallayarak insan öldürüyor ve öldürmeye devam edecek. Sonuçta, miting olacağını biliyorlardı. Bir tane polis yok. Güvenlik yok. Bombayla parçalanmış insanların üzerine gaz sıkıyorlar. Alanya’ya Devlet Bahçeli geldi, beş sokak ötesine kadar polis tutmuş yolunu. Zaten Alanya kendi yandaşlarının memleketi, kimden korkuyorsa artık! Ona rağmen metrelerce güvenlikle yürüyor. E bu insansa biz neyiz? Demek ki, biz insan değiliz! Katilleri yargılanır ya da yargılanmaz, biz Erdoğan’ın bu işte parmağı, desteği olduğunu biliyoruz. Bu işin ucunu bırakmayacağız. Karım ve diğer tüm yoldaşlar barış için mücadele ettiler ve barışa kendilerini feda ettiler. Barışın ah'ı yerde kalmaz!''

Jînda Zekioğlu

1987 doğumlu. Fotoğraf mezunu. İkisi kişisel ondan fazla sergide yer aldı. İMC TV ve Nor Radyo'da program sundu. Meyhane kültürü üzerine iki kitabı var. ANF'ye haber yapıyor. Kadın öyküleri yazıyor.