Cemal Avşar 1959’da Ardahan’da doğdu. Küçük yaşta İstanbul’a geldi. Zor şartlarda kendini yetiştirdi. Emekçiydi. Babaydı. Eşti. Okumayı, düşünmeyi severdi. Ülkesi için çok kafa yorardı.

Ailesiyle buluşmamız çok kolay olmadı. Eşi Gülşen Hanım’ın önce tereddüt etmesi, sonra oğluyla konuşması, 10 Ekim davasının ilk duruşmasına katılmak için Ankara’ya gitmesi, kızları Ayşegül’ün önemli bir sınava girip çıkması gibi nedenler yüzünden bir araya gelmemiz, buluşmamızı gerçekleştirmemiz zaman aldı.

Bir Pazar günü Çengelköy sırtlarında bir durakta buluşacaktık. Gülşen Hanım tepeden tırnağa siyahlar içinde, yanında kızı Ayşegül’le geldi. Hızlıca merhabalaşma, hatır sorma ve Ayşegül anlamasın diye dikkatli bir konuşmadan sonra annesi Ayşegül’ü dershaneye gitmek üzere minibüse bindirdi. Ayşegül, bir sekizinci sınıf öğrencisi olarak Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş (TEOG) sınavına hazırlanıyor. Babasının ölümü onu çok sarsmış, bu yüzden annesi biz konuşurken onun yanımızda olmasını istemedi. O nedenle buluşmamızı Ayşegül’ün dershanede olacağı saatlerde ayarladık.

Gülşen Hanım’la yokuş aşağı iniyoruz. Eşiyle tanışmalarını konuşuyoruz. Sözlendiklerinde Gülşen Hanım on üç yaşında, akrabası, Ardahan’dan memleketlisi Cemal Bey de askerden yeni gelmiş. Gülşen Hanım babasıyla o zamanki konuşmalarını şöyle anlatıyor, “Cemal, babama ‘Amca bir kızını bana verir misin’ demiş. Babam da şaka olarak ‘Verdim gitti’ demiş. Ama gerçek oldu. Eve gelince babam bana ‘Seni verdim’ dedi. Ben de babama ‘Olur mu, ben ona abi dedim, askere giderken elini öptüm’ dedim. Babam da ‘Sen bana karşı gelemezsin’ dedi.”
O zamanlar Cemal Bey Kavacık’ta oturuyormuş ve askerden gelince söz takılmış. Gülşen Hanım’ın babası kızının küçük olduğunu söyleyip başlık parası istemiş. Gülşen Hanım, “Eşimin de durumu olmadığı için beni kaçırdı. İyi ki de kaçmışım” derken eve varıyoruz.
Dar ve yokuşlu sokağa bakan ilk kattaki kapıdan küçük bir aralığa giriyoruz, oradan da daireye. Holde soba kurulu, çıtır çıtır yanıyor, üzerinde de çaydanlık var. Bizi Gülşen Hanım’ın en büyük çocuğu otuz dört yaşındaki Ahmet, gelini Zekiye ve kucağında dört aylık torunu Özgür karşılıyor. Bu odada beraber oturup kalkıyor, beraber yiyip içiyorlar ki fazla masraf olmasın. Ahmet ve Zekiye’nin de daha sonra göreceğim, onların “kutu gibi” dediği benimse “çiçek gibi” bulduğum bir evleri var. Cemal Bey ve Gülşen Hanım çalışmış didinmişler, kendi evlerinin kömürlüğünü onlar için bir daireye dönüştürmüşler, “Yeter ki kira olmasın” diye.

Aramıza Cemal Bey de fotoğraflarıyla katılıyor. Oturduğum çekyat üzerine dizili, özenle çerçevelenmiş birkaç fotoğrafı var. Cemal Bey fotoğraf çektirmeyi hiç sevmezmiş. Fotoğraflardan ikisi iş başvuruları için “mecburen” çektirdiği vesikalıkların büyütülmüş hâlleri. Diğer ikisinden birinde Cemal Bey, o 10 Ekim günü Ankara’da, garın önünde, elindeki HDP bayrağını havaya kaldırmış. Öteki fotoğrafı da Ankara’ya giderken otobüsteki koltuğunda, pencereden dışarı bakarken çekilmiş.

HDP'nin 7 Haziran 2015'teki milletvekili genel seçimi öncesinde 5 Haziran'da Diyarbakır'da düzenlediği mitingde meydana gelen patlama ve hayatını kaybedenlerle ilgili haberleri izleyen Cemal Bey bir gün eşini de yanına çağırmış “Bak insanlar ölmüş, cenazeleri alınamıyor, sen mutfağa girmiş temizlik yapıyorsun” diye çıkışmış.

“Evet üzülüyordum, gerçekten çok üzülüyordum ama sabah olunca kalkıyor hayata devam ediyordum, kahkaha da atabiliyordum. O insanların cenazelerine gitmiyordum, yakınlarını ziyarete de gitmiyordum. Cemal’in böyle olmasından sonra çok cenazeye gittim, çok aileyle tanıştım,” diyor Gülşen Hanım.

Gülşen Hanım’dan Cemal Bey’le hayat mücadelelerini dinlemeye devam ediyorum:

“İlk iki sene kaynanamla oturdum Kavacık’ta. Sonra anlaşamadık. Çok baskı yapıyordu. Eşim oto parçacısında çalışıyordu, Bayrampaşa’da. Askerden önce orada çalışmaya başlamış. Ancak hastalandı tüberküloz oldu. Dört ay Süreyyapaşa’da yattı. Sonra iyileşti. Çok iyi bakım yaptım ona. Ev işlerine gidiyordum. Sorarak öğrendim hasta nasıl bakılacak. Eve de baktım. On üç sene çalışamadı. Ancak toparlandı. Doktor ağır iş yapmayacaksın dedi. Zaten ağır bir iş yapsa tıkanıyordu.”

Cemal Bey bir ara pantolon alım satımıyla uğraşmış ama olmamış. Sonra kendi çocuklarına olmayan kıyafetleri işportada satmış. “Emekçi bir insan, tutumlu bir insan,” diyor Gülşen Hanım ve eşinin Üsküdar’a gidip geldiğini, HDP binasında çaycı olarak çalışmaya başladığını ekliyor.

Okumayı çok sever, çok kitap okur, haberleri ve tartışma programlarını kaçırmaz, sabahlara kadar izlermiş Cemal Bey. Etrafındakiler de okusun, hiç olmazsa bilmece çözsünler istermiş.
“Ahmet Kaya, Cem Karaca hayranıydı. Bana çok yol gösterdi. Ben okuma yazma bilmiyorum. Kendisi ortaokul mezunuydu. Zor şartlarda okumuş, babası babalık yapmamış. Bir süre amcasının yanında kalmış, amcası okula göndermiş. İmkânları olsa mutlaka daha iyi yerlerde olurdu,” diyor Gülşen Hanım.

Oğlu Ahmet’e döndüğümde “Nereden başlayacağımı bilemiyorum” diyor. Bir süre suskunluk oluyor. Sadece çayımızı içiyoruz, Gülşen Hanım’ın yaptığı keteden minik parçalar kopartıp yemeye çalışıyoruz ama sanki boğazımızda kalıyor. Sonra anlatıyor Ahmet:

“Beşi bitirince babam bana ‘Daha oku’ dedi ama ben ‘Okumak bana göre değil çalışmayı tercih ediyorum’ dedim. O da ‘Sen bilirsin okusan da okumasan da kendine’ dedi. Bana da okumak için kitaplar verirdi. Boş olmayın derdi.”

Ahmet, bir süredir Eğitim-Sen’in bir şubesinde çaycılık yaptığını, işinden memnun olduğunu söylüyor.

Peki başka neler yapardı, çocuklarıyla nasıl zaman geçirirdi diye soruyorum. Cemal Bey’in tek başına gezmeyi daha çok sevdiğini, en çok Sultanahmet’e gittiğini, Ahmet küçükken pişti oynadıklarını öğreniyorum.

Gülşen Hanım, oğlunun düğümlendiği yerde söze giriyor ve “En çok Ayşegül ona benziyor. Ayşegül okuyor. Ahmet de, Aycan da [ortanca çocukları] okumadı. Ayşegül’ü doğarken hiç istemedi eşim. Bir oğlan bir kızımız var nasılsa dedi ama ben diğerlerini yokluk içinde nasıl büyüttüm anlamadım, anneliği hiç olmazsa bunda tadayım dedim. Doğunca benden daha çok sevdi. Her gün okula Ayşegül’e yemeğini götürüyordu. Kantinden bir şey alıp midesi bozulmasın, temiz yemek yesin diye. ‘Ben giymeyeyim Ayşegül giysin, ben yemeyeyim Ayşegül yesin’ derdi. ‘Ahmet okumadı, Aycan okumadı Ayşegül okusun’ derdi. Ama ‘İçine alarak oku’ derdi.”

Bu arada gelin Zekiye, Özgür bebeği uyutuyor, geliyor. Kayınpederi için onun da söyleyecekleri var:

“Çok temizdi. El yüz yıkamadan hiç yemek yemezdi. Hiç bana şunu yap demezdi. Bazen ‘Gelin çayın var mı?’ derdi. Bir çay yapardım, o kadar. Başka bir şey istemezdi. Bir gün gelmiş eve gömleklerini kendi yıkayıp asmış. Keşke benden yapmamı isteseydi. Bize çok güzel bir ev yaptı. Kömürlüktü orası ev oldu.”

Kömürlükten “kutu gibi daire” daire olan ev için Cemal Bey kiracı istememiş, “Gariban bir kişiden gelecek yüz-iki yüz eksik olsun. Ben o parayı yiyemem,” demiş.

“Ahırda da oturduk, samanlıkta da. Kuru ekmek de yedik. Ama hep beraber el ele, başkasının malına el uzatmadan. Çocuklarına da tembihlerdi, ‘Yerde bir kalem bile görseniz almayın’ diye. Çok dürüsttü,” diyor Gülşen Hanım.

Ahmet daha fazla konuşamıyor, belli ki içi el vermiyor. Gülşen Hanım daha dirayetli, ancak o da psikiyatristten yardım almasa başa çıkamayacak durumda olduğunu anlatıyor.

10 Ekim’de ve hatta daha önceki günlerde olanlar aile için gerçekten başa çıkılması zor. Gülşen Hanım 10 Ekim’i ve önceki günü metanetle anlatıyor, 9 Ekim günü eşine “Gitme, gideceksek beraber gidelim” dediğini söylüyor.

Ahmet de dayanamıyor, “Bize kendisi diyordu, kalabalık yerlere gitmeyin, kötü olaylar oluyor diye. Sonra Ankara’ya gideceğini duydum, ona sen bize gitme derken kendin gidiyorsun dedim. Biraz tartıştık. Bana kızdı ‘Sen babam mısın ki bana karışıyorsun’ dedi.”

Sonra yine Gülşen Hanım söze giriyor, “Yemekten sonra çay demledim. Haberleri izliyordu, beni çağırdı. ‘Bir şey söyleyeceğim ama darılma, sen gelme’ dedi. Ben de ‘Sen niye gidiyorsun, sen de gitme bak astım hastasısın, bir şey olur dokunur’ dedim. ‘Sen gelme Ayşegül var, yalnız kalmasın’ dedi.”

Ve hıçkırıklara boğuluyor Gülşen Hanım, “Ben ağlayamıyordum hiç, içimi dökeyim biraz ne olur” diyor, susuyoruz…

Eşinin koyduğu engeli aşamıyor, Ankara’ya gidemiyor Gülşen Hanım. 10 Ekim sonrasında ve 10 Ekim öncesinde yaşadıkları olayları, hattâ kendini sorgulayıp duruyor. Sanki hayatı ikiye ayrılmış: 10 Ekim öncesi ve 10 Ekim sonrası. Cemal Bey’in dedikleri hep kulaklarında.
Dökülen kan ve yitip giden canlar nereden olursa olsun hep yas tutarmış Cemal Bey. 10 Ekim öncesindeki farklı saldırı ve patlamalar üzerine de bir gün Gülşen Hanım’a “Bak insanlar günlerce cenazelerini alamıyorlar, bana bir şey olsa gelip cenazemi alır mısın?” demiş. Hattâ bir de şunu eklemiş, “Ahmet’i de evlendirdim. Aycan da geldi artık, bizi sen barıştırdın. Ben Ankara’ya gidiyorum, artık gelmeyeceğim.”

Ankara’ya gitmeden önceki gece Cemal Bey’in hiç olmadığı kadar çok terlediğini, üstünü değiştirdiklerini, gece geç vakit hiç yapmadığı halde eşinin çay içtiğini anlatıyor Gülşen Hanım, “Ankara’dan dolayı laf açıldı. ‘İnsanlar ölüyor çok üzülüyorum’ dedi. Ben de ‘Buna mı stres yaptın hastalandın?’ dedim. ‘Ben çok yoruldum’ dedi. ‘Borçları mı kafaya takıyorsun?’ dedim. ‘Benim ölümüm önce olsun, sen toparlarsın ama ben öyle yapamam, satar savar giderim’ dedi. Benim içime bir ateş düştü kavuruyor, ağlamak istiyorum ağlayamıyorum. Ama ateşin Cemal’den ötürü olduğunu bilemedim. Allah hayırlara çıkarsın dedim. Kız kardeşim aramıştı, ‘Eniştenin ölümü gelmiş’ demişim kız kardeşime telefonda ama bunu dediğimi hatırlamıyorum. Acaba ölümü içine mi doğmuştu?”

Ne kadar çok alışveriş yapmıştı o hafta Cemal Bey. Mandalina yeni çıkmış olduğu halde çok bol aldırmıştı Gülşen Hanım’a. Yirmi kilo patates, on beş kilo soğan yetmemiş, gitmiş biraz daha almıştı. Öyle fazla çay, öyle fazla şeker almıştı ki, Gülşen Hanım en sonunda “Ne oluyor, kıtlıktan mı çıktık” demişti. Cemal Bey de “Olsun bulunsun, belki hastalık olur bir şey olur gidip alamam, sen nasıl gidip alacaksın” diye yanıt vermişti. Cemal Bey, Ayşegül’ün okul ihtiyaçlarını da karşılamış hattâ iki yüz lira da harçlık bırakmıştı.

Cemal Bey evden en son Ayşegül’le beraber çıkmış, onu okula bırakmış. Ayşegül okula biraz gecikmiş olduğundan acele etmiş ve bu sefer babasını öpmemişti. Bunu annesine anlatmıştı sonra “İçimde kaldı” diye.

Telefonunu, gözlüğünü, ilaçlarını evde unutmuştu Cemal Bey. Evde bir çekmecesi vardı bunların durduğu, o çekmeceyi hiç bozmuyor Gülşen Hanım. Cemal Bey’in giymeyi sevdiği gömleği, montu, pantolonu, kazağı da itinayla katlayıp saklıyor dolapta.

Cemal Bey o sabah Üsküdar’daki HDP binasına gitmiş, yolluk yiyecekler hazırlamış. Gülşen Hanım aradığındaysa yola çıkmışlardı. Otobüsten konuşma ve şarkı sesleri geliyordu. Mutluydu Cemal Bey.

10 Ekim Cumartesi sabahı yataktan sıkıntı içinde kalktı Gülşen Hanım. Ev telefonu çaldı. Arayan damadıydı. Cemal Bey’in Ankara’dan arayıp aramadığını soruyordu. “Bir şey mi var” diye bağırdı Gülşen Hanım. Ayşegül’ün orada olduğu aklına gelince, “Nasıl bağırdım” diye düşündü ve sakinleşti. Sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmaya başlayıp, tanıdıklarını aradı. Gülşen Hanım hatırlıyor: “Dedim herhalde Cemal parçalandı, bir şeysi kalmadı.”

O sabah Ankara’da Cemal Bey’in yanında arkadaşı, Diyarbakır’da muhtarlık yaptığından dolayı “muhtar” olarak da bilinen Abdurrahman Çiçek vardı. Kendisine o günü sorduğum Çiçek, kahvaltı etmek için Cemal Bey’in yanından ayrıldığını söylüyor, “10 metre öteye gitmiştim ki patlama oldu. Çok muteber bir insandı. Kumardan, ahlaksızlıktan nefret ederdi. Ailesini gördünüz. Ülkemiz bir nimettir der, kardeş kavgası bitsin isterdi.”

Oğluyla Ankara’ya gitmiş Gülşen Hanım. Cenazeyi almak için iki gün beklemişler. Cemal Bey’in sağ tarafına şarapnel parçaları rastladığını ama vücudunun sağlam olduğunu görmüşler. “Burnu ve sağ gözü şişmişti. Bir kere bakabildim. Sanki kavga etmiş, yumruk atmışın, uyuyor Cemal. Öyleydi,” diyor Gülşen Hanım.

Gülşen Hanım’ın annesi, Cemal Bey pek kimseyle görüşmediği, kimsenin cenazesine, düğününe gitmediği için “Sen ölürsen senin cenazene kim gelecek” dermiş. Cemal Bey de “Benim cenazem çok kalabalık olur, binlerce insan katılır” diye cevap verirmiş.

Cemal Bey’in cenazesi, Üsküdar’dan 10 Ekim Barış Mitingi’ne katılan dört diğer kişiyle beraber kaldırılmış. Çok kalabalık bir cenaze töreni olmuş.

Gülşen Hanım’a hep dermiş Cemal Bey “Sana villa alacağım, sen çok çalıştın, çabaladın.”
Elli altı yaşındaki Cemal Bey, Ümraniye yakınlarında, villaların karşısındaki bir mezarlıkta yatıyor.

Yonca Poyraz Doğan

İstanbul Üniversitesi İletişim mezunu, Texas Tech'de iletişim yüksek lisansı yaptı. 13 yıl ABD’de yaşadı. 1991'den beri gazeteci. “Ayrımcı Dile Karşı Habercilik Kılavuzu” kitabının yazarlarından.