“Bak, Dilan gibi karşıladım seni.”

Başında kızının yemenisi; hiç yıkamamış. Kokusu gitmesin istiyor. Kat izini dahi bozmamış; en son nasıl kullanıldıysa öyle. Üzerinde de Dilan’ın kocaman gülümsediği fotoğrafının basılı olduğu bir tişört.

10 Ekim Ankara Katliamı yaşandıktan sonra binlerce fotoğraf gördük. Arkadaşının başında bekleyenler, kızına siper olan babalar, annesine sarılan evlatlar, bibergazı dumanından kaçan yaralılar...

Yirmi iki yaşındaki Dilan Sarıkaya ise sevgilisinin kucağında yatıyordu, boylu boyunca.
Kalplerinde büyüttükleri sevgiyle, barış güvercinleri uçurmaya gitmişlerdi Ankara’ya.
Yol bölündü o gün; Alican tek döndü Adana’ya. Hastanede tedavi gördüğü süre boyunca kimse demedi, diyemedi Dilan’ı kaybettiklerini. Taburcu olunca öğrendi yitirdiklerini.

Aşk biter mi?

Ne barıştan ne de diğer hayallerinden vazgeçmedi Alican. Ertesi yıl, yaz boyunca tek başına dolaştı tüm Karadeniz’i. Birlikte kurulan hayali gerçeğe dönüştürdü, bir sevdayı yaşatır gibi. Döndüğünde, “Tek başına değildim, Dilan da yanımdaydı,” dedi Dilan’ın annesine.

Öyledir, kayıpların ardından iki kişilik devam eder geriye kalanların ömürleri.

Hafızalara kazınan o fotoğraftan sonra, Çukurova Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğrencisi Dilan’ın hikâyesini öğrenmek, kocaman gülümsediği fotoğraflarını görmek için memleketi Adana’dayım.

Gök yarılmışçasına yağmur yağıyor. Anacaddede buluştuğumuz baba İzzet Sarıkaya ile koşar adım eve ilerliyoruz.

Avluya açılan sokak kapısından içeriye girer girmez, akşam karanlığında Dilan’ın poster büyüklüğünde fotoğrafını görüyorum. Dilan sanki oradan çiçeklerine, köpeği Alex’e, annesiyle kahve içip fal baktıkları avluya bakıyor.

İki çocuklu, işçi bir ailenin ilk gözağrısı Dilan. Ne istediğini bilen, ailesiyle gönülden bağ kurmuş, güleç bir genç kız.

Önce doğumunu anlatıyor annesi. Korkup hastaneden kaçışını, evde doğum yaptığını... Sonra, hayallerinden konuşuyoruz Dilan’ın. Okuduğu bölümü ne çok sevdiğini, üniversite sınavında ilk dört tercihinin de arkeoloji olduğunu, hiçbir şeyi mesleğinden üstün tutmadığını öğreniyorum.

“En büyük hayali kral mezarı bulmaktı,” diyor annesi, “para kazanmaya başladığında beni Karadeniz’e götürecekti. Ağaç-evde bir ay tatil yapacaktık.”

Salonun dört bir yanı Dilan’ın fotoğraflarıyla dolu.

“Duvarlarımı hep Dilan yapmışım. Bak, her yer Dilan. Hani, kimi insanın değeri gittiken sonra anlaşılır ya, biz kızımızın değerini hep biliyorduk. Ona, o değeri de hissettiriyorduk. Kızımızın hayallerine asla engel olmadık. Nasıl istiyorsa, nasıl mutluysa öyle yaşasın istedik.”

Bir duvarda da aynı katliamda hayatını kaybeden yakın arkadaşı Şebnem Yurtman’ın fotoğrafı asılı.

Şebnem’le karşılaştıkları an patlama olduğunu söylüyor Nesligül Anne.

“Gitmeden yanındaki beş altı arkadaşının numarasını vermişti bana. ‘Anne bak, arayıp da ulaşamama ihtimalin yok,’ demişti. Sarıldık, öpüştük öyle uğurladım ve o an o kadar güzel o kadar güzel geldi ki gözüme. Nazarım değmesin diye yüzüne bakmadım... keşke, baksaydım.”

Gözü, duvardaki fotoğraflara dalıyor bir süre. Derin bir nefes alıp devam ediyor:

“Bizim çocuklarımız oraya çok yüce bir duyguyla gittiler. Kavgaya, dövüşe değil, barışı getirmeye gittiler. Bir insan nasıl olur da barış istemez? Barış istemeyen nasıl biridir? Nasıl bir hırstır bu? Sabah 9:30’da aradı beni Dilan. ‘Anne yeni geldik, miting alanındayız,’ dedi. Yarım saat sonra babası aradı, haberi verdi. Barış getirmeye gidiyordu. ‘Güvercinleri uçuracağız,’ diyordu. Uçtular işte.”

Hakikaten, bir insan nasıl olur da barış istemez?

Sessizliği, kızından “yoldaşım” diye bahseden babası İzzet Sarıkaya bölüyor. Eskiden Dilan’ı “İzzet’in kızı” diye tanıdıklarını, Dilan büyüdükten sonra da kendisinin “Dilan’ın babası” diye tanındığını anlatıyor gururla.

“Biz aile içinde halkların kardeşliğini çok güzel yaşıyoruz. Anne Sünni, ben Aleviyim, kızımın adı Kürtçe. Bu aileyi büyütsek, Türkiye’ye uyarlayabilsek sorun olmayacak. Biz bunun mücedelesini veriyoruz.”

Dilan’ın adının hikâyesini annesi anlatıyor:

“Lisedeyken bir hocam vardı. Ömer Polat’ın Dilan adlı kitabını okutmuştu. Dilan karakteri çok hoşuma gitmişti. O zaman, ‘Bir gün evlenirsem, çocuğum olursa adını Dilan koyacağım,’ demiştim. Hatta, yıllar sonra, Ömer Polat buraya fuara geldiğinde, Dilan gidip hem adının hikâyesini anlatmıştı hem de kitabı imzalatmıştı.”

“Okumaya başladığı zamanlarda, ‘Kızım çok kitap oku, öyle çok oku ki ben sana kitap almaya yetişemeyeyim,’ derdim. Öyle de oldu. Çok kitap okurdu. İşe gidip gelirken haftada bir kitap bitiriyordum ben de. Bir zaman sonra kitaplarımı Dilan seçmeye başladı. ‘Anne bunu oku, seversin,’ derdi. Küçük yaşlarda bir şey sorduğunda uzun uzun açıklardım ona, anlatırdım. Bir yaştan sonra anlattıklarım yeterli gelmemeye başladı. Karşı çıkıp uzun uzun o bana anlatır oldu. ‘Sen olmuşsun kızım,’ derdim, ‘yeter okuma daha.’ Gülüşürdük.”

Kocaman gülümsüyor Nesligül Anne de. Dilan’ın gülüşünün annesine benzediğini o zaman fark ediyorum. Anne kız olmanın çetrefilli yollarını başarıyla geçmişler belli ki. Dilan’ın ona “dostum” demesini, kahve içip fal bakmasını, örgü örmeyi öğrenmeye çalışmasını yüzünde aynı gülümsemeyle anlatıyor.

“Bir zaman sonra o benim annem gibi oldu. En ufak bir şeyi alırken bile, mesela şampuan, ona danışırdım. Her şeyi birlikte yapardık” diyor.

Babasıyla da aynı yakınlığa sahipmiş Dilan.

“Beni bir gün arkadaşlarının yanına çağırdı. Baraj yoluna gitmişti arkadaşlarıyla, ‘Baba ortam çok güzel gelsene,’ dedi. Kalktım gitim, arkadaşları afalladı. ‘Babanı nasıl çağırdın’ demişler. Sohbet ettik hep birlikte. Hayran kaldılar. Benim kızım yoz kültürle yetişmedi.”

“Dilan kendine nereden zarar geleceğini bilirdi. Biz hiçbir zaman namus peşine düşmedik. Saklısı gizlisi yoktu. Beni hiç merakta bırakmazdı. Arayıp ulaşamadığım hiç olmazdı. En geç on, bilemedin on beş dakika sonra geri dönerdi, ‘Dersteyim, açamadım,’ diye. Geç kalacağı zaman haber verirdi. Bilirdim ki Dilan gelecek. Bir kere merakta bıraktı işte, bir kere aradım da ulaşamadım.”

Dilan’ın erkek kardeşi Cengiz, gece boyunca yanımızda olmasına rağmen hiç katılmıyor söze.
Gülümsemekle yetiniyor sadece.

Söyleyeceğini katliamın yaşandığı gün, ablasının sosyal medya hesabından yazdığı mesajla söylemiş:

“Ben DİLAN'IN kardeşi ve diyorum ki biz barış diyenler siz savaş diyenlere asla izin vermeyecek.

Davasına omuz verecem ama önce burda düşüp de yükselenlerin bıraktıkları kavgayı bizler alacağız. Sıra bizde.”

Konuşmasa da Cengiz, barıştan vazgeçmiş değil. Kimsenin kimseyi cankulağıyla dinlemediği, sadece haklılığını direttiği hatta dayattığı bu topraklarda, sessiz sadasız barış umudunu büyütenlerden sadece biri.

Tıpkı, intikam yeminleri içenlere karşı adalet talep edenler gibi.

Tıpkı, Nesligül Anne’nin, “Ben o davanın peşini asla bırakmayacağım. Adalet mücadelemden asla vazgeçmeyeceğim. Gerekirse beş kuruş versinler, o parayı çerçeveletip duvara asacağım. Diyeceğim ki işte devletten aldığım bu. Hiç değilse bir ceza kesilmiş olacak,” demesi gibi.

Bir buçuk yıldır Dilan’ın mezarına hiç gitmemiş babası. Yüreği kaldırmıyor.

Annesi ise her cumartesi gidiyor. Başucunda duran güvercinlere yem veriyor, kızıyla dertleşiyor. “Dilan’ın evi” diyor anlatırken, “anladın sen; öteki adını söyleyemiyorum,” diye ekliyor.

Ve o “evin” başında, Dilan’a kalp masajı yapan doktorları bulup, “Kızımın canı çok yandı mı” diye sormuş bir annenin dizeleri kazılı duruyor:

“10 Ekim’de Ankara’ya Barış için gitmiştik
Halaylar çekip türküler söylerken
Dediler ki canlı bombaymış
Yarım kaldı hayallerim
Yarım kaldı umutlarım.”

Özlem Akcan

1984 doğumlu, İzmirli. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik mezunu. Gazete ve dergilerde başladığı editörlük mesleğine yayıncılıkta devam ediyor. Çocuk kitapları hazırlayıp öyküler biriktiriyor.