Sosyalist baba, erkek çocuğuna “Devrim” kızına da “Eylem” adını verecekti. Fakat aile büyükleri buna mani oldular; doksanlı yıllardı, ne olur ne olmazdı. Oğul adı anneye bırakılarak “Emre” olacak, doğacak kıza da babası “Elif” adını koyacaktı.

Elif sessiz, sorunsuz bir bebekti. Lahana bebeklerle oynamayı çok severdi. Safinaz’ı vardı bir de. Hani şu Temel Reis’in, uğruna Kabasakal’ı haşamat edip durduğu o uzun ve sıska Safinaz. Bir de tek boynuzlu atı vardı Elif’in; dünyanın bütün atlarından daha güçlü, dünyanın bütün atlarından daha hızlı koşan.

Büyümüş ama lise bitene dek oyuncaklarıyla oynamayı bırakmamıştı Elif. Renkleri solmasına, kolları-bacakları kopmasına rağmen vefalı dostlarına sırt dönmemişti. Üniversitede de bu tutkusu devam etmiş, evindeki oyuncak papağana bir de panda eklenmişti. Can dostu bir köpeği olmuştu Elif’in, adı Venüs’tü. Bakımı zorlaşınca onu bir arkadaşına vermişti.

Ankara’daki bombalı saldırıdan elli gün sonra; Didim’de, Kanlıoğlu ailesinin evindeyiz. “Barışa bomba” haberlerinin ardından bu kez “barışa suikast” haberiyle sarsılıyoruz. Diyarbakır’da, dört ayaklı minarenin dibinde Tahir Elçi’yi vurmuşlar.

Hocanın gelmesine daha zaman var. Mevlit için toplanan kalabalık Venüs’e her baktığında buruk bir sevinç yaşıyor. Aylar sonra eve getirilen köpek sanki Elif’in kokusunu arıyor.

“Anne ben ölmedim, ağlama”

Söyleşinin tam ortasında durdum ve Öznur Hanım’a şu soruyu sordum: “Siz nasıl böyle güçlü kalabiliyorsunuz?” Yanıt bir şimşek hızıyla gelmişti: “Elif böyle isterdi!” Ve o keskin cevabı verdiği anda Öznur Hanım ilk gözyaşını döküverdi.

“Lütfen kendinizi sıkmayın, biraz soluklanın. Lütfen...” diyebildim. Öznur Hanım metanetini koruyarak ve gözlerinden akan yaşı elleriyle kapatarak anlatmaya devam etti; “Onu Artvin’de, mezarlığımızda yatan dedesine emanet etmek istedim. ‘Öldü’ ya da ‘gömülme’ gibi kelimeleri kabul etmiyordum. Ben sadece kızımla görüşmek, konuşmak istiyordum. Ambulansa ‘cenaze aracı’ demek istemiyordum. Sonra konvoy oluştu. Konvoyu görünce dedim ki, ‘Ben kızımın düğününü yapıyorum.’ Artvin’de indik; camiye götürdüler, bana kızımı göstermediler. Sabah 7:30’da yıkanma işi bitti, 9:00 gibi getirdiler. Kızımla kaç saat konuştuğumu hatırlamıyorum, bana göre bir ömür gibiydi. ‘Yüzünü kapatın, günahtır, mahremdir, abdesti bozulur’ diyenler oldu. Bir akrabamız ‘hayır’ dedi, ‘çok güzel bir elektrik yakaladı, bozmayın’ dedi.”

Acaba insanlar kadar ruhlar da “ölümlüler” ve “ölümsüzler” diye ikiye mi ayrılıyor? Bu sorunun cevabı sanırım Öznur Hanım’ın anlattığı şu buluşma sahnesinde saklı:

“Yüzü açıktı... Gülümseyen yüzü... Ben kesinlikle onu öldü gibi görmüyorum. Elif’le muhabbet ediyorum. Elif çünkü hep gülerdi. Hiçbir resminde somurtkan bir yüz göremezsiniz. Yüzü gülüyor, dişleri gözüküyor. Tebessüm... Gözleri yarı açık. Benim konuştuklarıma hep cevap veriyor gibiydi ve ağlamaya utandım ben onun karşısında. Ona neler anlattığımı tam hatırlamıyorum. Neden böyle olduğunu sordum galiba. ‘Olsun, ben seninle beraber olacağım’ dedi.‘Sana karşı hep dik duracağım kızım; hep yanımdasın hep yanındayım’ dedim. O da ‘Anne ağlama... anne ağlama yanındayım’ dedi. Abisi geldi yanıma. Elif’in yüzünü kapatmışlardı o zaman. ‘Ne olursun Emre’ dedim; ‘Elif’e bak.' ‘Anne’ dedi, ‘bilmiyorum’ dedi. ‘Hayır’ dedim; ‘Elif öyle güzel gülüyor ki’ dedim. ‘Biliyorum senin ona bakmanı isterdi o’ dedim. Yüzünü açtılar... Baktı... Emre’nin ona bakmasını görünce bir daha vuruldum. O halde kardeşini görmesinden... Elif’in o gülen yüzü Emre’ye de bana da herkese de iyi geldi. Sonra ellerini sürdürdüm yüzüne Emre’nin. ‘Bak’ dedim, ‘elleri bak küçücük, ayakları bak küçücük’. ‘Elif ölmedi’ dedim, ‘bak bu şekilde göreceksin hep Elif’i’. İkimiz bir el olup ellerimizi Elif’in yüzünün, ellerinin, ayaklarının üstünde gezdirdik...”

Öznur Hanım, dipten gelen bir iç çekişle kederli buluşma sahnesini şöyle tamamladı:

“Sarıldımmm, kokladımmm, öptümmm... Barut kokusu vardı, Elif’in kokusu yoktu! ‘Elif’in kokusu olana kadar öpeceğim, koklayacağım’ dedim. Çok kez ayaklarını, ellerini, yüzünü kokladım, öptüm.”

Bir anne için, bu dünyada çekilecek daha büyük bir ıstırap var mıdır bilmiyorum. Ama aynı annenin, yaşadığı acıların üzerine basarak nasıl doğrulabildiğini ve kızını son yolculuğuna nasıl vakur bir edayla uğurlayabildiğini de hayretler içinde dinliyorum.

“Önce yutkunmayı öğrendim” diyor Öznur Hanım. Törene gelen kalabalığa bakıp “Elif ne olmuş böyle?” diye konuştuğunu hatırlıyor ve “Elif bana çok şey öğretti” diyor.

Demişler ki; “Elif’in saati geldi, gidecek.” Anneyi çağırıp sormuşlar; “Kadınlar Elif’i omuzlarında götürecek. Bir de parti bayrağı örtecekler üstüne, tabii izin verirsen?”

“Ne diyebilirim ki” demiş ve hiç tereddüt etmeden EMEP (Emek Partisi) bayrağını alıp kendi elleriyle Elif’in üzerine örtmüş. Köylülerden gelecek olası tepkiler duramamış önünde acılı annenin. Ankara’da yarım kalan barış mitingi de tamamlanacakmış böylece! Ve Öznur Hanım Elif’i taşıyan aracın hemen arkasında, yumrukları havada sıkılı genç insanların önünde; dimdik yürümeye başlamış.

Elif’i “Elif” yapan ışığı diğer çocuklara taşımak için Öznur Hanım şimdi Didim’de bir kütüphane kurmaya hazırlanıyor. Karadeniz’de birlikte çay topladıkları günleri anlatarak; “Sepetime Elif’imi koyup hep yanımda taşıyacağım” diyor.

“Herkes bana Elif’in babası diyor”

Önümdeki ses kayıt cihazı Ümit Kanlıoğlu’nu dinliyor. Elif’in karakter şekillenmesi ilkokul beşe kadar anneyi, sonrasında babayı model almış. Sadece zengin ve memur çocuklarıyla değil, yoksul ve kapıcı çocuklarıyla da oynamayı ona babası öğretmiş. Deniz Gezmişleri, Erdal Erenleri anma etkinliklerinde sunuculuğu hep Elif kapmış. Elif’in elinde yıpranan Bizim 68 kitabı, elden ele dolaşarak Denizleri diğer çocuklara anlatmış. Öğrenmeye aç biri olduğu kadar sert tartışmalardan da geri durmazmış. Bir gün dayanamamış ve babasına şöyle çıkışmış: “Böyle de olmaz ki baba; her tartışmanın sonunda hep sen galip gelecek değilsin ya!”

Elif’in yalandan nasıl uzak durduğunu, bilinç düzeyinin nasıl hızla geliştiğini ve kendisinden büyük arkadaşlarına -kimi zaman genç yoldaşlarına- nasıl ablalık yaptığını yine baba Ümit Kanlıoğlu’ndan dinliyorum. Bir de, Elif’in okuduğu lisenin ilginç hikâyesini tabii. Elif’in okuduğu lise Esra Karakaya Lisesi’ymiş. Zengin bir iş adamı bu liseyi genç yaşta yitirdiği kızı için yaptırmış. “Elif’in böyle bir şeye ihtiyacı yoktu çünkü o hayatıyla, mücadelesiyle herkese örnek oldu, çok genç yaşta ismini dünyaya duyurdu” diyor baba Kanlıoğlu.

Parti çevresinde ya da aile büyüklerinin yanında Elif ne zaman birileriyle tanışsa, şu sözlerle karşılaşırmış; “Ümit’in kızı. Emre’nin kardeşi.” Sen misin bunu söyleyen? Sinir küpü olup hemen parlarmış: “Elif’im ben Elif!”

“O şimdi gerçekten büyüdüğünü kanıtladı” diyor Ümit Hoca ve ekliyor; “Çünkü artık herkes bana Elif’in babası, Emre’ye de Elif’in abisi diyor.”

“Bir kardeş selamında seni aramak”

Emre, Lazcayı Elif’ten daha iyi biliyor. Karadeniz’de büyümediği halde Elif’in hırçın bir Karadeniz kızı olduğunu söylüyor. İki hırçın kardeşin sürekli birbirleriyle dalaştıkları ve fakat aynı zamanda tıpkı birer paratoner gibi şimşekleri birbirlerinin üzerinden aldıkları ilginç bir kardeşlik hikâyesi bu.

Elif, bir dönem vejeteryan olmaya karar vermiş. Sosyalizm kozunu öne süren Emre, Elif’i anarşizme sapmakla eleştirince ikna işi zor olmamış! Emre bu komik ânı şaka yollu anlatıyor.

Bir anı da futbol taraftarlığına dair; Cimbomlu iki kardeş sonradan Beşiktaşlı olmaya karar vermiş. Çünkü “Beşiktaş-Çarşı Faşizme Karşı”ymış!

Emre şimdi anma haberlerini sıkı takip ediyor: “Brezilya’dan Ekvador’a, Avrupa’dan Anadolu’ya birçok yerde Elif’ler için anma törenleri yapıldı. Bu bize hem moral hem güç veriyor” diyor.

Didim’den İstanbul’a dönerken yol aldığımız o uzun kilometreler boyunca kırık bir şarkı kulaklarıma asıldı: “Bir kardeş selamında seni aramak var ya / Bu hep böyle böyle gider mi?”

“Elif’i finale bağlamadım”

Emre, Elif ve arkadaşları geçtiğimiz yaz Rize-Fındıklı’ya gitmişler. Çağdaş, Fırat, Ufuk, Vedat ve Damla için olağanüstü bir anı bu. Fındıklı’nın Sulak köyünde çektikleri fotoğraflara bakıyorum. Elif hemen hepsinde gülüyor. “Şevketin Gölü”nün soğuk sularına atlamaya korkarken gülüyor; onu suya fırlatan Çağdaş’a gülüyor. Ve nihayet suyun altında çekilmiş fotoğrafta gülüyor. Baloncuklar arasında yükselen ölümsüz bir gülüşün resmi bu.

2010 Uluslararası Gençlik Kampı'nda, bir 8 Ağustos günü yine gülmüş Elif. Doğum gününü dünya gençleri kutlamış çünkü.

İki kuzen çocuğu bir olup büyüklerin arabasını çaldıklarında da o gülüş yüzünden eksik olmamış. Kuzen çocuğu Gizem şu anısını paylaşıyor: “Ailelerin haberi olmadan dövme yaptırmaya karar verdik. Elif benim için kedi dövmesi seçmişti. Kedi ölümsüzlüğü temsil ediyordu. Kendisi de ‘Aile Ağacı’nı seçti.”

Elif’in ensesine yaptırdığı dövmenin hikâyesini annesinden de dinlemiştim. Annesine Elif’in o bölgeden yara alıp almadığını sormuştum. Dövme tüm canlılığıyla olduğu yerdeymiş.

Elif, Hukuk yerine İngiliz Dili ve Edebiyatı'nı seçmiş ve Mersin Üniversitesi’ne gitmişti. Gizem de yabancı dil seçmiş ve her adımda Elif’i örnek almış. Son yolculuğuna Elif’i uğurlamadan önce Gizem de başbaşa konuştuklarını söylüyor; “Peki konuşmanızı nasıl bir finale bağladın?” diye soruyorum; “Finale bağlamadım, Elif’i hâlâ yaşıyorum ve yaşamaya devam edeceğim” diyor.

“O bir sevgi tomurcuğuydu”

Didim Umut Tiyatrosu’nu çalıştıran Musa Kemal Bayar, Elif’i yedi yıldır tanıyor. Geçtiğimiz yaz birlikte “Haziran Şiirleri” etkinliği düzenlemişler. Elif, Nâzım’ın “Hürriyet Kavgası” şiirini pek severmiş: “Safları sıklaştırın çocuklar, 
bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır.”

“Elif bir yıldız olmak istiyordu” diyor Musa Hoca ve onun yıldızların ötesine geçtiğine inanıyor. “Çok çalışkan, sistematik, sanatta istediğin gibi yoğurabildiğin biriydi. Müzik, resim, tiyatro, ve daha birçok meziyeti vardı. İnsanlarla çok güzel diyalog kurardı. O bir sevgi tomurcuğuydu” diye anlatmaya devam ediyor.

Ertesi akşam, Elif için bir anma etkinliği yapacaklarını öğreniyorum. Etkinliğin kurgusunu soruyorum, slayt gösterimi için “inceden bir kar yağar tozar elif elif” şiirini seçmişler. Elif’in 53 fotoğrafına Karacaoğlan dizelerini serpiştirmişler. “Neden?” diye soruyorum. “Elif böyle isterdi” yanıtını alıyorum.

O an “Elif böyle isterdi” cümlesini hemen herkesten bir şekilde duyduğumu fark ettim. O, birlikte yaşadığı hemen herkesin üzerinde işte böyle güçlü bir iz bırakmıştı.

Yenenler, yenilenler...

“Gazete dağıtımıyla toplantı arası eve koşup barınaktan aldığı köpeği doyuracak kadar sorumluluk sahibi. Saatini devrime göre ayarlayan bir genç. Işılsu’ya sorsanız en güzel elbisesini ona veren abla. Sait’e sorsanız köpek sevdalısı bir deli. Ayşenur’a sorsanız hep onu takip eden başındaki gardiyan...” Mersin’de yaşayan EMEP GYK üyesi Sedat Başkavak Elif’i işte böyle anlatıyor.

Yirmi yaşına koca bir dünya sığdırmış bu genç insanı sayfalara sığdırmak gerçekten çok güç, noktayı koymak ise imkânsız. Onun katledilişine atıf yaparak söyleşi yaptığım insanlara hep şu soruyu sordum: “Peki, Türkiye ne kaybetti?”

Cevaplar birbirini tamamlar gibiydi; “Kelimelerin köklerine inen bir dilbilimciyi”, “bir akademisyeni”, “profesyonel bir devrimciyi”, “ünlü bir voleybolcuyu”, “geleceğin siyasi liderlerinden birini”, “iyi bir dış haberler editörünü” vs...

“Peki, ya sırtlarına bomba yüklenip barış isteyen kalabalıkların ortasında pime asılanlar?”

Size ilginç gelir mi bilmem ama benim aldığım cevaplar hem ilginçti hem de aynı dilden çıkmışçasına ortak; “Onlar sadece kullanılmış zavallılar.”

Öznur Hanım sevinçli... Elif’in Artvin’deki mezarına ektiği çiçekler tutmuş diyorlar. Mersin’de kampüse dikilen “Elif”, “Şebnem” ve “Ali Deniz” fidanları da öyle.

Ölüm saçan bilyeler, ölümsüz gülüşler açan tomurcuklara çoktan yenildiler.

Ercüment Akdeniz

15 Haziran 1972’de doğdu. Hayat Televizyonu’nda Haber Koordinatörü. “Suriye Savaşı’nın Gölgesinde Mülteci İşçiler” adlı kitabın yazarı. “1864, Değişen Dünyada Çerkesler” adlı belgeselin yönetmeni.