Bu göç, ayrılık, kan, gözyaşı, sürgün, yoksulluk, dram ama bir o kadar da sevda, tutku, neşe ve mücadele kokan netameli satırları yazan kişi; kirli savaştan, işkenceden, iş cinayetinden, trafik kazasından nice sevdiğini, dostunu, yoldaşını kaybetmiştir. Şu anda da bütün isimsiz kahramanlarınki kadar muazzam hikâyesini nasıl anlatacağını bilemediği dostu, kardeşi, yoldaşı Erhan Avcı’nın kendisinden bir küçük kardeşi Burhan Avcı’yı sadece iki gün önce, yani abisinin ölümünden tam bir yıl bir gün sonra, henüz otuz dört yaşında kaybetmiş olmanın (sadece kendi adına değil bütün bir aile ve Kürt halkı adına duyduğu) acısı ile yazmaya çalışmaktadır. Bütün bu hâlde Erhan Avcı’nın ailesi, yoldaşları ve dostları ile yaptığı görüşmelerde onların anadilini konuşamamanın burukluğu ve utancı da yüreğindedir. Zira o görüşmelerde çeviride kaybolan birçok ayrıntıyı, espriyi kaçırdığının farkındadır, okuyucudan özür diler. Kendi anadili olan Türkçede, Nâzım Hikmet’in ta yıllar ötesinden 1930’de (835 Satır kitabında) sanki tam da Erhan Avcı ve onun muadilleri için, ama ilginç bir rastlantı ile bazı dizelerini sanki sadece Erhan Avcı için yazdığı şiirle başlamak ister. (Vurgular yazana ait.)

SIRADAKİNİN ÖLÜMÜ

-Başladı işte
Bitirdi işi...

Başlarken avaz avaz bağırmadı.
Bitirdi ve:
-Gelin seyredin, diye dört yanı çağırmadı.

O milyonların milyonda biridir.
O bir sıra neferidir.

Damarlarındaki bilmem hangi soyun kanı
değil..
O bir yarış atı değil.
Yüzü herkesin yüzüne benzer.
Su içer ağızıyla
ayaklarıyla gezer...

Onun için; başlayan, biten, başlayan iş var,
sorgu soruş yok...
Gidiş var.
Duruş yok...

O milyonların milyonda biridir.
O bir sıra neferidir... -

O, ne önde
ne arkada
sırada
sıramızdaydı...

Ve yanındakinin kanlı başı onun omzuna eğilince
ona sıra gelince
sayısını saydı...

Söz istemez
Yaşlı göz istemez.
Çelenk melenk lazım değil.. SUSUN.
SIRA NEFERİ UYUSUN...”

Bu şiiri okurken basında ve sanal âlemde ne yazık ki ölümünden sonra en çok gündeme gelen fotoğrafına dikkatle bir kez daha baksın lütfen okuyucu. (Aslında o fotoğraf o yaşarken görülüp, fark edilip dikkate alınmayı, takdir edilmeyi fazlasıyla hak ediyordu.)

Zira o fotoğraftan daha iyi bir kare yoktur onun bütün bir hayatını, mücadelesini baştan başa, boydan boya anlatan. Fotoğrafın çekildiği yer Adana Kürdistanı’nın kalbi, kendisinin de oturduğu yer olan Gülbahçesi Mahallesi'nin merkezi, tarih 2014’ün Eylül ayıdır. Erhan, Yılmaz Güney’in Umut filmindeki baş kahraman Cabbar’ın arabasına benzer eski, kırık dökük bir at arabasını çekmektedir. Sabırlı, kararlı, inatçı bir at gibi! (Belki daha doğrusu bir katır gibi!) Arabadaki torbaların içinde, henüz bir kaç hafta önce DAİŞ zulmünden kaçan Ezidiler için Amed’de (Diyarbakır) oluşturulan kampa gönderilmek üzere mahalle mahalle, kapı kapı dolaşıp elleriyle topladığı, kimilerini torbalara elleriyle yerleştirdiği yardım malzemeleri vardır. Giysiler, battaniyeler, çadırlar, Ezidilerin göçünü, sürgününü, acısını en iyi anlayan halklardan biri olan yoksul Kürt halkının gönlünden kopan ne varsa gönderilebilecek olan. Arka fonda kirli savaşın bütün vahşetine rağmen yıkılmamış, ayakta kalmış evler, ağaçlar. Yanlarda Erhan kadar belki de ondan da fazla coşkuyla, umutla mücadeleye katılacak (muhtemelen farklı biçimlerde halihazırda katılmış) olan, Erhan’ın enerjisini yansıtan gençler. Tam arkada özgürlük ve devrim mücadelesinin en öndeki sembolü Kürt kadınının genç bir örneği ve kucağında geleceğimizi simgeleyen bir bebek. Erhan’ın yüzündeki ta köyünden, Çangês’ten taşıdığı fotoğrafın tam da odağı olan o hınzır gülüş ne çok anlam barındırıyor kim bilir? Çocukluğundan beri hep şakacı bilinen kimliğinin doğal duruşu, çektiği arabanın “at”ı pozisyonunda olduğunun tuhaf, ironik farkındalığı, hemen yanı başında ona müstehzi gülüşlerle bakan bisikletli çocukların bakışlarının Erhan’ın yüreğindeki yansıması, muhtemelen onların ya da çevredeki başkalarının sadece o sahnede değil, o arabayı çektiği her sahnede şaka yollu attıkları laflara içinden ya da dışından verdiği cevapların esprisi… Hepsiyle birlikte ama hepsinin üstünde; yaşadığı onca göçe, sürgüne, yoksulluğa, kayba, acıya, gördüğü nice baskıya, işkenceye rağmen, kapitalizmin, sömürgeciliğin bireyci, bencil, yabancılaşmış aşağılık kültürüne ve ahlâğına karşı, Rosa Luxemburg’un devrim için kullandığı tarihe geçen o harika ifadesiyle “Vardım, varım, var olacağım!” diye istihza ile haykırıyor adeta.

1978 yılında Kürdistan’ın en ilginç yerlerinden birinde başlar Erhan’ın hayatı. Tatvan’ın Çangês (Dönertaş) köyünde. İlginçtir, zira köyün adeta doğasında bir direniş geleneği vardır. Çoğunluğu Kürt olan (Elbette o dönem Ermeni coğrafyası olduğundan bir grup Ermeni dışında) köy halkı 1915'te Rus milisleri tarafından kuşatılmak istendiğinde buna direnişle karşılık vermiş işgalcileri püskürtmüştür. Daha sonra sömürgeciliğe ve devlet terörüne karşı da büyük direniş göstermiş, bu yüzden de hep yakılmış, yıkılmış, halkı göçe zorlanmıştır. Tam bu yıllarda 1988 yılında göç eder Erhan’ın ailesi Adana’ya. Onlardan sonra ise son olarak 1992 yılında köyde deyim yerindeyse taş taş üstünde kalmamış, halkın hemen hemen tamamı zorunlu olarak göç etmiştir.

Fazilet ve İsa’nın dördü kız, dördü erkek sekiz çocuğundan biri olan Erhan, Adana’ya geldiği tarihten itibaren çalışmaya başlar. İlk işi ayakkabı boyacılığıdır. Zekidir, esprilidir, doğaya ve insanlara tutku ile bağlıdır ama çalışmayı pek sevmez. (Çalışmayla ilgili tutumu politikayla, özgürlük mücadelesi ile tanışınca tamamıyla değişecek, ilerleyen yıllarda o konuda bir an olsun en küçük bir taviz vermeyecektir.) O kadar ki, “ayrılmaz ikili” olduğu kardeşi Burhan ile boyaya çıktıklarında çalışmak yerine -on yaşındaki bir çocuğun yapması gerektiği gibi!- insanlarla sohbet etmeyi, oynamayı tercih eder.

Daha o günlerden itibaren abisine olağanüstü bir biçimde bağlı olan Burhan kazandığı paranın yarısını “Annemlere ben kazandım dersin” diye tembihleyerek Erhan’a verir. Burhan’ın bu bağlılığı son anına kadar sürecek, hattâ bir anlamda –deyim yerindeyse- hayatına mal olacaktır. Zira Erhan’ın ölümünden dört ay sonra, çok büyük oranda yaşadığı kaybın yarattığı korkunç travmanın etkisi ile kansere yakalanacak ve ne yazık ki yalnızca sekiz ay bir gün sürdürebilecektir yaşam mücadelesini. Bütün kardeşlerin birbiri ile ilişkisi çok iyi olmakla birlikte bu olağanüstü bağlılık ilişkisinde kardeşler arasında bir üçüncü kişi daha vardır; bir kadın kahraman: ablaları Sabuha.

Bu bağlılığın Burhan-Sabuha hattında doruğu Burhan’ın son nefesidir. Son cümlesi şu olacaktır Burhan’ın: “Abla geldin mi?” Yaşarken de ablasına “Evinamin” (“Aşkım”) diye hitap eder. Erhan da esprili kişiliği ile başka bir hitap seçecektir her gün sabah dokuzda iki eli kanda olsa aradığı hatırını sorduğu Sabuha’ya “Şêxêmin”, yani “Şeyhim”.

Sabuha’nın ifadeleri ile; “Şeyhinin” bir dediğini iki etmez, başı ağrısa yaklaşık yirmi yıldır yaşadığı Mersin’e atlar gider, sevdiği şeyleri borç harç da olsa alır götürür. Sabuha Adana’ya geldiğinde istasyona gider, karşılar, o yoksulluğun içinde ablası fazla zaman kaybetmesin bir an önce evine, çocuklarına kavuşsun diye taksi tutar, alır, bırakır. Erhan’ın ölümünden sonra Sabuha’nın bütün saçları dökülecek, her gören kemoterapi gördüğünü düşünecektir. (Ben gördüğümde de saçları aynı durumdaydı.) Erhan’ı anlatırken hâlâ bir yandan ağlayıp, bir yandan gözlerinin içi gülüyordu Sabuha’nın. Söz vermiş, Ankara’dan dönebilse ertesi gün kahvaltıya gidecekmiş ona. Çocukluklarının, ilk gençlik yıllarının hep Erhan’ın şakaları, esprili oyunları ile geçtiğini anlattı durdu. Hattâ bu şakalardan birinde Erhan’ın elindeki bıçak Sabuha’nın sağ bileğinde küçük bir iz bırakmış. Kardeşi gibi esprili olan Sabuha şöyle ifade ediyor bu durumu: “Sadece yüreğimde değil, bileğimde de izi var kardeşimin.”

On altı yaşındayken teyze kızı on dört yaşındaki Mihrinaz’a âşık olur Erhan, Mihrinaz da ona. Erhan ilkokulu ancak bitirmiştir yoksulluktan. Mihrinaz ne yazık ki okula bile gidememiştir. Aşkları kadar onları birleştiren bir şey daha vardır: özgürlük mücadelesi tutkusu. Erhan için “Biraz fazla duygusaldı” (Bunu “romantik” olarak okuyun lütfen!) diyen Mihrinaz da, en az Erhan kadar gönülden bağlıdır mücadeleye. Erhan’a destek olmaktan öte, kendisi de (elbette çocuklardan ve geleneksel rollerden fırsat kaldığı ölçüde) eylemleri, siyasi faaliyetleri yakından takip eder ve hâlen de etmektedir. Mihrinaz Erhan’ın ölümünden bahsederken bir tek hayıflanma, sızlanma sözcüğü sarf etmez. Hatta şöyle bir cümle kurar: “Uğrunda her şeyini verdiği mücadele yolunda şehit oldu; onunla gurur duyuyorum.”

Katliam sabahı saat dokuz gibi Mihrinaz Erhan’ı arar ve “Nasılsın iyi misin? Bir sorun yok değil mi”(Suruç sonrası herkes kadar tedirgin olduğu için) diye sorar, Erhan hayatının son cümlesi ile cevap verir: “Çok iyiyim, biz buraya barış için geldik, ölmeye gelmedik. Keşke sen de burada olsaydın!” Kendi adıma bu hikâyedeki ikinci isimsiz kahramanım Mihrinaz biz bu söyleşiyi yaparken –başka bir olağanüstü bağlılık ve siyasi olgunluk sembolü olacak biçimde- şöyle bağlıyor bu aktarımı: “Evet, keşke ben de orada olsaydım!”

Mihrinaz Erhan ile yirmi iki yılı paylaşmıştır. Evlendikleri günden beş yıl sonrasından itibaren birkaç sene aralarla hepsi birbirinden güzel, zeki ve her iki taraftan aldıkları özellikle esprili kızlar doğar: Havva, Gamze, Rabia, Rojin, Rojda. Erhan hepsi ile tek tek ilgilenir, ödevlerini takip eder, hediyeler alır. “Gamzecan” diye çağırdığı Gamze babasının istisnasız her gün akşam okulda ne yaptığını sorduğunu ve kendisini en çok mutlu eden şeyin bu olduğunu söylüyor. En büyük kızı, her zaman “Yekanamin” (“Bitanem”) diye hitap ettiği Havva’yı okutamamıştır ama, diğerlerini okutmayı planlar, bunu herkese söyler. Havva babasının kaybını şöyle ifade ediyor: “Bana her akşam iş dönüşü sokağın başında ‘çay koy’ diyemeyecek artık. Babam bizim evin neşesiydi. O gittikten sonra evimizin neşesi de gitti." (Tabii, bana sorarsanız “gitmemiş”, zira anneleri başta olmak üzere hepsinde yukarıda sözünü ettiğim espri özelliği ile birlikte doğuştan bir “neşe” de var.)

On beş yıl tek göz odada yaşamıştır aile. Eskicilik, hurdacılık yapar Erhan. Sadece son zamanlarda çalışmakta çok zorlanmaktadır, zira ölmeden önce on yılı aşkın bir süredir eklem romatizması, son bir yıldır da KOAH hastalığı vardır. Ama bir tek gün ne bir eylem, bir tek siyasi çalışmayı aksatmaz, kaçırmaz. HEP, DEP, HADEP geleneğinden beri inandığı siyasi çizgisinde mahalle temsilciliğinden ilçe, il yöneticiliğine, delegeliğe kadar bir çok görevde bulunur. 2008 yılında yaklaşık beş ay cezaevlerinde kalır. Sayısını bilmediği kerelerce gözaltına alınır, işkencelerden geçer ama bir an olsun tereddüt etmez, geri adım atmaz, duraklamaz özgürlük mücadelesinde. Tanıdığım, görüştüğüm bütün mücadele arkadaşları neredeyse söz birliği etmişçesine iki kelimeyi seçti onu tanımlamak için: “mert” ve “inatçı”. Bizim Erhan ile kişisel tarihimiz ise yaklaşık on yedi yıllık. Özellikle bir seçim döneminde birlikte çok mesai yapmıştık. “Mertliğine”, “inatçılığına” çok kereler bizzat ben de şahit oldum. Beni en çok etkileyen şeyin ne olduğunu düşündüğümde ise şu diyalog geldi aklıma. Suruç Katliamı sonrası bir eylemden sonra Karasu’da bir çay ocağında sohbet ederken bana da tabakasından bir tütün sardı, önce benimkini sonra kendininkini yaktı ve Suruç şehitlerinden yakınmayla söz eden birisine cevaben şöyle dedi: “Heval şu tütünü görüyor musun? Bitlis tütünüdür. Susuz, çorak toprakta yetişir ama çok güzeldir, serttir. Biz daha ne gençler yetiştireceğiz bu tütün gibi. ”

Birkaç cümlede ne derinlik! Nâzım’ın deyişiyle “nikbinlik” ile bezenmiş bir siyasi bilinç, romantizm, umut, inat…

Sen de, tıpkı senin eşsiz kumaşından dokunmuş olan diğer “isimsiz kahramanlar”, “sıra neferleri” gibi: “Vardın, varsın, var olacaksın!” Erhan!

Savaşsız, sınıfsız, sömürüsüz dünya mücadelemizin, “özgür ülke” mücadelesinin, hayallerimizin inatçı, romantik, güleryüzlü, fedâkar atı! Sadece o dünya güzeli kızlarının hayat dolu gözlerinde, sevgi dolu kalplerinde değil, güneşin her doğuşunda, her Newroz ateşinde, her barış simgesinde, her “özgürlük çiçeği”nde! Tıpkı en çok sevdiğin ve söylediğin/mırıldandığın, kızlarının ne de güzel söylediği o şarkının sözlerindeki gibi:

Sen doğunun güneşi
Sen Newroz’un ateşi
Sen barışın simgesi
Özgürlük Çiçeğimsin

Şiar Rişvanoğlu

Şiar Rişvanoğlu 1968 Aralık doğumlu. Enternasyonalist sosyalist. Devrimci Marksizm ve Gerçek işçi gazetesi yazarı, yazı işleri sorumlusu. Hukukçu. Gezgin. Adana’da yaşar.