Evlatlarının öyküsünü dinlemeye gittiğim evde atalarımın kaderini paylaşmış bir aile karşılıyor beni. Erzincan’ın Sürbahan (Beşsaray) köyünden, 1938 Dersim Katliamı’nda, Balıkesir’in Dursunbey ilçesine sürgüne gönderilen bir aile, Erol Ekici’nin ailesi...

Sürbahan Alevi köyü. Kalender Çelebi Ocağı dedelerinden Murtaza Dede, eşi, beş çocuğu ve kız kardeşi ile birlikte kara vagona bindirilerek adını sanını duymadıkları bir şehre gönderilirler.

1947’de sürgün edilenlere geri dönüş izni çıkınca, eşi Fadime’nin “Köyümüze dönelim” ısrarıyla Murtaza Dede çocuklarını alıp doğduğu topraklara, bir kişi eksik döner. Kız kardeşi evlenmiş, Dursunbey’e yerleşmiştir. Dönerler dönmesine ancak 1939’da Erzincan’da taş üstünde taş bırakmayan depremde evleri de yok olmuştur.

Halil Dede, Murtaza Dede’nin beş çocuğunun ortancası, sürgün edildiklerinde on yaşındadır. Beş çocuğu olur: Murtaza, Muharrem, Hüseyin, Erol ve Arzu. Muharrem, köyleri Sürbahan’da yaşıyor, diğer dört kardeş İstanbul’da.

Yakacık’ta minibüsten inip Murtaza’nın tarif ettiği adrese doğru yürüyorum. Kapıda Murtaza, eşi Mahçem, on yaşındaki oğulları Toprak ve kardeşi Arzu karşılıyor beni. İçeri geçiyoruz. Koltukta oturan Halil Dede’ye doğru yürüyorum. Doğrulmaya çalışıyor, elini öpüyorum. Oturuyoruz.

“Ölecek bir insan değildi, merhametli, fakir dostuydu. Gelgelelim ki düşman okuna rastladı” diye başlıyor söze Halil Dede. Soru sormaya cesaret edemediğimi anlamış gibi başlıyor anlatmaya. Erol'un okul çağına gelmeden danaları otlatarak hayata başladığını, büyüdüğünde komşularının musluklarını tamir ettiğini, yıkılan duvarlarını onardığını anlatıyor. “Köye gelip Erol’un eserlerini kendin görmelisin” diyor ve ekliyor: “Köyün Cemevi’ne çadır kurdu, cenaze namazı rahat kılınsın diye.” Derin bir iç çekiyor Halil Dede ve devam ediyor: “Annesine çok düşkündü, hastalığında hastaneye sırtında taşıyarak götürürdü.” Susuyor. Murtaza ve Arzu anlatmaya devam ediyorlar. Halil Dede arada bir söze giriyor. Kimi zaman sessizlikle bölünen konuşmalara gözyaşları ekleniyor. Öne eğilen başlar, gözlerden süzülen yaşlar, çaresizlik. İlerleyen dakikalarda abisi Hüseyin geliyor, selam verip sessizce oturuyor yanımızda.

Erol Ekici, 6 Ocak 1977’de Sürbahan’da dünyaya gelmiş. Sessiz sedasız bir bebekmiş. O kadar sessizmiş ki ağladığına tanık olan yok neredeyse. Hatta babaannesi “Doktora götürün, bu çocuk sağır” dermiş. Annesi de “Sabah beşiğe koy, akşama kadar bir şey verme sesi çıkmazdı” diye anlatırmış Erol’un çocukluğunu.

İlk ve ortaokulu köyünde okur. “Dido çikolatasını çok sevdiği için arkadaşları ‘Dido’ diye çağırmaya başladılar” diyor Arzu, “Annem çok kızıyordu. Sonraları ‘Dido’ şarkısı çıkınca, anneme, Kazım Koyuncu Erol’a şarkı yapmış dediğimizde dahi kızmıştı.”

Mart 1992’de Erzincan’ın ikinci büyük depreminde lise binası yıkılınca İstanbul’a, Ali Rıza amcasının yanına gelir. Kartal Lisesi’nde devam eder eğitimine. “Partili” eniştesinden dolayı Erol da sosyalizme sempati duymaktadır. O sırada inşaat ustası Tekin Arslan’la tanışır. Henüz lise öğrencisi iken Tekin’in yanında amelelik yapmaya başlar. Örgütlü mücadeleye bir an önce katılmak ve üstüne düşeni yapmak istemektedir. Bu ısrar Rıza Arslan ile yollarının kesişmesine yol açar. Nice konuşmalardan sonra liseyi bitirmesi ve üniversite okuması yönünde ikna edilir Erol. Yaz gelince köyüne döner. Erzincan Lisesi yeniden inşa edildiğinden son sınıfı Erzincan’da okur. Aklı fikri örgütlü mücadeleye atılmaktadır Erol’un, 1994 yılında yeniden İstanbul yoluna düşer, bu kez yerleşmek için.

Tekin’le inşaatlarda çalışırken Rıza’nın ısrarıyla dershaneye gider. İlk sınavda Yıldız Teknik Üniversitesi Ulaştırma Bölümü’nü kazanır. Üniversiteye başlayınca partililerle irtibat kurar. On beş gün sonra, ev arkadaşı olacak olan Bülent Utku ile tanışır. “Öğrenciyken çok ev değiştirdik, paramız olmadığı için hep kötü evlerde kaldık. Öyle ki o evlerden birinde giysilerimiz küflenmişti. Para karşılığında benim bölümdeki zengin öğrencilerin projelerini, ödevlerini yapar, okul harçlığımızı çıkarırdık” diyerek başlıyor söze Bülent. “Erol Ulaştırma bölümünde okuyordu, nasıl yapıyordu” diye soruyorum. “Çabuk kavrayan biriydi, kısa zamanda öğrenmişti harita çizmeyi” diyor.

Bağlama kursuna gider fakat kısa sürer. Kendi çabasıyla öğrenir bağlamayı. Bağlama konusunda biraz utangaçtır, daha iyi çalan birinin yanında eline almaz bağlamayı. İlk bağlamasını Ali Rıza amcası alır. “Kimseden bir şey isteyemezdi ama elindekini ihtiyacı olana verirdi” diyor Arzu, “Üniversitede okurken okul harcını denkleştiremediği için bağlamasını satmak zorunda kaldı. Çok bağlama değiştirdi ama aklı hep o sattığı bağlamasında kaldı.”

Mezun olduktan sonra Ulaştırma Teknikeri olarak kısa sürelerle İSKİ’de, İSFALT’ta yol yapım işlerinde Bülent’le birlikte çalışır. Bir ara da gazoz fabrikasında. Irak Savaşı’ndan sonra Rıza’yla iki buçuk yıl Irak’a gider, yine inşaat işçisidir. “Mesleğin var, daha iyi işlerde çalışıp çok para kazanabilirsin” dediğinde Arzu "Her şey para demek değil, öncelikle insan mutlu olduğu işi yapmalı” diye cevap verir. Rıza’nın aktardığı “Mesleğimi yapmayacağım, işçi sınıfıyla olacağım” sözü Erol’un hayata bakışını ve sınıf mücadelesine verdiği önemi özetliyor.

Erol, Emek Partisi ile olan ilişkisini kuruluşundan, fikir uyuşmazlığına düşerek ayrılmak zorunda kaldığı 2000 yılına kadar sürdürür. "Sonrasında tatsız olaylar yaşandı ama hiçbir zaman kin gütmedi." Sadece "Benim gülüşümü, hayallerimi çaldılar" dediğini aktarıyor Rıza; “Gerçekten de çok güzel gülerdi Erol” derken gözleri doluyor.

Biri hastalandığında Erol’un mutlaka haberi olurmuş. Ziyarete ilk o gider ve herkese o haber verirmiş. “İnsan kaybetmekten çok korkardı, herkesi bir araya toplayan oydu, ‘Tek olmayalım, çok olalım, güçlü olalım’ derdi” diyor Rıza. Konuştuğum tüm arkadaşları sözleşmişçesine “Erol bizim çimentomuzdu” diyor. “Türkü dinlerken ağlayacak kadar duygusaldı ama bir o kadar da mücadele insanıydı” diyen Rıza’nın sohbet süresince ilk kez gülümsediğine tanık oluyorum. “Yaz ortasında kışlık çorap giyer, alacağı çorabın parasını ihtiyacı olana verirdi. Erol özel biriydi.” İç çekerek bitiriyor cümlesini.

Erol’un hayatında eylemler önemli yer tutar. Beş kişilik basın açıklamasına da mitinglere de aynı heyecanla gidermiş. Katıldığı eylem ve protestolarda polisten dayak yediği de olurmuş. Fakat kafasının kırılmasına, kaşının yarılmasına, dudağının şişmesine değil de en çok Bülent’in aldığı atkıyı, Rıza’nın hediye ettiği montu polise kaptırdığına üzülürmüş.

Hayat arkadaşı Münevver Berk’le Uğur Mumcu’daki evlerinde buluşuyoruz. Salonun köşesinde Erol’un fotoğrafı, yanında da bağlaması duruyor. Sehpanın üzerindeki kâsede Erol’un köyünde kurutup getirdiği elma kurusu var. “Toprakla, bahçeyle uğraşmayı çok severdi” diyor Münevver. Devam ediyor: “Erol için bir annesi, bir de Erzincan vardı. Annesinin adı Fatma’ydı ama Erol ‘Fadime Sultan’ diye hitap ederdi. Geçen yıl annesini kaybettik. Darmadağın oldu, uzun süre kendine gelemedi.” Her bulduğu fırsatta Erzincan’a gidermiş, tatil demek Erol için Erzincan’a gitmek demekmiş.

Sınıf mücadelesinin içinde inşaatlarda çalışırken yeniden üniversite sınavına girer ve dışarıdan Uluslararası İlişkiler okuyarak 2015 haziranında mezun olur. Erol’un son işi 9 Ekim cuma günü HDP için Uğur Mumcu’da seçim çadırı kurmak olur. “Ne yazık ki o çadır Erol ve Tekin’in taziye çadırı oldu” diyor hüzünle Münevver.

İnşaat-İş Sendikası olarak Kobanî ziyaretini gerçekleştirirler ve oradaki yıkımı yakından gözlemlerler. IŞİD çetelerinin yakıp yıktığı Kobanî için bir şeyler yapabilmek adına “Kobanî’ye Sağlık Ocağı Yapmak İçin Bir Tuğla Da Sen Koy” şiarıyla kampanya başlatırlar. Erol da Tekin de bu kampanyayı çok önemserler ve var güçleriyle uğraşırlar. Kampanya tanıtım videosu onlardan bize kalan, şahsiyetlerini hafızamıza kazıyan en canlı görüntüler şimdi.

İnşaat-İş Sendikası’nın Ankara’ya gitme kararı Erol, Tekin Arslan ve Serdar Ben’in ısrarı ile alınır. Yola çıkmadan önce arkadaşı İlker’i arar. “Açız, yemek hazırla, geliyoruz” der. “Birlikte yediğimiz son yemek oldu” diyor Münevver. İstanbul’dan beş arkadaş yola çıkarlar: Münevver, Bülent, Erol, Tekin ve Serdar. Yalnızca Münevver ve Bülent geri dönebilirler.

Sabah erken saatlerde varırlar Ankara’ya. Kahvaltıdan sonra toplanma alanı olan Gar’ın önüne giderler. Bülent’le Münevver başka kortejleri dolaşmak için bir ara ayrılırlar. Erol, Tekin ve Serdar İnşaat-İş Sendikası’nın pankartının arkasında beklemektedirler.

TMMOB’un kortejindeyken patlamayı duyar Bülent. “Bomba olduğunu anladım ama insan kötü bir şey olacağını düşünmek istemiyor” diye anlatıyor o âna dair ilk tepkisini. Alana gitmeye çalışırken bir yandan da arkadaşlarını arıyor. Kimseye ulaşamıyor. Alana dönebildiğinde ise hiçbir arkadaşını bulamıyor. “Telefonlar cevap vermiyor, alanı görmüşsün ama yine de kötü bir şey olmamıştır diye umut ediyorsun” diyor Bülent ve ekliyor “Saat beşten sonra umudumu yitirdim. Münevver’le beraber hastaneleri gezdik. Bir ara birileri Erol’u gördüğünü söyledi, yine umutlandık. Fakat...”

Sonunda Erol’u bir hastanenin soğuk morgunda bulurlar. “Sakalından ve ayakkabısından tanıdım. Tanıdım ama emin olalım diye başka birinin de bakmasını istedim. Sonrasında çok düşündüm acı çekmiş midir diye, aldığı yarayı hatırlayınca en azından acı çekmemiş diye düşündüm” derken sesi titriyor Bülent’in.

Rıza, 10:20’de öğreniyor patlamayı. Kimseye ulaşamıyor. Bir ara İHD’den Erol’un yaşadığına dair haber geliyor. Umutlanıyor: “Ona bir şey olmamıştır, her zamanki gibi polisle kavga etmiştir, gözaltına alınmıştır diyorum içimden. Sanki gidersem Erol’u bulacağımı düşünüyorum. Tekin’in eşi Nebahat ve birkaç arkadaşla yola çıktık. Ankara’ya otuz-kırk kilometre kala Erol ve Tekin’in ölüm haberi geldi.” Susuyor Rıza.

Bülent son olarak üniversite, ev, iş arkadaşı, dostu Erol için “Birbirimize doğru düzgün sarılmadık, en çok bunun için pişmanım. Son zamanlara ait birlikte çekilmiş fotoğrafımız yok, bu da üzüyor beni. Eski fotoğraflara bakıyorum bazen, benim kazağım onun üzerinde onun montu benim...” diyerek bitiriyor konuşmasını.

Erol Ekici ve Tekin Arslan; inşaatlarda, sınıf mücadelesinde omuz omuza bir ömür geçirmiş iki can dostu. Ankara’ya birlikte gittiler, patlama olduğunda yan yanaydılar. Gecenin bir saatinde bir hastanenin morgunda arkadaşları tarafından teşhis edildiklerinde bile yine yan yanaydılar. Arkadaşları iki yoldaşı ayırmamak için Erol’u da İstanbul’da defnetmeyi öneriyor Murtaza’ya. Murtaza aile kararıyla kardeşini Erzincan’a götüreceğini söylüyor. Israr etmiyorlar. Ne de olsa Erol çok sevdiği annesinin, Fadime Sultan’ının koynunda uyuyacak artık.

Halil Dede, sohbetin sonunda “Şu dizeleri de yaz, bitirelim artık” dedi. Yorulmuştu... Yorgun ve kederli sesiyle ezbere okumaya başladı:

Bahtı kara bahtı kara
Yüreğimde açtı yara
Tabip yoktur yaram sara

Bahtı kara bahtı kara
Selam söyleyin o yara
Belki yaraları o sara

Gelenim yok gidenim yok
Hal-i efkârımı soranım yok
Biçare Halil der ki söyleyin o yazara
Erol ile beni koysun bir mezara

Şükran Lılek Yılmaz

Dersim doğumlu, İstanbul’da yaşıyor. Dersim Yayınları Yayın Yönetmeni. Ali Ekber Yürek: Ben Dünyayı Değiştirmeye Talibim ve Kansız Bir Gökyüzü İçin: Ankara Katliamı’nın Ardından adlı iki kitabı var.