“Baba...'' Bir gün bu sözü söylediğinizde cevap veren olmuyor. Yok… Yok… Yok… Sessizlik… Bir gün, babanızı kaybediyorsunuz. Babayı kaybetmenin kolay alışılır bir nedeni yok ama bazı sebepler diğerlerinden daha beter.

Sekiz çocuğun babası Feyyat Deniz. Onu Ferhat olarak bilen çok. Liceli. Kulp’un Düzce (Pasur, Lice’nin; Milika ise köyün Kürtçe isimleri) Köyü'nden. Ömrünün çoğunu Diyarbakır’da geçirmiş. Elektrikçilik yapmış.

İmkânsızlıklara rağmen, çocukları, kendilerini çok ayrıcalıklı ve zengin bir ailenin çocuğu bilmişler. Öyle özenle, hiçbir şey esirgenmeden, hiçbir şeyin eksikliği hissettirilmeden; olabilecek en iyi okullarda okutulmuş, olabilecek en iyi şartlarda yetiştirilmişler. Bu kadar özene, işlenmiş gibi çok da pırıl pırıl çocuklar olmuş hepsi.

En büyükleri Yazgül, sonra Türkan ve Şükran. Yazgül dört çocuk sahibi, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir anne. Türkan, bir devlet şirketinde çalışıyor. Tuttuğunu koparan bir iş kadını. Şükran, bir devlet hastanesinde hemşire; tıp bilgisi ve tıbba olan yeteneği, bence kendisini imkân olsa çok iyi bir doktor yapabilecek denli üst düzeyde.

Dördüncü çocuk Mehmet Emin, öğretmen; şu an Silvan’da. Sokağa çıkma yasaklarının en zor şartlarını yaşamış son aylarda. Hamile eşi, çok riskli bir doğumu, bu yasaklar sırasında, bütün ailenin seferber olmasıyla zor atlatmış. Diğer kardeşler daha küçük: Gülistan Songül, Gülderen Berivan, Veysi Rohat, Gökçe Senem.

Gülderen Berivan’ın isminin konma hikâyesi, belki Feyyat Bey’in çelebiliğini, sayfalarca yorumdan daha iyi anlatacaktır. Altıncı çocuğu doğduğunda adını Berivan koymak ister Deniz ailesi; baba Feyyat da, kayıt için nüfus müdürlüğüne gider. Ve Berivan ismine itiraz gelir; neden? Çünkü “Kürt ismi”. Ve izin verilmez küçük bebeğin ismine kavuşmasına. Nüfus memuru, “benim kızımın adı Gülderen, onun adını koy” deyiverir. Feyyat Bey de, kendi kırılan kalbine rağmen, karşısındakini kıramaz. “Gülderen yaz, tamam” diye yanıt verir. Böylece, ailenin hep “Berivan” diye çağıracağı altıncı bebeğin ismi, resmî olarak “Gülderen” diye kayıtlara geçer.

Çocukluk aşkından aile çınarına

Feyyat Bey ve eşi Asya Hanım -ki onun da adı Asiye olarak geçmiş kayıtlara, çok sevgiyle yetiştirmişler tam sekiz bebeği, çocuğu, genç hanım ve beyleri…

Aynı köyden çocuk yaştan beri âşık olup, evlenecek yaşı bekleyip birbirine gençliğinde yemyeşil bir sarmaşık gibi dolanan bir çiftin, en beklenmedik kıraç köşede bir aile olarak, bir koca çınar gibi boy verdiği bir yaşamları var.

Sonra bir gün, Feyyat Bey, akciğer kanseri olmuş. Çocuklar seferber. Diyarbakır’daki tıbbi imkânlar, bir yandan mesai bir yandan uzaktan kumanda tedavi derken, çekmiş almışlar babalarını Ankara’ya yanlarına. Öyle kolay bir kanserden bahsetmiyoruz. Çok ağır ve zor mücadele edilebilecek bir kanser.

Yıl 2014. Teşhis konmuş. Babaya, üç ay ömür biçilmiş en fazla. Küçük kardeşler, Asya Hanım, Feyyat Bey… Kalkmış gelmişler Diyarbakır’dan yabancı bir diyara, Ankara’ya. Koca çınarın, serpilip güçlenen ailenin dallarının hemen hepsi başkentte, Ankara’da birleşmiş. Kızlar bir dairede, anne-baba ve küçükler bir dairede.

Feyyat Bey kanseri yenilgiye uğratmak için pamuklara sarılmış. Eve meyve-sebzenin en doğalı alınmış. Türkan ve Şükran başta, çocuklar onkolog gibi altını üstüne getirmişler internetin, olabilecek her kaynağı tarayıp babalarını uyarmaya başlamışlar: “Baba, şeker asla…” “Baba, koyu renkli meyveler…” “Baba, onu yeme...” “Baba, stres asla… Üzülme…”

Hemşire Şükran diyor ki, kanserli hastaların hep bir “kanser sonrası hayatı” olur. Kanserle mücadele ile yeni yaşama başlar çoğu; yeni meraklara sarılır, yeni ilgiler edinir. Feyyat Bey de, ömrünün yarım asrını sadece ve sadece yaşam gailesi ve aile ile geçirdikten sonra, Türkiye resminin büyüğüne bakar olmuş. İstemiş ki, ülkedeki toplumsal ve siyasi yanlışlar doğru, kopukluklar bağ olsun. En politize ortam Diyarbakır’da değil, elli yaşının ortalarını devirirken başkent Ankara’da, Silvandaki oğlunun canından endişe duyarken, hasta yatağında barışa sevdalanmış.

Olağanüstü hâl ailesinin barış tutkusu

Feyyat Bey ve Asya Hanım da, kızlar Yazgül, Türkan ve Şükran da, Diyarbakır’ın 1990’larını yaşamışlar. “Olağanüstü Hâl Ailesi” onlar. Kızlar, Hizbullah’ın satırlı, bıçaklı, sırttan hançerleyen karanlık figürlerini, çocukluk anıları olarak anımsıyor. Feyyat Bey, 1990’ları, aileye kol kanat gererek, belli etmemeye çalıştığı bir endişe ile kazasız belasız atlatmaya çalışmış. Politikaya, tüm zararlardan feragat edip sakınması gereken bir kanserli hayat esnasında bir umut olarak sarılmış.

Bir ömrün geçtiği yerlerden farklı, alışılan Diyarbakır’dan uzak yabancı bir ortam.
Mesleği elektrikçiliği bırakıp evde oturması, onlarca yıl yüklenilen geçim derdini çocuklara devretmesi gereken bir zaman. En ağırından bir kemoterapi süreci… Her kemoterapiden sonra “TIR çarpmış gibiyim” dediği zor bir dönem. İşte bu zaman zarfında, kendi vücudu içinde, sağlıklı ve iyi hücreler, habis ve kötü hücrelere karşı savaş verirken, “politika yoluyla barış nasıl mümkün olabilir” idealinin peşine düşmüş Feyyat Bey. Kızları, ilk kemoterapiden sonra evlerinin yakınında oturdukları parkın adına da “Barış” isminin verildiğini acı bir tebessümle aktarıyor.

Kızlar, 1990’lardaki çocukluktan sonra, Ankara’da üniversite okurken öyle kolay zamanlar yaşamamışlar; üniversitede tarih dersinde bir hocanın Güneydoğu doğumluları dersten sonra bir kenara çekip, “ne yapsanız, siz bu dersten geçemeyeceksiniz” demesi mi? Tarihçi “hoca”nın bu tokat gibi sözleri sonrası, babasının üzerine titrediği “Deniz kızı” üniversite bahçesinde bir köşede ağlarken, başka bir öğrenci de gelip duvara, “Ya Türk, ya hiç” damgasını basmış üstelik.

Kendi ailelerinde sadece sevgi gören bu Deniz çocukları, yaşadıklarına rağmen hep barış arzusuna sahip olmuş. Bu barış tutkusuna tanık oldukça sık sık olduğu gibi, Türkiye’nin elindekilerin değerini bilemediğini, elindekileri yok ettiğini

Kirpinin yumuşacık olmasının sırrı

Oysa, sorunları çözmek çok da zor değil. İşin sırrı, adil olmak da, sergilenen tavırlarda, üslupta. Çocukken Şükran’a “Juji” dermiş Feyyat Bey. “Kirpi” yani Kürtçe. “Kızım, kirpiler, sevildikleri zaman yumuşacık olurlar; tüm o dikenler iniverir. Ama hakları yenir, üzerlerine gidilirse de, ok gibi olur o dikenler.”

Girişkenliği, cana yakınlığı ile Ankara’da soyadı gibi bir “Deniz” çevre edinmiş Feyyat Bey. O herkesle konuşur, herkesin hatırını sorar, arkadaşı oluverir. Hep söylediği gibi: “Boş verrr!” Çok kızınca da: “z”si bol bir “Zzzıkkım!”

Bir gün Şükran hemşirenin çok sıkıntılı bir günü; “Gel kızım, çıkıyoruz”. “Baba, nereye?”. “Kızım, çıkıyoruz, arkadaşlarım bizi alacak”. Daha kısa süre evvel tanışılmış arkadaşlar, ak saçlı bir güruh, minibüsle sökün ediyor. Ver elini Beypazarı… Şarkı türkü, hoş beş bir gün geçiyor, Şükran’ın aklında derdin esamisi kalmıyor. “Boş verrr… boşveeer!''

Diyarbakır’da 1990’lar… Kıt kanaat ama el bebek gül bebek büyüyen kızlar, evcilik oynarken babalarının alacak-verecek defterini dantela gibi kesip biçiyor. Baba, yorgun argın eve gelince bir bakıyor; tüm hesapları olmuş kedi merdiveni. “Zıkkım! Akşama yemek yok kızlar!”.

Yemek yok ha! Hem de, dolma yapılmış… Gece Şükran kalkıyor; kalan dolmaları hampurhumpur yiyor-yetmedi kalanını da yatağına taşıyor. Sabah, Asya Anne kalkınca saçı başı, yatağı döşeği dolma bir kız buluyor. Tam kızacak; Feyyat Baba, “Dur” diyor. “Suç bizim, bir şeyi yasak edince tatlı olur”.

Sonra bir gün, yıl 2016; Feyyat Bey, kanseri yendi. Kanser yenildi. Akciğerde tek bir kanserli hücre kalmadı. Mucize bu. Kötüler yenildi, iyi hücrelerin zamanı.

9 Ekim 2015 Ekim gecesi, Şükran hemşire nöbetçi… Baba evinden işe gidecek; “görüşürüz” deyip çıkıyor. İçinde bir huzursuzluk, geri dönüyor: “Baba, görüşürüz…” Baba koltuğunda oturan Feyyat Bey, gülümsüyor; “Tabii görüşürüz kızım. Annen halıya ayakkabıyla bastığını görmesin.”

10 Ekim sabahı, her sabah olduğu gibi, evin hastasına, eşine çorba pişirmek için erkenden kalkan Asya Hanım, kahvaltı zamanı, Feyyat Bey’e, “Gitmeyeceksin” diyor. “Tamam” diyor Feyyat Bey… Klasik; üzmemek için kavga etmeden ama doğru bildiğini yapacak. Tiryakilik bu ya, şimdi de barış tiryakisi olmuş. Yaptığı işin hakkını verecek ya… Tıpkı eşliğin, babalığın hakkını verdiği gibi, şimdi de barışseverliğin hakkını verecek.

10 Ekim… Telefonlar çalmaya başlıyor ailede. Baba, dimdik arkada ya… Baba, kanseri yendi ya… Kondurmuyorlar. Ama ara ara cevap yok. Babaya ulaşamıyorlar. Hastanelere apar topar. Dizlerin bağı çözülerek… Telaştan sokağa fırlarken, Türkan yanına para almamış; dolmuşa verecek para zar zor, yollar kapalı… Bir yandan da, “Bugün hava güneşli, pırıl pırıl; böyle güzel havada kötü bir şey olmaz”.

Hastaneye gelince, kan revan yaralılar, cenazeler… Kan kan kan… Kızlar, çığlık çığlığa…
Kanser zamanı dokunulmayan, bir şey olur, enfeksiyon kapar diye öpülüp kucaklanmamış, çocukların kendinden sakındığı baba yok ortada. Baba yok.

Hemşire Şükran hastanede kanlar ve karmaşa içinde, doğru düzgün müdahale edilmeyen sıra sıra, dizi dizi yaralılar arasından babayı buluyor. Hastalığa alışkın, acil servisine de. Bakamıyor babaya baştan aşağı… Gözü, seruma takılı-beyindeki ödemi almak için verilen serum.

Acıya hiç dayanamazmış Feyyat Bey. Başkalarınınkine de, kendininkine de… Hayat, hep tatlı olacak. Bir gün doktordan gelirken, taksi şoförü ballarını pazarlamak istemiş. Kızı Türkan uyarmış; “Babam hasta, bal dâhil şekerli her şey zararlı” diye… Taksiden indikten sonra arayıp bulmuş Feyyat Bey şoförü, gönlü kalmasın diye almış baldan.

Bal gibi baba, öyle uzanmış. Kızı Şükran elini tutmuş; hâlâ sıcak. Solunum cihazına bağlı baba. Her yer pis, kirli; ya enfeksiyon kaparsa baba? Sonra itivermişler Şükran’ı dışarı… Baba… Baba… Dışarıda çocuklar seferber, babayı alıp bir başka hastaneye gidecekler. En iyi beyin cerrahı aranıyor bulunuyor. Nakil ayarlanıyor. Bu çocuklar yapar. Yapıyorlar da. Ve biri sesleniyor; “Feyyat Bey’in yakını mısınız? Durumu iyi değil.'' Baba gitti. Baba yok. Baba… Baba… Yanıt gelmeyecek artık. Baba koltuğu boş.

Sabah çorbaları pişiyor bayağı bir. Sonra bir gün Asya Hanım, “Ben kime yapıyorum bu çorbaları” diyor. Veysi Rohat ve Gökçe Senem, “Yaşımız büyüdü, okula yalnız gidelim” dediklerine pişman; “keşke babam bizi biraz daha götürseydi” diyorlar. Türkan’ın hep aklında, “Babam olsa ne derdi”; arayıp, yanına gidip soracak baba yok. Şükran hemşire gece kalkıp nefesleri sayıyor. Kimin nefesi? Baba yok ki. Babasının nefes almadığını düşünmek istemiyor Şükran; bir yerlerde yaşadığını ve mutlu olduğunu düşünerek avunuyor.

Çocuklar, 10 Ekim’in öğle üzeri, bir o hastane bahçesinden ötekine sürülüyor; saatlerce bekliyorlar. O gece, “cenazeniz oraya gelecek” denildiğinden Diyarbakır’a gidiyorlar eve dahi uğrayamadan. İki gün bekleniyor cenaze Diyarbakır’da; hiç ses yok. Bir arayıp haber veren yok. Soğuğu hiç sevmeyen, soğuğa dayanamayan babanın, morgda beklediği düşüncesi aileyi öyle üzüyor ki. Neden sonra cenaze geliyor… Diyarbakır omuzlarda taşıyor baba Feyyat’ı. Barış gibi duru akıyor cenaze kalabalığı. Devletten arayan soran yok. Ne cenaze öncesi, ne cenaze teslim edilirken, ne de sonra… Ta ki aylar sonra bir gün, kızlardan birinin telefonu çalana kadar. Polis arıyormuş meğer; aileden birinin ifadesini almayı unutmuşlar. İfade alınırken de sorulan sorulardan biri, “saldırganlardan şikâyetçi misiniz?”

Hunhar bir soru bu. Yas tutması gereken de böyle bir evladını kaybeden ve üzerine böyle bir sorunun sorulmasına izin veren Türkiye.

Sezin Öney

Lisans, master, doktora eğitimi siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler, milliyetçilik, çatışma çözümü, Orta Avrupa, Yahudi tarihi üzerine. Haberdar ve Birikim'de yazıyor. Açık Radyo’da programı var.