Nadiren rastlanan bir durumdur: Bir kişiyle, farklı zamanlarda, ortamlarda ilişki kurmuş insanların o kişiye dair benzer şeyler söylemeleri. Çünkü genelde insanlarla ilişki kurarken bizim hangi ihtiyacımıza karşılık geldiğine dair bir içgüdüyle hareket ederiz. Bir başkasının sinirli bulduğunu, biz çok sakin olarak kodlayabiliriz; birisinin arkadaş canlısı dediği kişi için biz “aslında öyle olmadığı için seviyorum onu” diye aklımızdan geçirebiliriz.

10 Ekim’de Ankara’da gerçekleştirilen katliamın aramızdan aldıklarından birisi de Gökmen Dalmaç’tı. Gökmen Dalmaç hakkında bir yazı yazmak için kiminle görüştüysem herkes benzer şeyler söyledi: Arkadaşlarına düşkün, sevdiklerini koruyan, asla geriye bakmayan ve davasına inanmış bir adam!

Yetmişli yılların Trabzon’u bugün bildiğimiz halinden epeyce farklıydı hiç kuşku yok ki. Bugün milliyetçi ve muhafazakâr olarak akıllarda yer eden kent, o dönem tüm Türkiye’de olduğu gibi devrimci hareketlerden etkilenen insanların hatırı sayılır bir güçte olduğu ve kenttin dokusuna etki ettiği bir yerdi. 13 Şubat 1974 günü Trabzon’un Boztepe Mahallesi’nde yaşayan Dalmaç ailesinin on üç ay önce doğan kız çocuklarına erkek bir kardeş dünyaya geldi. Adını Gökmen koydular. Anne Sümerbank’ta memur, baba ise Ziraat Bankası’nda veznedar olarak çalışıyordu. Annesi hem çalıştığı için hem de beynindeki tümör nedeniyle uzun süren bir tedavi gördüğü için Gökmen ve ablası Gökçen anneanne ve dayılarının eşi Günay Hanım'a emanet ediliyordu daha çok. Anne tam bir emekçiydi. Baba gençliğinde futbol oynadığı için Dinamo Erkan olarak anılan bir memur. İkisi de Trabzonluydu. Anne Arsin, baba Sürmeneli.

Gökmen’in çocukluk anılarını dinlerken ele avuca sığmazlığını "çocukluk işte" diye geçiştirebilirdik belki ama ilerleyen yaşlarına dair hikâyeleri dinledikten sonra bu durumun arkasındaki kişilik özelliklerini anlamak zor olmuyor. Gökmen’in çocukluk enerjisinin ortalamanın biraz üzerinde olduğunu öğreniyoruz kiminle konuşsak. Kafanın yarılması, kaşın açılması vaka-i âdiyeden. Üç tekerlekli bisiklet ile ortadan kaybolup, herkes onu ararken bisiklet ile birlikte bir inşaatın dördüncü katından aşağıya uçmak her çocuğun işi değil ne de olsa! Neyse ki kumun üzerine düşüyor ve ucuz kurtuluyor. Dikkatli olsa da bu tür durumlar gelip buluyor onu. Bir keresinde annesinin sert uyarısından sonra yaramazlık yapmamaya karar veriyor ve mahallede top oynayan çocukları seyrediyor kenardan. O sırada çocuklardan birisinin ayakkabısı fırlıyor ve Gökmen’in kafasına çarpıyor. Kenarda dururken bile açılan bir kaşı annenize nasıl açıklarsınız ki...

İkiz gibi büyüdükleri ablası Gökçen ile Cudibey İlkokulu’na gidiyorlar. Bir gün top oynarken camı kırıyor çocuklar, herkes kaçıyor o yakalanıyor müdüre örneğin. Kanuni Ortaokulu’nda okurken babanın tayini çıkıyor Bursa’ya. Bursa Atatürk Lisesi’nin orta bölümü. Liseye geçince sınava giriyor ve Heybeliada Deniz Lisesi’ni kazanıyor. Üniforma üzerinde, havalar yerinde. Aile gururlu. Muhtemelen üniformadan ötürü kızların da gözdesi. Ama üç yıl sonra askerliğin kendisine göre olmadığını fark ediyor. Çünkü oradaki hiyerarşik yapı bünyesine ters. Bir gece sabaha kadar şınav çektiriyor üst sınıftakiler. Gerekçe ise “En büyük Fenerbahçe” dememesi. En büyük Trabzonspor çünkü! Okuldan atılmak için birçok şey yapıyor ama atmıyorlar. Mecbur tazminat ödemeyi göze alıp ayrılıyor ve kısa bir süre İstanbul’da kaldıktan sonra yeniden Trabzon'a dönüyor.

Bir yandan Trabzon limanında puantörlük, hamallık dahil çeşitli işler yapıp para kazanırken, dışarıdan lise bitirme sınavlarına giriyor. Bir tek ders hariç hepsini ilk seferde veriyor. O tek ders için de okuldan bir görevli arayıp ricacı oluyor ailesine “Bütün dersleri aynı anda verirse başımız belâya girer. Birini bıraksın bari” diye. O sırada Karadeniz Teknik Üniversitesi öğrencilerinden çevre ediniyor kendisine. Arkadaşlarından birisi de –sonradan ablasıyla evlenecek olan– İbrahim Kara. Kara, Trabzon’da tapu kadastro okuyor, ondan etkilenip Yıldız Teknik’in aynı bölümünü kazanıyor. Ama ne fayda. Bu sefer de “Ben dağ tepe dolaşamam” deyip, bir yıl sonra bırakıyor okulu yine. Zaten İstanbul’da okurken bile “Köye rakı içmeye gideceğiz” haberini alır almaz ertesi gün Trabzon’da alıyor soluğu. Rakı bahane tabii ki. Trabzon’daki dostluklarını özlüyor asıl olarak. Ama Yıldız’da okurken tekrar sınava girmeyi ihmal etmiyor. Bu kez memlekette bir bölüm: Karadeniz Teknik Üniversitesi Turizm Otelcilik. Bir yandan da otelde çalışıyor.

Tabii bütün bu süreç boyunca Trabzon’daki arkadaş çevresiyle birlikte politik bir arayışın da içine giriyor. Seksenli yılların sonunda çeşitli gençlik hareketleriyle temas halinde başlayan politik serüven, ilerleyen dönemde Emek Partisi’nin kurulmasıyla kendi hattını da bulmuş oluyor böylece. Tabii Trabzon’da bu tür politik faaliyetler giderek zorlaşmaya başlıyor o yıllarda. Hatta arkadaşları Gökmen’i her akşam eve bırakmak zorunda kalıyor. Çünkü önünden geçmek zorunda olduğu karakolun polislerinden dayak yeme ihtimali yüksek. Çünkü onlar kendisine bir laf söylediğinde anında yapıştırıyor cevabı. Onlar beş vurursa, bizimki de arada bir tane ekleştirmeye çalışıyor. Yani karakol polisleri ile aralarında bir tür "kan davası" var. Arkadaşlarının gözetiminde eve getiriliyor her akşam. Sevenleri onu “Geri vitesi yoktu” diye tanımlarken, bütün tehditlere rağmen 2002 seçimlerinde DEHAP’ın da içinde olduğu “Emek, Barış, Demokrasi Bloku”nun seçim aracını bir hafta boyunca Trabzon sokaklarında tek başına dolaştırmasını hatırlatıyorlar. Gökmen Dalmaç’ın bu tavrı bir gençlik heyecanı değil hiç kuşku yok ki. Aynı dönemde Emek Partisi’nin kuruluş çalışmaları, Evrensel gazetesinin şehir temsilciliği gibi görevler de üstleniyor.

Bir yandan da Ziraat Bankası’nın sınavına giriyor ve Trabzon’un Araklı İlçesi'ndeki şubede memur olarak işe başlıyor. Dışarıdan Açık Öğretim Fakültesi’nde Kamu Yönetimi Bölümü’nü bitiriyor. Kente memur hareketinin gelişiminde, sendikal örgütlenmenin yaygınlaşmasındaki çabaları herkesin dilinde. Ziraat Bankası’nın özelleştirilmesi gündeme gelip de çalışanları kamu emekçisi statüsünden çıkarıp sözleşmeli duruma sokan tasarı önlerine konduğunda, Artvin’den Samsun’da kadar bütün banka şubelerini tek tek dolaşıp mücadele örgütleme girişiminin öncülerinden biri Gökmen. Sürecin sonunda bir yıl "havuz" denilen sistemde bekledikten sonra KTÜ’nün öğrenci işlerinde göreve başlıyor, ki bu dönemi iş açısından hayatının en sıkıcı dönemi olarak anlatıyor herkese. Sonra bir arkadaşı ile iş yapmak için buradan da ayrılıyor. Ama işler planlandığı gibi gitmeyince, yeniden işsizlik. Önce Ankara’da ablası ve eniştesinin yanında kalıyor. Bir şirkette işe başlıyor. İş için İstanbul’a gönderiliyor ve yeni bir dönemin kapıları aralanıyor. Hayatını birlikte geçirmek isteyeceği kadın ile bu kentte tanışacak çünkü.

İstanbul’da işsizlik fazla uzun sürmüyor yine. Bu kez muhasebecilik yapmaya başlıyor. Bir yandan da Emek Partisi’nin çalışmalarına katılıyor. Partili yoldaşlarına göre aldığı her görevi layıkıyla yerine getiren ama gerektiğinde bazı politikaları da açıkça eleştirmekten geri durmayan birisi Gökmen.

Onun hakkında konuşanların ortak tanımı kariyer, para, pul bunlarla fazla ilgilenmediği şeklinde. Kimseye borç para vermezmiş örneğin. Yani borç olarak vermezmiş. Cebinde para varsa herkesle paylaşırmış. Bir de ilk kez tanıştığı insanları mutlaka evine davet edermiş sohbet etmek için. Balık tutmayı, briç oynamayı, Trabzonspor’u çok seviyor. Köfte yapmakta usta. Bir de rakıya çok düşkün. Ama rakının kendisine değil, muhabbetine…

İnsan, doğru gözle bakmayı bilirse aradığını her yerde görebilir. Gökmen Dalmaç’ın kırk bir yıllık hayatında bakıp da gördüğü, görüp de sevdiği kadınlar olmuştur nihayetinde. Ama işte insan “hayatımın geri kalanını onunla geçirmek istiyorum” duygusuna hayatta belki de bir kez sahip olur. 2014 baharında kendisinin yer almadığı bir arkadaş grubunun fotoğrafında gördüğü sûret, Gökmen için bu duygunun oluşmaya başladığı an belli ki. Firdevs’in fotoğrafını gördükten sonra onunla tanışmak için arkadaşlarını sokuyor hemen devreye. Yanlış Facebook adresine arkadaşlık daveti gönderdiği için kabul gelmeyince günlerce kafasında soru işaretleriyle dolaşıyor. Ve nihayetinde 6 Mayıs günü, Deniz Gezmiş anmasının ertesinde arkadaşlarının da organizasyonuyla Gökmen, Firdevs ile yüz yüze tanışma fırsatı buluyor. Firdevs hemşire. SES Şişli Şube’de Sosyal İşler Sekreteri. 12 Mayıs Hemşireler Günü'nde düzenlenecek gezi için bir ön çalışma yapılması gerekiyor. Gökmen bu fırsatı kaçırmıyor ve Firdevs'i oraya götürmeyi teklif ediyor. Sonrası geliyor zaten. 6 Mayıs 2014’te başlayan tanışıklık, 6 Eylül 2014’te evlilikle taçlanıyor.

Dedik ya, Gökmen içinden geldiği gibi yaşayan, hissettiğini yaşamaktan çekinmeyen bir adam diye. Evlilik teklifi de öyle olmuş. Arkadaşlarıyla teklif için planlar yaparken, bir akşam yemeği sırasında öyle bir an geliyor ki, çıkarıp annesinden hatıra yüzüğü uzatıyor Firdevs’e. En doğru zaman, o an çünkü.

“Hayatıma girdiği andan itibaren hayatımı hep kolaylaştırmaya başladı” diye anlatıyor Firdevs âşık olduğu adamı. Evde yemekler Gökmen’den soruluyor. Arkadaşlarla sofralar kuruluyor. Memleket kurtarılıyor. Mesele politikaya geldiğinde yeri geldiğinde birbirlerini eleştiriyor ama daha çok da cesaretlendiriyorlar. Evlendikten üç dört ay sonra yaşanan bebek kaybı ikisini de derinden üzüyor. Firdevs, “Birinin çıkıp size isterse hiç çocuğumuz olmasın ama sen yanımda ol, demesi o kadar önemli bir şey ki bu ülkede, bu adam beni gerçekten sevdi” diye anlatıyor sonrasını.

10 Ekim 2015’teki Barış Mitingi’ne de birlikte gitmişlerdi. Alanda birbirlerinden ayrılmış, kendi arkadaşlarının yanındaydılar. Firdevs’in yeniden hamile olma ihtimali söz konusuydu ama henüz test yaptırılmamıştı ve kesin olarak ikisi de bilmiyordu. Gökmen, patlamada hayatını kaybettikten sonra Firdevs’in hamile olduğu kesinleşti. Gökmen bu bilgiden mahrum olarak ayrıldı aramızdan. Bir erkek bebek annesinin karnında büyüyordu bu yazı kaleme alınırken. Adı Gökmen olacak, haziran ayında Gökmen’in sevdiklerine bıraktığı hatıraların yanına kanından bir parça da eklenecek. Gökmen büyüyecek, babasının annesine verdiği yüzüğü, aynı duyguları hissettiği bir kadının parmağına geçirecek belki de. Belki o zaman, Gökmen’in ve onunla birlikte kaybettiklerimizin özlediği barış da bu ülkeye gelmiş olacak.

Kırk bir yaşında hayata böyle veda etmek en basitinden haksızlık. Ama geride böyle bir iz bırakmak da herkesin harcı değil. Son sözü Firdevs’e verelim: “Bu kadar erken kaybettim. Keşke daha uzun zaman birlikte olsaydık, çocuklarımızı büyütebilseydik. Her insana çok sevmek, sevilmek nasip değildir. Gökmen bir devrimci olarak en ön saflarda yer alan, arkadaş olarak herkesin değer verdiği birisiydi. Bir erkek olarak ben Gökmen’i çok sevdim, bir kadın olarak da o beni çok sevdi. Bunu yaşamak çok özel. Herkes bunu yaşayamayabiliyor maalesef.”

Yazı, Gökmen Dalmaç’ın eşi Firdevs Dalmaç, ablası Gökçen Kara, eniştesi İbrahim Kara ve arkadaşları Ayla Eyüpoğlu, Esen Aktaş, Devrim Osmançelebioğlu ile Osman Zeki Erdoğan’ın anlattıklarından derlenmiştir.

Şenay Aydemir

1975'te Şavşat'ta doğdu. 1997'de gazeteciliğe başladı. Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde kültür sanat sayfaları ve haftasonu eklerinde çalıştı. Halen serbest gazeteci.