Gülbahar’ın ablası Alev’le sözleştiğimiz üzere Malatya merkezde, karşılıklı konumlanmış AKP ve CHP il binalarının ekseni içinde buluşuyoruz. Vakit kaybetmeden selamlaşıp yolculuğun gidişatını konuşarak evlerine, anne ve babasının yanına doğru yola çıkıyoruz.

“Hayatta herkesin payına düşen acı vardır. Ölüm başı çeker. Hele insanın yaşamına farklı bir yoldan girdiyse…” der David Vann.

İnançlı insanlar, amansız hastalık, alın yazısındaki kaza gibi ölümlere, "Allah tarafından geldi" diyerek bir nebze teselli bulabilirler. "Farklı bir yoldan" gelen ölümle baş etmek ise daha zordur.

Farklı bir yoldan Gülbahar’ın yaşamına giren ölüme inat, yol boyunca gülen gözlerinin içindeki ışıltıya, cep telefonumdaki fotoğrafına bakıyorum.

Evlerine yaklaştıkça Alev, patlamada hayatını kaybeden diğer çocukların evlerini gösteriyor. Bir yandan kardeşinin ölümüne yanarken yüreği, bir yandan diğer gençlerin acısıyla kavrulmuş. Bir yüreğe kaç ölümün kahrı sığar? Kaç kere öldüler bu insanlar birer ikişer açıklanan isimleri duydukça? O gencecik bedenler toprağa verilirken kaç kere daha öldüler, kim bilir?

Site benzeri bitişik apartmanların bulunduğu bir yere girdiğimizde sesleniyor Alev. Arabadan inerken gözüm giriş katın yanındaki Türkiye bayraklı pencereye takılıyor. Kapıyı Yeter Anne açıyor. Arkasında Salih Baba ve biraz beride Gülbahar’ın kardeşi Hamit ile eşi Zeliha duruyor. Dışarının soğuğundan daha sert bir ayaz var içeride. Oturma odasında televizyonun sağında ve solunda Gülbahar’ın, hayatını alanlara inat gülümsemesi var. Birbirinden güzel fotoğraflar, inci dişlerini gösteren, zeytin gözlerinin canlılığıyla ışıldayan gülümsemeler...

“Kızımız barış mitingine gitti”

Malatya doğumlu Gülbahar otuz iki yaşında, İnönü Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünü bitirmiş, KPSS sınavlarında seksen beş puanla istediği yere atanamamıştı. Kamuda kabul görmeyen politize duruşuna, Alevi olması da eklenince ayrımcılığı yaşamıştı.

Gülbahar’ın bizim hayatımıza dokunması da lise yıllarına dayanıyor. İki ablam evimizin arka sokağındaki konfeksiyonda çalışırken, Alev ve Gülbahar da orada iş arkadaşlarıydı. Yoksul semtlerdeki mahalle kültüründen olsa gerek, Gülbahar’la birkaç kez selamlaşmamız dışında aramızda bir konuşma geçmedi. Yirmi civarında genç kızın bir arada çalıştığı konfeksiyonda, erkek sinekten dahi vize istenirdi.

Gülbahar lisenin son iki yılında, İzmir Naci Şensoy Lisesi’nde hem çalışıp hem okuyarak diplomasını almıştı. PTT çalışanı, sendikalı Salih Baba akrabalarından ötürü tayinini İzmir’e aldırmış, buranın sürgün yeri olduğunu görünce, iki yıl zor dayanıp tekrar Malatya’ya dönmüş.

Yeter Anne ev hanımı, iki kez beyin ameliyatı geçirmiş. Çok güçlü bir kadın izlenimi verse de, gencecik yavrusunu toprak altına koymak, onu yıpratmış. Alev, Gülbahar’ın ablası, grafiker. Kendine ait bir iş yeri var. Kardeşi Hamit bir lisede müzik öğretmeni. Salih Baba’nın CHP’li olması, politize duruşu ailede bir tek Gülbahar’ı etkilemiş. Gülbahar patlamada hayatını kaybetmeseydi, şu an CHP Malatya Kadın Kolları Başkanı olacaktı; gençlik kollarındaki görevi ise Ankara’ya gitmeden kısa bir süre önce son bulmuş.

KPSS sınavında atanamamak, değişik iş deneyimleri, iletişim ve danışmanlık üzerine alınan sertifikalara rağmen istediği işi bulamama stresi Gülbahar’ı yoruyor. 9 Ekim günü Ankara’ya gidecek olan arkadaşlarıyla sözleşip, “barış” için yola çıkıyorlar.

“Hakkını helal et anne”

Salih Baba anlatıyor: "Sendikalıyım. Yıllarca mitinglere, Ankara’ya gittik geldik. Ona gitme diyemedim. Asiydi, dediğim dedik bir insandı. Giderken annesini öpmüş, 'hakkını helal et' demiş. Biz yetim büyüdük, öksüz büyüdük, çocuklarımız annesiz babasız kalmasınlar diye çok uğraştık. Ama o bomba çocuğumuzu aldı.” Gözleri doluyor. Tıkanıyor.

Yeter Anne giriyor söze, “Sanki biliyordu, helallik istedi benden” diyor. Gözaltları ıslanıyor. Kardeşi Hamit, "Telefonuma Ankara’da patlama mesajı geldi. O sırada kurstaydım, dışarı çıkıp Gülbahar’ı aradım, ulaşamadım. Hemen Ankara’ya gittim" diyor. Akşama doğru Gülbahar’ın hayatını kaybettiği kesinleşmiş. Ancak gece yarısına kadar ölüm haberi anne ve babaya söylenmemiş.

Uzun yıllar beraber oturdukları komşuları Aynur Abla geliyor. O anlatıyor Gübahar’ı. “Eğlenceliydi. Herkese lakap takar, telefonuna isimleri öyle kaydederdi. Sanki tekrar geri gelecekmiş gibi bir his var içimde.” Bu hissiyat Salih Baba ve Yeter Anne’de de hâkim.

Aynur Abla evde besledikleri köpeği soruyor Yeter Anne'ye. “Verdik” diyor. Yeter Anne odadan çıktığında Aynur Abla yanıma yaklaşıp anlatıyor. “İyi oldu köpeği göndermeleri. Gülbahar çok seviyordu diye yanından ayırmıyordu, onunla yatıp kalkıyordu. Köpeğin bakışları için 'Gülbahar gibi bakıyor, dediklerimi anlıyor’ diyordu."

Kur’an okur, oruç tutar, namaz kılardı

Alev işten geldikten sonra Gülbahar’ın odasına girmek için ricada bulunuyorum. Küçük bir odada iki kişilik ranza, karşısında çalışma masası. Gülbahar’ın çalışırken motive olmak amaçlı yazdığı, kader ve iyi niyetin döngüsüne, hayatı iyileştireceğine işaret eden cümleler okuyorum. Masada mum yanıyor ve yanında bir fincan sütlü kahve.

Yeter Anne kahveyi gösterip, “Çok severdi, her akşam yemekten sonra bir bardak yapardım,” diyor. Gözlerimin dolduğunu belli etmemeye çalışıp telaşla sağa sola bakınıyorum, çok sevdiği eşyasını kaybetmiş bir çocuk gibi. Alev anlatıyor: “Klasik kız kardeş kavgaları gibi biz de tartışırdık, sivri dilliydi, her şeyi pat diye söylerdi.”

Masanın üstünde KPSS kitapları, aralarında kısa romanlar. Masa altındaki raflara eğiliyorum. Kitaplığı da gülüşü ve gözleri kadar ihtişamlı görünüyor. Mürekkebi kristal olan yazarların eserleriyle sıralamış rafları. Dostoyevski, Vedat Türkali, Orhan Pamuk, Nabokov ve Puşkin ilk gördüklerim. Yandaki rafta şiir kitapları var. Arkadaş Z. Özger, Ahmed Arif, hemen altında Bediüzzaman ve Şeyh Bedrettin’in Vâridât’ı. Kitaplarına sarılarak uyurmuş Gülbahar.

Odasındaki seccade ve eşarbını gösteriyor annesi. “Namaz kılardı, Kur'an okurdu, Ramazan ve Muharrem orucuna kadar tutardı,” diyor. Aynur Abla ekliyor, “Malatya’da lösemi hastası Azra bebek vardı, onun ilik kampanyasına katıldı. Azra kurtuldu, ama Gülbahar yok.” İlik kampanyasında görev yaptığı Azra bebeğin annesi bir kızı daha olursa adını Gülbahar koyacağını söylüyormuş.

Halaylarla, türkülerle gidiyorlar

Gülbahar’ın tableti yatağının üzerinde duruyor. Alev, 9 Ekim akşamı çekilen fotoğrafları gösterirken videolara geçiyor. Gözde, Özge ve diğerlerini görüyorum, otobüsün koridorunda ayakta halay çekiyorlar. Gülüyor, eğleniyorlar. Koltuk arkasındaki mini televizyonda Gülbahar’ın sevdiği dizi var o akşam, halaya kalkmadan önce onu izliyormuş. Alev’le istişaresini de yapmış.

Ertesi gün Salih Baba’yla CHP il binasında buluşuyoruz. Gülbahar’ın yakın arkadaşı Derya, parti il başkanının sekreteri. Sıcak bir karşılamayla giriyorum.

Derya’nın yanına oturur oturmaz masasındaki bilgisayarın ekranına gözüm takılıyor. Gülbahar ve hayatını kaybeden diğer gençler var. “Yerine göre yakın arkadaşı, yerine göre annesi, yerine göre kız kardeşiydim. Buraya gelir bütün gün bilgisayar başında oturur, akşamüstü de ‘mesaim bitti’ der, birlikte buradan çıkardık. Buranın personeli değildi ama sanki çalışmış, sanki iş yapmış gibi benimle dalga geçer eğlenirdi.” Derya’yla Salih Baba ıslanan gözlerini siliyorlar. “Gülbahar’ın kilo sorunu vardı. Kilolu değildi ama fit olmak isterdi. Her aybaşında, hafta başında veya sembolik başlangıçlara göre diyete başlardı” diyor Derya.

Günün her dakikasında Gülbahar'ın anısıyla, her an geri gelecekmiş gibi hazırlık yaparak yaşayan ailesinin acısının altında eziliyorum. Gülbahar yaşıyor. Bu satırlarda, kahvesinin başında, kitaplarına sarılarak aramızda dolaşıyor.

Mustafa İşitmez

1988 İzmir doğumlu. Kısa aralıklarla Evrensel Pazar Eki'nde, sürekli olarak Halkın Nabzı gazetesi ve jiyan.org'da yazıyor. "Aybike" isimli bir hikâye kitabı üzerinde çalışıyor.