Aşkı, yaşamın her ânına, her detayına sığdırabilen kadınlar vardır. Yalnızca sevdiklerinin gözlerinin içine bakınca havalanmaz yürekleri. Balkondaki sakız sardunyalara da sevdalıdır onlar. Yeni doğan güne de, ağırlıktan dallarını eğen eriğe de, yoldan geçen kediye de.... Bir telkâri ustasının özeniyle, ince ince işlerler misal en basit yemeği bile.

Az sevmek nedir bilmeyen, yaşama tutkuyla bağlı, gencecik bir kadındı Gülhan Elmascan da. Hikâyeler yarım kalmasın, küçücük hayaller büyük sözlerin altında ezilmesin, artık kimse ölmesin umuduyla gitmişti Ankara’ya. Çocukluğundan beri yakasını bırakmayan hastalığa aldırış dahi etmeden.

Bir yıl önce evlendiği, aşkla sevdiği eşi Yılmaz Elmascan, “Sen gelmesen...” demişti.

Dinlemedi.

Barıştı tek istediği.

“Ölürsek birlikte ölürüz” dedi.

El ele gittikleri meydanda yan yana düştü bedenleri. “Barış gelini” diye yazdı gazeteler ardından, oysa o, kayınvalidesinin narin gelini, annesinin nazenini, babasının kıymetlisiydi.

Tüm bunları Gülhan’ın memleketi, Mersin’in Silifke ilçesine bağlı Taşucu beldesinde öğreniyorum.

Babası Yusuf Can karşılıyor beni. Liman kenarındaki çay bahçelerinin arasından geçip eve yürüyoruz. Mayıs ayının kasvetli sıcağı altında, yaşam tüm sıradanlığıyla devam ediyor. Ölümlerden, çatışmalardan, ayrımcılıktan habersiz denizde taş sektiren çocukları geride bırakıyoruz. Gösterişsiz, beyaz badanalı otel ve pansiyonlar yaza hazırlık yapıyor. Parkta oturan gençler, akşam oynanacak futbol maçı hakkında hararetli hararetli tartışıyor.

Yolun karşına geçip eve yaklaştığımızda, bir inşaatın duvarına yazılmış, Kürtlere yönelik ırkçı bir yazıyı gösteriyor Yusuf Amca.

“Son aylarda iyice arttı bunlar, belediyeye şikâyet ediyorum gördükçe,” diyor. Sonuç alamadığını söylemeye gerek duymuyor.

Aslen Dersimli Yusuf Amca. Erzincan Depremi’nden sonra, Konya’nın Ereğli İlçesi'ne bağlı Zengen Köyü'ne göç ediyorlar ailece. Okul boykotu nedeniyle öğretmen okulundan atılınca inşaatlarda çalışmaya başlıyor. Yüzüne bakar bakmaz taşın, suyun dilinden anladığı anlaşılan bir adam. Sıva ustalığı yaparak büyütüyor on üç çocuğunu.

Eve girdikten kısa bir süre sonra Gülhan’ın annesi Yadigar Teyze geliyor yanımıza. “Kusura bakma kızım, karşılayamadım seni,” diyor, “evde çok sık duramıyorum artık.”

Yolculuğumun nasıl geçtiğinden, İstanbul’un kalabalığından, memleketin halinden ve Gülhan’dan konuşuyoruz. Evet, Yadigar Teyze gerçekten duramıyor. Sık sık yer değiştiriyor, perdeleri açıyor, camı aralıyor; ferahlamıyor.

On üç çocuğunun yedincisi Gülhan’ın doğumunu anlatmaya başlıyor sonra.

1 Mayıs 1990’da dünyaya geliyor Gülhan. Ne baharın gelişi ne de işçilerin bayramı coşkuyla kutlanamıyor bu topraklarda. Gülhan doğduğu esnada da İstanbul toz duman. İşçi Bayramı’nı kutlamak isteyenlere polisin ateş açması sonucu kırk kişi yaralanmış, İTÜ öğrencisi Gülay Beceren de felç olmuş o gün. Gülay adını vermek istemişler bebeğe. Anne karşı çıkmış sadece.

“O yıl, kardeşim askerdeyken ölmüştü. Eğer erkek olsaydı onun adını verecektim, Veysel olacaktı. Kız doğunca Gülhan olsun istedim,” diyor ve devam ediyor: “Çok zor doğdu. Dört kiloya yakın dünyaya geldi. Normal doğum yaptırdılar bir de... Göbek kordonu boyununa dolanmış meğerse. Kafası şişti doğduğunda. Doktorlar sağlıklı olduğunu söylediler. İlk zamanlar bir şeyi yoktu, dokuz yaşından sonra hastalandı. Beyni su toplamaya başlamış. Doğumdan önce rüyamda görmüştüm zaten, kafasında bere vardı. Meğer hastalığı malum olmuş.”

Öyledir, malum olur annelere. Bir de ana yüreği hep telaşlıdır, hep kuş kalbi... Büyük büyük hadiselere de ihtiyaç yoktur öyle; çocuğunun yürürken sendelemesiden, koşarken düşmesinden bile korkar.

Gülhan dokuz yaşına geldikten sonra hastane süreci ve ameliyatlar dizisi başlıyor. Bir annenin de korkuları çoğalıyor. Yedi kez beyin ameliyatı oluyor Gülhan. Annesinin nazenin kızı oluveriyor böylelikle.

“Kardeşleri kıskanırdı bazen, ‘Senin bir kızın var,’ derlerdi. Ayrım yapmam evlatlarımın arasında, ama onun üstüne çok düşüyordum. Hastalıklı büyüttük diye öyleydi. Hep kaybetme korkusu vardı içimizde... acaba bir şey olur mu diye... Hastalıktan olmadı, ama oldu işte!”

Susuyoruz.

Salonun orta yerine derin bir boşluk açılıyor sanki ve hepimiz, uzunca bir süre oraya bakıyoruz.

Sessizliği Yusuf Amca bölüyor.

Onca amleliyata, orta okul ve lise yılları boyunca girmediği onca derse rağmen kızının nasıl da başarılı bir öğrenci olduğunu anlatmaya başlıyor. Gözleri ışıl ışıl o esnada... Ne kadar güzel bir kız babası olduğunu düşünüyorum; ses etmiyorum.

“Çok zeki bir çocuktu. Evlatlarımın hepsi başarılı, hepsi zeki ama o bir başkaydı. Lise birinci sınıftayken üçüncü ameliyatını olmuştu. Üç ay geç başladı okula. Ona rağmen sınıf birincisi oldu. Liseyi de okul birincisi olarak bitirdi. Telekom, ona bilgisayar hediye etmişti hatta.”

Üniversite sınavlarına girdiği ilk sene İstanbul’da hukuk fakültesini kazanıyor Gülhan. O kadar uzağa gitmesine ailesinin içi elvermiyor.

“N’olur n’olmaz gözümüzün önünde olsun istedik. Yine olmadı, yine olmadı...”

Salonun orta yerindeki boşluğa düştük; konuşmaya orada devam ediyoruz artık.

“İkinci senesinde Çukurova Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü’nü kazandı. Ona o kadar uygun bir meslekti ki... Eğitimini almadan önce de evde hepimizi dinlerdi. Sorunları çözmeye, her birimizi anlamaya çalışırdı. Öfkelendiğini görmedim ben hiç. Kimseyi kırıp incitmezdi. Çok hoşgörülüydü.”

Üniversite yılları aşkı da beraberinde getiriyor Gülhan’a. TCDD’de görev yapan abisinin düğününde Yılmaz’la tanışıyor. Sarı sıcak bir sevda başlıyor Adana’da. Bir kentin çıkmaz sokakları şiire, şarkıya açılıyor usulca.

Okul biter bitmez evlilik hazırlıklarına başlıyorlar. Öyle eminler ki birbirlerinden; bir ömür birlikte yaşanacak.

Nişanlı olduğu yıl son ameliyatını oluyor Gülhan. Saçları kazındığı için düğünde peruk takmak zorunda kalıyor. Ama Yılmaz varken yanında, hiçbir şey neşesini kaçırmaya yetmiyor. Gözlerinden hüzün bile geçmiyor. Bir gülüyor, dünya gülüyor...

Neşeli tavırlarının yanı sıra bir o kadar da duygusal biri aslında. Hayatı, insanları anlamaya çabalamış ömrü boyunca. Edebiyata merakı da biraz bundan. Başkasının derdini kendi derdi bilenlerden... Suruç’ta katledilen gençlere günlerce gözyaşı dökmüş mesela. “Birbirimize sarılıp sarılıp ağladık,” diyor Sultan Teyze. Duygusallığından ve hastalığından ötürü kayınvalidesi “narin gelin” diye seslenirmiş. İçerliyormuş sanki bu işe: “Bana öyle deme.”

Yadigar Teyze elinde bir defterle çıkageliyor. Katliamın ardından Gülhan’ın öğrencileri bir anı defteri hazırlamışlar. Küçücük yürekler koskocaman sevgilerini sözcüklere dökmüş.

“Hiç bakamıyorum buna. Okumadım bir kez bile. Yüreğim kaldırmıyor. Gülhan’ın fotoğrafları da yok ortalıkta. Ben mi topladım, başkası mı kaldırdı; hatırlamıyorum. Ama bakamıyorum zaten,” diyor.

Öğrencilerinin kızını nasıl sevdiklerini anlatıyor.

“Öğretmen gibi değildi ki. Dert ortağıydı. Öğrencileri de, aileleri de evine gelirdi sık sık. Çok severdi zaten misafir ağırlamayı. Evi boş kalmasın, sevdikleri gelsin gitsin, onlara yemekler yapsın isterdi. Çocukları da çok severdi. Yoldan geçen çocukları bile severdi. Bu sene kendisi de çocuk sahibi olmayı planlıyordu. Bir kız çocuğu olsun çok istiyordu.”

Rüyada bile kızını göremeyişine hayıflanıyor sonra.

“Kardeşleri çok görüyor ama ben bir kez gördüm. Çok istiyorum, olmuyor. Babası daha şanslı yine, kızını gördü ölmeden önce.”

Yadigar Teyze’nin şans diye nitelendirdiği hafızadan kazınamayacak bir tanıklık esasen. Yusuf Amca da Ankara’ya barış umuduyla gidenlerden. Kızı ve damadı Adana’dan, o da Mersin’den yola çıkıyor. Otobüslerin mola verdiği yerde karşılaşıyorlar. Son olduğunu bilmeden sarılıyor. Sonrası can havli, sonrası...

“Katliam anı, sonrası, polisin gaz sıkması hep gözümün önüne geliyor. Patlama noktasıyla aramda otuz metre vardı. Gülhanların orada olduğunu bildiğim için hemen koştum. Telefon meşgul tonu verince, ‘hayatta ve biriyle konuşuyor,’ diye düşündüm. Gece yarılarına kadar aradık. Önce Yılmaz’ı, sonra Gülhan’ımı bulduk. Ölüm raporlarında 10:06 yazıyor. Ânında ölmüşler.

“Bir hatamız oldu,” diyor Yadigar Teyze, “yan yana gömmedik. Ne bileyim... o zamanlar ben hiçbir şeyin farkında da değildim zaten.” Yusuf Amca giriyor söze, “Yılmaz Suruç’ta defnedildi. Oraya götürsem senede bir sefer göremeyeceğim. Bu çocukların ruhlarının beraber olduğuna inanıyorum. Bedenlerini de biz ayırmadık. Ayıranlar utansın.”

Duvarlar üstüne üstüne geliyor Yadigar Teyze’nin. Duramıyor yine. “Hadi,” diyor, “hadi balkona çıkalım.”

Yeni diktiği sardunyalarını gösteriyor çocuksu bir sevinçle. “Gülhan çiçekleri çok severdi. Onun için ektim bunları.” Bir anne, evladını özledikçe sardunyalara su veriyor.

Özlem Akcan

1984 doğumlu, İzmirli. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik mezunu. Gazete ve dergilerde başladığı editörlük mesleğine yayıncılıkta devam ediyor. Çocuk kitapları hazırlayıp öyküler biriktiriyor.