28 Temmuz 1992'de İstanbul’da Şişli Etfal Hastanesi’nde, sağanak yağmurlu bir günde doğdu Güney Doğan. Mustafa Bey ve Derman Hanım’ın ilk çocuklarıydı. Mustafa Bey, Yılmaz Güney’den esinlenerek, ilk çocuğunun ismi Güney sonra geleninki de Yılmaz olsun istiyordu. Ancak anne Derman Hanım bu ismi hiç istememişti, çünkü Yılmaz Güney fazla yaşamadı, oğlunun kaderi ona benzer diye korkuyordu. Mustafa Bey çok ısrar edince, Güney ismini kabul etti ancak bir şartı vardı, sonra olacak çocuklarının ismini kendisi koyacaktı.

“Adım Derman ama kendi derdime derman olamıyorum. Çok iyi bir çocuk yetiştirdim onu biliyorum. Çocukları okutmak istiyordu, çocuk hastasıydı. Farklı bir insandı; duygusu olsun, yaşaması olsun. Yirmi üç yıl benimle yaşadı. Yirmi üç yıl bir gün beni bırakıp bir yere gitmedi. Zor şartlarda okudu. O kadar ki hep mezun olacağı günün hayalini kurdum. Benim hayalimi yıktılar. Güney’im pırıl pırıldı. Şiddet için gitmedi, barış için gitti. Güzel bir dünya istedi. Barış istedi. Bir bomba yetmiyormuş gibi iki bomba koydular. İki bomba yetmedi bir de gaz sıktılar. Astımı vardı. Belki de saatlerce yerde kaldı. Yardım eden olmadı.”

Bu sözlerin sahibi Derman Doğan, bir zamanlar Tunceli’de ilk kadın kuaförünü açan kişi. İşine daha sonra İstanbul’da da devam etmiş ama önceliği hep evine ve çocuklarına vermiş. Şimdi ise o artık yıkılmış, yaşama sevincini, heyecanını, hayatta kalma isteğini yitirmiş bir anne. Her dakika oğlu Güney aklında. Öyle ki, gece uykuya dalamıyor, oğlunun okuduğu Tolstoy, Gogol, Balzac, Goethe veya Ömer Hayyam, Recaizâde Mahmut Ekrem, Faik Bulut, Yunus Emre kitaplarından medet umuyor, onlara dokunuyor, kokluyor ve sonunda kendinden geçip uyuyakalıyor. Sabah oluyor, uyandığında “Allahım beni neden uyandırdın?” diye soruyor. Bazen de sabah kapı çalıyor diye uyanıyor, “Hah, Güney geldi” diyor ama bakıyorlar kapıda kimse yok. Sonra hatırlıyor ki ilacını alma zamanı gelmiş de geçiyor. Bu sefer diyor ki “Güney beni uyandırmış.”

Bunları Sarıgazi’deki evlerinde, Güney’in neredeyse bütün gününü geçirdiği oturma odasında konuşuyoruz. Güney burada dizüstü bilgisayarı, kitapları ve notlarıyla çalışırmış. Bilgisayarı herhangi bir oyun ya da yarışma için kullandığı görülmemiş. Son zamanlarda bilgisayarı en çok Dersim’le ilgili araştırmalar için kullanıyormuş.

Güney’in yatak odasının bir duvarı şimdi onun çocukluk ve gençlik fotoğraflarıyla dolu. Bir fotoğrafta iki yaşından daha büyük olmasa gerek. Simsiyah ve kıvırcık gür saçları, kapkara iri zeytinleri andıran gözleri dikkat çekiyor. Bir fotoğraf stüdyosunda ayakta duruyor. Gömleğinin yakasında da papyonu var.

Başka bir fotoğrafta kardeşi Onur’la sünnet kıyafetleri giymişler, kameraya muzip muzip gülümsüyorlar. Diğer bir fotoğrafta Güney annesiyle dans eden bir genç. Öteki fotoğraflarda ya kampüste halay çekiyor ya da arkadaşlarıyla takılıyor.

Duvarda bir de çerçeve içinde, altında İTÜ rektörünün imzası bulunan bir yazı var: “Üniversitemiz İnşaat Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümü Öğrencimiz Güney Doğan daima kalbimizde yer alacaktır.”

Başka bir odadaki Güney’in kütüphanesinde Türkiye ve dünya klasiklerinden hemen hemen her kitap var. Babası Mustafa Bey, “Düşünsenize, bunların hepsini okumuştu,” diyor.

Güney’in Ankara’ya gittiğinden ailesinin haberi yokmuş. Onu İstanbul’da, üniversiteden arkadaşının evinde kalıyor sanıyorlarmış. Babası Mustafa Bey diyor ki:

“Ankara ile ilgili hiçbir şey söylemedi bize. Arkadaşları ile beraber karar vermiş. Siyasi duruşunu bize hiç yansıtmadı. Evde güncel politika konuşurduk ama onun siyasi duruşunu hiç anlamadık çünkü hiç konuşmazdı. Arkadaşlarının hepsini ölümünden sonra tanıdık. Aktif bir politik hayatının olduğunu sonradan öğrendik. Okuldaki bazı eylemleriyle ilgili hakkında soruşturma varmış, hiç bilmiyorduk. Ermeni soykırımını protesto etmek için okulda yürüyüş yapmışlar, afişler asmışlar. Bilmiş olsaydık farklı davranırdık. Annesi karşı çıkardı. Ben onu korumak amacıyla tenkitlerde bulunurdum. Öncelik olarak okulu gelirdi. Çünkü onun bir hedefi vardı, yoksul çocukları okutmak. Lüks aracım ya da evim olsun diye bir düşüncesi yoktu hattâ hiç sevmez, karşı çıkardı. Böyle bir ideali olan kişi o yolda olmalıydı.”

Zaten Güney çocukluğundan beri hep o yolda olduğunu gösteren davranışlar sergiliyordu. Çok güzel bir bebekti, gören sevmeden geçemezdi. Bir yaşında düzgün Türkçe konuşuyordu. İyi bir gözlemci, meraklı bir çocuktu. Sokakta oynayan çocuklar kavga edip küfür ettikleri için sokağa çıkıp oynamayı pek sevmezdi. Öyle sorular soruyordu ki bazen ailesi yanıt vermekte zorlanıyordu. İlkokulu Sarıyer’de, ortaokulu Sarıgazi’de okudu. Annesi ilkokul üçüncü sınıftan sonra artık ona ders çalıştırmayı bırakmıştı çünkü Güney her konuyu kendisi halledebiliyordu.

Sarıyer’den taşınma sebepleri havanın çok nemli olması ve bu nedenle hem Güney’in hem de küçük kardeşi Onur’un astımlarının tetiklenmesiydi. Üsküdar Anadolu Lisesi’ni kazandıktan sonra oraya devam etti. Sarıgazi’den Üsküdar’a ulaşımın iyi olmadığı zamanlarda bin bir eziyetle okula gidip geldi. Başarılı bir öğrenciydi. Öğretmenleri yarışmalara Güney’i sokardı.

Küçükken polis olmak isterdi Güney ancak sonra bundan vazgeçti diyor babası Mustafa Bey: “Televizyonda polis şiddetini gördü ve nefret etti. Kardeşimin eşi polistir, bize gelmişti. Güney’in doğum günüydü. Güney onun silahını fark etmiş. Mumları üfleyecekti, birdenbire seni istemiyorum, bu eve neden geldin, sen kötü polissin diye bağırdı. Ne dedikse dinletemedik. Adam çaresiz kaldı, mecbur kalktı gitti. Güney sonra mumları söndürdü. Halbuki biz Güney’e onun polis olduğunu söylememiştik. Güney kendisi gözleyerek anlamış.”

Güney, üniversitede Sarıyer Belediyesi vasıtasıyla Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden burs aldı. Hem İstanbul Teknik Üniversitesi’nde (İTÜ) İnşaat Fakültesi İnşaat Mühendisliği hem de Anadolu Üniversitesi Açıköğretim İşletme Fakültesi’nde okuyordu.

Kendisinden beş yaş küçük kardeşinin de İTÜ’de onunla beraber okumasını istiyor, mezuniyetten sonra beraber iş yapma hayalleri kuruyordu. Onur, üniversite için Kocaeli’ne gidince Güney büyük üzüntü yaşamıştı.

Mustafa Bey ve Derman Hanım oğulları Güney’in çok saygılı bir genç olduğunu, eşofmanla kimsenin karşısına oturmadığını, eve çocuk bile gelse pantolon giymeden karşısına çıkmadığını anlatıyorlar.

Bir Ramazan Bayramı günüymüş. Derman Hanım duygulanmış, keşke annem babam sağ olsaydı da kapısını çalsaydım diye ağlarken Güney kalkmış, yanına gelmişti annesinin ve “Senin baban benim” diye sarılmış, teselli etmiş.

Bir keresinde de Antalya’ya deniz kenarına tatile gitmişler, Güney “Buralar bize göre değil” demiş, bir daha böyle bir tatile gitmek istememiş.

Oysa Güney sadece bir, on bir ve yirmi iki yaşlarında gittiği Dersim’i o kadar çok sevmişti ki, ailesi borç harç kentte 1+1 bir daire almışlardı. Güney, Grup Yorum’un “Şu Dersim’in Dağlarında” parçasını çok sever, sık sık dinler ve söylerdi. Hattâ son zamanlarda Kürtçe öğrenmişti. Dersim’in tarihini o kadar çok okumuş, araştırmıştı ki babası, “Yaşasaydı, Dersim üzerine bir kitap yazabilirdi” diyor.

Güney bir de televizyondaki yarışma programlarını izlemeyi çok severdi. Özellikle de Kenan Işık’ın sunduğu programı. Annesi onun yarışmada sorulan tüm soruları hemen hemen yanıtlaması nedeniyle programa katılmaya teşvik etmiş, “Katılsana herkes seni görsün” demiş ama o hep “Yok anne” demişti.

Ailesi doğum günlerini kutlarmış Güney’in. Ancak üniversiteye girdikten sonra Güney pastaya mum koymak istememiş. Bu davranışı annesi Derman Hanım şöyle açıklıyor:

“Üniversiteye girdikten sonra doğudan gelenlerin yaşantısını gördü, imkânları çok kısıtlı olanları gördü ve fazla harcamalardan kaçındı. Masaya yemekleri hep ayrı tabaklara koyardım ama artık öyle ayrı tabaklar istememeye başladı. Arada bir evinde kaldığı arkadaşı Mehmet sonra bize dedi ki ‘O benim kardeşim gibiydi, evde bir tabaktan domates, peynir yerdik.’”

Sarıgazi’de aynı sokakta oturan komşuları Songül Hanım da Güney için “Sadece ders çalışırdı. Ben işe giderken o da okula gittiği zaman, ilk durağa kadar gider bana otobüste yer tutardı. Onur kardeşine de benim oğluma da bakardı,” diyor.

Peki yakışıklılığı, çalışkanlığı ve pozitif tavırlarıyla hayranlık uyandıran Güney’in kız arkadaşı yok muydu?

“Keşke olsaydı, keşke bir kıza takılmış olsaydı,” diyor Derman Hanım ve ekliyor:

“Koca İTÜ’de bir kız mı yok bana getiresin derdim. Yok derdi. Ya sen bul ya da ben bulacağım diyordum artık. Sen bul derdi. Son dönemlerde bana ne dedi biliyor musun? Sen bul, seni seven kız beni de sever. Ben de beni sevmesin, isterse bana hiç bakmasın ama seni sevsin derdim.”

Güney, insanlarla konuşup tartışırken sesini asla yükseltmezmiş. Herkesi sonuna kadar dinlermiş. Çoğu kişi onun sabrına hayranmış. Büyüğü de küçüğü de Güney’e “hocam” diye hitap edermiş. Bu huylarını test etmek isteyenler de olmuş. Örneğin okuldan karşıt görüşlü bir arkadaşı kavga etmek amacıyla Güney’e yaklaşmış, epey hararetli ve muhalif bir tarzda konuşmuş. Ancak Güney konuşurken sürekli onun omzunu okşamış, sinirlerini yatıştırmış. O da kalkıp gitmişti ama sonra “Ben ne yaptım? Güney’le kavga etmeden geri döndüm” diye içerlemiş. Hattâ bir kez daha aynı niyetle Güney’in yanına gitmiş, yine kavga edememiş. Sonradan Güney için İTÜ’de açılan taziye defterine aşağı yukarı şöyle yazmış: “Güney ben seninle kavga edemeden sen gittin, geri dön gel ki kavga edelim.”

Güney’in İTÜ Ayazağa kampüsünde derslerden sonra en çok takıldığı yer ya orta bahçe ya da Yapısal Tasarım ve Yarışma kulübü odasıymış.

Arkadaşları ile tanışmak ve bulunduğu ortamı görmek için oraya gidiyorum. Kulüp odasına girer girmez karşı duvara dayalı bir fotoğrafta Güney’in orta bahçede bir bankta otururken çekilmiş ve sonradan büyütülmüş afili bir fotoğrafı var, fotoğrafın önünde de kurumuş karanfiller.

“Bu kapıdan içeriye girişi hep aklımda. Havalıydı, deri ceketi omzundan sallanırdı. Tanınan biriydi. Aramızda en çok Türk arkadaşı olandı. Hitabı ve insanlarla iletişimi çok iyiydi. Eksikliğini çok hissediyorum. Okulda ders dışında konuşabildiğim tek kişiydi” diyor Güney’in sınıf arkadaşı Mahir Budak.

Güney’in üniversiteden bir başka arkadaşı, Harun Elma ise Güney’in mutlaka derslere girdiğini, diğer zamanlardaysa hep birileriyle konuştuğunu ve doğru bildiklerini aktarmaya çalıştığını söylüyor.

Mahir’le beraber orta bahçeye çıkıyoruz. Orada da Güney’in en çok oturduğu bank ve arkadaşlarının onun adını verdikleri ağaç bulunuyor. Mahir, bölümdeki isimsiz bir konferans salonuna ‘Güney Doğan Amfisi’ ismini koymak istediklerini, bunun için dekanla konuştuklarını ancak olmadığını anlatıyor.

Güney’in defninden sonra kampüste bir taziye çadırı kuruluyor. İçeriden, dışarıdan öyle çok gelen oluyor ki, taziye üç gün sürüyor.

10 Ekim 2015 Cumartesi günü Ankara tren garı önündeki patlamadan sonra ailesi Güney’in başına gelenlerden habersiz günlük hayatına devam ediyormuş, ta ki akşam saatlerine kadar. Birisi televizyonda geçen altyazılarda Güney’in ismini görmüş ve aileye haber vermiş. Cenazeyi Pazar gecesi almışlar.

Vücudundan parçalanma yokmuş Güney’in. Tertemizmiş ancak bir boynunda bir de kalbinde misket varmış. Otopsiye göre aldığı iki misket yarasıyla ölmüş. İTÜ’den iki arkadaşı daha varmış yanında. İlk bombada onlar yere yatmış, Güney ayaktaymış ve kaçmaya çalışırken ikinci patlamada vurulmuş.

“Allah kimseyi düşmanım dahi olsa o duruma sokmasın,” diyor Derman Hanım. Mustafa Bey alıyor sözü, “Bölgenin en kalabalık cenazesiydi. Sarıgazi Cemevi’nden kalktı.”

Ailesi ve arkadaşları Güney’in Dersim aşkı ve orada yaşama hayali nedeniyle Dersim’e gömülmek isteyeceğini düşünüyor ve patlama sonrasında yaşadıkları şokun etkisiyle bunu yapamadıkları için üzüntü duyuyorlar.

Anlatmak, paylaşmak istedikleri başka neler var?
“Yirmi üç yıl. Güney o yıllara çok şey sığdırdı. Dolu dolu bir yaşam öyküsü. O hayatını en çok okula ve insan sevgisine vermiş, Dersim’in asi çocuğu,” diyor Mustafa Bey.

Şimdi yapabildikleri yas tutmak ve unutmamak. 10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği’nin kurucu üyelerinden olan Mustafa Bey, her ayın 10’unda Ankara’da eski garın önünde, oraya gelebilen diğer kayıp yakınlarıyla beraber anma etkinliğine katılıyor:

“Cumartesi Anneleri nasıl o mücadeleyi götürdülerse biz de ömrümüzün vefa ettiği kadar gideceğiz. Hiç kimse gelmese bile, tek başıma da kalsam ben karanfilimi alıp onların kanlarının döküldüğü yere bırakacağım. Biz anmamızı yapıp karanfil bırakıyoruz. Hep kesintisiz gittim. Hasta da olsam, sürünerek gideceğim. Beni orada kurşun öldürecek bilsem bile gider oğlumun öldüğü yerde ölürüm.”

Güney Doğan anısına İTÜ’den arkadaşları da taziyeleri kabul etmiş, anmalar düzenlemiş, fakülteye giden merdivenleri “barışa boyamış.” Onun için bir de video klip derlemişler. Bu klipte Güney’in kampüste ve dışarıda arkadaşlarıyla çekilmiş pek çok fotoğrafının yanı sıra bir de şiir(*) okurken çekilmiş videosu yer alıyor. Belki de Güney kendini en iyi şekilde o mısralarda ifade ediyor:

Yasamızda
Kilit vurulmuş
yasak kapıları
kırmak yok
Açmak var
Suları
gürül gürül
akıtmak var
Ve tüm insanları
İnsanca yaşatmak var. Yasamızda
Kan
barut
ateş
ölüm Yok
O l m a y a c a k
Özgürlük ve kardeşlik var. …

(*) ''Nataşa'', Necati Siyahkan

Yonca Poyraz Doğan

İstanbul Üniversitesi İletişim mezunu, Texas Tech'de iletişim yüksek lisansı yaptı. 13 yıl ABD’de yaşadı. 1991'den beri gazeteci. “Ayrımcı Dile Karşı Habercilik Kılavuzu” kitabının yazarlarından.