Otuz beşindeki Fikret, bir gün boyunca “Bu mudur, değil midir” diye diye amcasını ararken defalarca ölüp ölüp dirilecekti. Yüz metre ötede olsa tanıyacağı dağ gibi adamı paramparça edilmiş yetmiş ceset içinden bir türlü tanıyamayacak, teşhis için ne babasının, ne İbrahim’in karısı, incecik yengesi Nezihe’nin, ne amcasının su gibi kızları Fatoş, Dilek ve Zelal’in içeri girmesine razı gelecekti. Ya Veysel? Çocuğun Adli Tıp’ta ne işi vardı? Veysel daha dokuzunda. Fikret, yanında olsa, istediği kadar sokmayacak olsun Veysel’i içeri, “Hadi sen oyun oyna” diyecek olsun... O zaten içerde. Babasının kuyruklu yıldızı Veysel. Veysel o kadar küçüktü ki, onu teşhis edemeyecek, “Bu daha çocuk” diyemeyecek olan yoktu. Fikret, sonunda amcasını da teşhis etti edecekken içine bir kurt düşecek, babasına gidecek “Baba, bu amcama benziyor ama sanki amcam değil, tereddütteyim. Başka bir çocuk da var, genç bir çocuk. O da geldi. O dedi, o benim babam” diyecektir. İbrahim’in abisi Mehmet Zeki, son aşamada katılıp kardeşini teşhis edecektir. Sen Dünya Barış Günü’nde doğ, hasretin, hasletin barış olsun, seni Barış Mitingi’nde oğlunla ve sayamayacağın kadar “Barış” diye haykıran insanla birlikte öldürsünler.

İbrahim, 1 Eylül 1963’te o zaman Mardin’e, şimdi Batman’a bağlı Gercüş ilçesinde doğar. Gercüş’ün ileri gelen, sözü geçen ailesinin anne baba sözünden çıkmamış ikisi kız, beşi erkek yedi çocuğunun üç numaralısı.

Batman Meslek Lisesi’nin Elektrik-Elektronik Bölümü’nü bitirip Devlet Demiryolları’nda göreve başlar. Emekliliğine iki yıl kala Dicle Üniversitesi’ne girer, iki yıllık Otomotiv Bölümü’nden mezun olur. 2008’de emekli olmasına rağmen ömür boyu çalışır. Bilginin, bileğinin gücü, alnının teriyle. Devlet Demiryolları’nın ne aç, ne tok memuru... Birleşik Taşımacılık Sendikası’nın üyesi, aktif katılımcısı...

Ağlar demir, İbrahim insandır. İri yarı cüssesinin altında incecik, sevecen bir adam yatar. İnce ruhlu yaşama sevdalısı, herkesin derdini dert edinen, bu dertlerin dermanı olmadan huzur bulmayan merhametli vicdan... Hacca gidince büyük abisi Mehmet Zeki’nin “Hacı” demeye başladığı ama arkadaşlarınca hep İbrahim Abi kalan, yardımsever “abi”. Beş vakit namazında, her vakit insan İbrahim. Tanıştıktan on gün sonra evlendiği güzeller güzeli amca kızı Nezihe’nin sadık, zarif eşi. Nezihe’ye erklik değil eşlik eden adam. Kızları Fatoş, Dilek ve Zelal’e saygı ve nezaketle babalık eden erkek. Oğlu Veysel’in ayrı kalamadığı, tuttu mu kopartmayan, tuttu mu kocaman kucaklayan babası, Veysel’e kıyamayan yumuşak kalpli baba.

Kuş kadar kalmış Nezihe, İbrahim’le birlikte Malatya, Diyarbakır, Batman, tekrar Diyarbakır, derken altı yıl önce çocuklarının daha iyi okumaları için geldikleri Ankara’da dünyanın bunca kirine inat tertemiz kalmış evlerinde “Kıyamadı Veysel’e” diye anlatıyor. “Hiçbir zaman kıyamazdı ki” diyor; “O sabah Veysel babasının Barış Mitingi’ne gideceğini biliyordu. İbrahim nereye gitse birlikte gitmek isterdi. İbrahim, Veysel uyanmadan çıkacaktı. Kilidi daha açmadan Veysel yatağından fırlayıp kapıya geldi. İbrahim’in eli, kapı kolunda kaldı. ‘Nereye gidiyorsun baba? Ben de geleceğim seninle.’ ‘Oğlum bak ben çıkıyorum şimdi. Hadi sen git biraz daha uyu.’” Veysel bu, kaşla göz arasında kapının anahtarını alır; “O zaman sen de gitme.” Yapma etme Veysel. “Ben de geleceğim.” Hadi anahtarı ver Veysel. Nezihe, salonda pencere önündeki saksıyı göstererek hatırlıyor: “Anahtarı bu saksıya atıp sakladı. Babası da ben de ‘Yapma’ diyoruz.”
Veysel, ağlamaya başlar içini çeke çeke. “Tamam” der İbrahim, “Ağlama. Ver anahtarı. Birlikte gidiyoruz.”

Veysel’in gözünün yeşilinde kayıklar yüzer, balıklar ordan oraya atlar, ağaçlar dallarını yeşile sarkıtır. Bir göz ancak bu kadar şenlikli bakabilir. Barış gözlü Veysel iki dakikada hazırlanır. Veysel aynaya bakar. Ne kadar yakışıklıdır. Kendini beğenir. “Dur bakalım” der İbrahim. Veysel’in saçının arkasını düzeltir. Çıkarlarken annesi Veysel’i öpmek ister. “Babamla gideceğim” diye tutturduğunda suratını asan annesine Veysel der ki: “Gerek yok. Bir gül yeter.” Nezihe, güler. Bir insan ancak bu kadar güzel gülebilir. Annedir. O gülmeyecek de kim gülecektir? Veysel’in gözünün yeşiline annesinin gülüşü de konar. Kim bakarsa baksın, o ayna hâlâ Veysel’i gösterir. Arkasından babası da görülür. Annesinin gülüşü Veysel’in gözlerinde kalır.

Telefon çalıp da Ankara Garı’nda olay olduğunu söylediklerinde, Nezihe televizyonu açar. Daha ne olduğunu anlamadan bir telefon daha... Aklının ucuna bile gelmez İbrahim. Kocaman adamdır, yapamayacağı şey yoktur ki İbrahim’in. Tek soru fır döner beyninde: “Küçücük çocuk orda şimdi ne yapar?” Küçücük çocuk ne yapar? Dışarı fırlar. Veysel’i bulacaktır. Barış dediğin bir kuştur, dünya dediğin bir keşmekeş, feryat dediğin canından canlar kopartıldıkça inletmek yeri göğü. İbrahim de Veysel de iliklerindedir, ama ikisi de yoktur.

İbrahim’in abisi Mehmet Zeki, 10 Ekim sabahı telefonu çaldığında Marmaris’tedir. Arayan İbrahim’in kayınpederi. “Haber var mı İbrahim’den?” der. Ne olmuş İbrahim’e? Daha dün telefonda görüşmüşler. Yirmi gün önce yüz yüze... Ankara Garı’nda bomba patlamış. Abinin içine bir hançer saplanır. Hemen İbrahimlerin evini arar. Telefon açılmaz. Kızları arar. Telefonlar açılmaz. İbrahim’in arkadaşını arar. Telefon açılır. İbrahim’in arkadaşı “Abi bizi öldürdüler!” der. Mehmet Zeki sorar: “İbrahim ne durumda?” İbrahim’in arkadaşı bir kez daha: “Abi bizi öldürdüler!” Telefon kapanır. Mehmet Zeki başka bir ahbabı arar: “Selim Bey, İbrahim’den haber alamıyorum.” Selim Bey “Biz de alamıyoruz” der demez kapatınca telefonu, Mehmet Zeki bu kez Sıddık’ı arar. Bir kadın açar telefonu. Sıddık’ı ister. “Sıddık konuşacak durumda değil” der kadın. İbrahim’in abisi, “İbrahim yaşıyor mu yaşamıyor mu” diye ısrar ederken, kadına arkadan birinin “Veysel’den haberi var mı” diye sorduğunu duyar. “Veysel de mi onunladır?” Cevap yok. “Yahu ver şu telefonu Sıddık’a! Vermiyor. Başka bir sendikacı arkadaşımız telefonu aldı sonra. Bülent. Dedim İbrahim’le Veysel sağ mıdır? Abi dedi, ikisi de ölmüş.”

Sonrası Marmaris’ten altı saatte Ankara. Sonrası çoluk çocuk koşturma... Kargaşa, karmaşa... Hep feryat... 29 Eylül’de Yunuslar’a gidip Veysel’in dokuzuncu yaşını kutlamaları şunun şurasında on gün önce değil miydi? Babasının üniversite için başka şehre uğurladığı Zelal’e gece boyu meraklanıp mesaj attığı en çok bir aydı. Büyük kızı Fatoş’un üniversite mezuniyetindeki mutluluk, ortanca kızı Dilek’in iki yıl sonra üniversiteyi bitireceğinin heyecanı, sonra Veysel daha ödevini yapmamıştı ki. Pazar yapacaktı.

İbrahim’in abisi, “7 Haziran’dan sonra ne oldu ki böyle oldu?” diyecekti. Kendi topraklarına savaş açar mıydı bir memleket? Veysel, babasıyla panayıra gidercesine, dağ gibi babalar, kuş kanatlı, aslan yürekli analar, el kadar çocuklar öldürülmesin, barışa barışa yaşayalım, yaşatalım diye Barış Mitingi’ne el ele gider. Diyarbakır’dan gelecek otobüsteki dostlarını karşılamak için neşeyle yürürlerken, gençler tam da Ruhi Su’nun “Bu meydan kanlı meydan” türküsüyle halay çekerlerken bomba patlayınca Veysel’i korumak için kucağına aldığında İbrahim’i sol gözünden, Veysel’i sağ şakağından alır ölüm. İbrahim’in sırf avuç içi kadar cüzdanında tam sekiz bilye. Ve, eşinde dostunda, kızlarında, yüzünü bir kez bile görmemiş “Barış! Hemen şimdi!” diyen “uçsuz bucaksız azınlık”ta, aynada Veysel’in arkasında, hatıralarda, hafızalarda, hayatının son eylülünde okuduğu (Muammer Sünbül’ün) şiir kitabının şu sayfasında kalmıştır İbrahim Atılgan: “Ömrüm de son eylül mü, tufan koptu kopacak / Düşecek bir gün elbet, bu daldan da bu yaprak…"


Not: Can Kartoğlu, kızı Can Gürses’le birlikte Ankara’da İbrahim Atılgan’ın evinde eşi, dört çocuğunun annesi Nezihe ve kızları, Veysel’in ablaları Fatoş, Dilek, Zelal’le, Marmaris’te İbrahim’in abisi Mehmet Zeki Atılgan’la görüştü. Can Gürses'in yazdığı Muhammed Veysel Atılgan portresini de daha önce yayınlamıştık.

Can Kartoğlu

Uzun yıllar reklam yazarlığı yaptı. ''Annem Sizi Derse Bekliyor'' (İletişim Yayınları) ve ''Sahanda Yumurta'' (Postacı Yayınevi) adlı iki kitabı var.