10 Ekim günü Ankara’da, Barış için yürünmüştü alana,
İsyan vardı savaş ile talana, Lanet olsun bu canlara kıyanlara.
Canlı bomba yüz can aldı,
İçlerinde İsmail de vardı. Kaldırımlar kanla boyandı,
Cesetler hep ortada kaldı.
Bu ilk değil yas tutayım,
Yaş mı kaldı akıtayım,
Yiğit bir insandı Kızılçay’ım,
Başın sağolsun Aşağıkayı’m.

Kastamonu Tosya’nın Aşağıkayı köyünden öğretmen Saffet Sarıkaya’nın kaleme aldığı yukarıdaki dizeler, Ankara Yenimahalle’deki bir evin salonunun duvarında, huzur dolu bir sonbahar manzarasını yansıtan resmin çerçevesinin köşesine iliştirilmiş duruyor. Çerçevenin diğer köşesinde yine Aşağıkayı’dan, 1983’te İstanbul Sefaköy’de polisle girdiği çatışmada öldürülen, devrimci Aslan Tel’in siyah beyaz, yakışıklı bir fotoğrafı var. Yan duvarda, Gezi direnişi sırasında hayatını kaybeden gençlerimizi neşe dolu yürürken gösteren o ünlü illüstrasyon asılı. İki çerçeveye de karşıdan bakan sehpanın üzerindeki çerçevede ise İsmail Kızılçay’ın gülümseyen yüzü duruyor. 10 Ekim sabahına kadar, neşesiyle bu evin için ısıtan, Serpil’in otuz bir yıllık kocası, Doğuş, Barış ve Selma’nın babası İsmail Kızılçay’ın fotoğrafı... O gittiğinde, bu mütevazı evde hayat durmuş gibi, o gittiğinden beri odalarında kahkaha çınlamıyor.

Zihni ile Sündüz’ün ikinci oğulları İsmail Kızılçay,
10 Aralık 1964’te Ankara’da dünyaya geldiğinde, kaderi belirlenmişti aslında. Cebeci’de büyüdü. Askerî memur olan baba, geleceklerini garanti altına almak, dönemin siyasi çatışmalarından korumak için üç oğlunu da askerî okula gönderdi. Hattâ İsmail’i bir an evvel okula sokabilmek için yaşını iki yaş büyüttürdü.

Dört kardeşin içinde tek kız Zeliha’ydı. Ağabeylerinden hiçbirinin mesleğini severek yapmadığını anlatıyor. Adem ile İsmail, annelerinin yeğeni Aslan Tel’in ideallerine yakın hissediyordu kendilerini. Adem henüz ortaokul öğrencisiyken kardeşi Zeliha’ya, Mitka Grıbçeva’nın Seni Halk Adına Ölüme Mahkum Ediyorum isimli romanını hediye etmişti de telaşa kapılan anneleri kitabı kızının elinden alıp sobada yakmıştı. Babaları sorumluluk sahibi olsunlar diye oğullarını yaz tatillerinde çalıştırırdı. Adem, çalıştığı inşaatın boyalarından gizlice alır, geceleri yazılamaya çıkardı. Kuzenleri Aslan Tel’in 24 Mart 1983’teki ölümü, aile ve özellikle Adem ile İsmail için belirleyici oldu.

İsmail evcimendi. Evden pek çıkmaz, sürekli okurdu. Zaten Mamak Jandarma Okulu’na yatılı başlayınca, evine sadece hafta sonları gidebilir olmuştu. Ailenin ilk televizyonunu, kazandığı parayla o satın aldı.

Okul bitince ilk tayini Bursa’ya çıktı, ardından Malatya’ya gitti. O sıralar, kuzeni Serpil ile nişanlanmıştı. 25 Ağustos 1984’te evlendiler. İsmail yirmi, Serpil on sekiz yaşındaydı. Yeni evli çift, İsmail’in görevi nedeniyle Kayseri’ye yerleşti. Burada ilk çocukları Mustafa Aslan dünyaya geldi. Adını Aslan Tel ile onun ölümüne dayanamayıp birkaç gün sonra kalp krizi geçirerek ölen ağabeyi Mustafa’dan alıyordu. Mustafa Aslan’ın da ömrü uzun olmadı. Altı buçuk aylıkken aniden hastalandı. Kızılçay çifti ilk oğullarını Kayseri’de toprağa verdi. Ardından ikişer yıllık Şırnak ve İstanbul görevleri geldi, ikinci oğulları Doğuş 1985’te doğdu. Ancak İsmail mesleğinde mutlu değildi. Kalp ve tansiyon hastası olması nedeniyle, 1990’da, meslekteki sekizinci yılında, Jandarma Astsubay Üstçavuş rütbesiyle malulen emekliliğini istedi.

Emeklilik sonrası Ankara’ya yerleştiler. Barış 1991’de, Selma 1994’te dünyaya geldi. İsmail, emekli olduktan sonra vaktinin büyük kısmını mensubu olduğu örgüt ve derneklere ayırmaya başladı, bir yandan da ek gelir getirecek kısa süreli işlerde çalıştı. Pazarlamacılık yaptı, inşaat ve restorasyon işlerinde çalıştı. Elektrik, boya badana, her iş gelirdi elinden. Evdeki tüm tamiratları da o yapardı. Eşi Serpil, “Ben olmasam siz ne yapacaksınız” dediğini hatırlarken bugün gözyaşlarına boğuluyor.

Evde kitap okuyarak büyüyen o çocuk, emeklilik günlerinde tam bir eylem adamına dönüştü. Mücadele neredeyse, kimlerle dayanışmak gerekiyorsa üye olur, onlar için çalışırdı. Alevi arkadaşları için Demokratik Alevi Dernekleri’ne, Kürt arkadaşları için İHD’ye üye olmuştu. Yıllarca Emekli-Sen için çalıştı, sonra İnşaat-İş’e üye oldu. İnsanlarla çok kolay kaynaşırdı.

Nerede eylem var hepsine katılırdı. Serpil Kızılçay anlatıyor: “Bak görürsün, ben eylemlerde ölürüm derdi. Son zamanlarda polis çok fazla gaz kullandığından endişe ederdim. Kalp hastası olduğu için. Ya da kalbine cop gelir diye korkardım.”

Kızılay’daki Gezi eylemleri sırasında polis kurşunuyla hayatını kaybeden Ethem Sarısülük, Alınteri gazetesinden yakın arkadaşıydı. Vurulduğu sırada da yanındaydı. Ethem hastanede yaşam savaşı verirken düzenlenen eylemlerde, polis müdahalesi sırasında iki kez başı yarıldı ama hep meydanlara geri döndü. Ethem vurulunca günlerce hastaneden eve gitmedi. Serpil Hanım, “Hayatımda eşimin o kadar üzüldüğünü görmedim” diyor.

Eşiyle Kayseri’ye Ali İsmail Korkmaz’ın davasına, Ethem Sarısülük davalarına hep birlikte gitti. Berkin Elvan’ın İstanbul’daki cenazesine, Hatay’da Ali İsmail Korkmaz’ın ''kırkına'' katıldı. Soma katliamından sonra kasabaya desteğe gitti.

Meydanlarda arkadaşı Rahmi Yılmaz’la birlikteydi. İkili, 2009’da Ankara’daki büyük TEKEL direnişi sırasında tanıştı. Yılmaz, arkadaşını şöyle anlatıyor: “Sakarya Caddesi’ndeki TEKEL eyleminin sonunda kalan birkaç kişiden ikisiydik. Polis herkesi dağıtmıştı, bize de çok şiddetli müdahale ediliyordu. Ardından kaldırım kenarına oturup sohbet etmeye başladık. Benim de çok iyi tanıdığım, gençlik yıllarımdan arkadaşım Aslan Tel’in akrabası çıktı. Gece 03:00’de hâlâ devrimi tartışıyorduk. Alınteri çizgisinde birlikte mücadele verdik. Eylemlerde zarar görme ihtimali varsa İsmail hep kendi öne çıkardı diğerlerini korumak için. Gençle genç, yaşlıyla yaşlı olurdu. Ankara’daki Gezi direnişinde hep ön saflardaydı. Ankara’da tepkisini dile getirmek için, protesto için alana çıkan herkesin tanıdığı bir isimdi. Hep en öndeydi. Ambulansla Ethem’i hastaneye getiren oydu.”

İsmail 10 Ekim’den önce en son kurban bayramında köyüne gitti. Anne babası, emeklilik sonrası köylerine dönüp yerleşmişti. Son ziyaretinde yakınlarına, Aslan Tel’in yanına gömülmeyi vasiyet etti.

Ekim’in 5’inde Ankara'ya döndü. Eşi ameliyat olmuştu, kendisi de sağlığından endişe ediyordu, hayli durgundu. İçinde bir huzursuzluk vardı.

Patlamadan iki gün önce Rahmi’yi aradı, buluştular: “Veda eder gibi anlatmaya başladı birden. İçini döküyordu her konuda. Sonra çıktık, Yüksel Caddesi’nde yürümeye başladık. Suruç katliamında ölen Yunus Emre Şen’in güleç bir resmi yapıştırılmıştı duvara, onu gördü. ‘Ölmeseydi Yunus’la şu köşede karşılaşırdık’ dedi, ardından ‘Bombayla ölüm nasıl bir ölümdür acaba’ dedi. ‘Ne hissediyorsun acaba. Hiç acı hissediyor musun acaba?’ 10 Ekim’de buluşmak üzere sözleşip ayrıldık.”

TV’de son zamanlarda en sevdiği dizilerden biri Karagül’dü. İzlerken dayanamaz ağlardı. Son gecesinde de o diziyi izledi. Karısı ameliyatlı olduğu için ayrı yattılar.

Serpil’in ablası, kardeşine yardımcı olmak için onlarla kalıyordu. Cumartesi sabahı İsmail mitinge gecikmesin diye abla erken kalktı, kahvaltı hazırladı. Patlamadan sonra, bu yüzden kendini çok suçladı. “Keşke kaldırmasaydım, keşke kahvaltı hazırlamasaydım. Oyalanır geç giderdi” diyerek...

İsmail o sabah eşinin en sevdiği lacivert çizgili gömleğini giydi. Evdeki herkes, alışılmadık biçimde kahvaltı için kalktı, birlikte yediler. Tam keyif çayının yanına tütün sarıp içmeye başlamıştı ki, Rahmi aradı, neredesin gelmiyor musun diye sordu. Çok sigara içtiği son zamanlarda ucuz olsun diye tütün sarmaya başlamıştı.

Serpil Kızılçay, eşiyle gözgöze geldiği son anları şöyle anlatıyor: “Evden çıktı ama kapıyı ardına kadar açık bıraktı. Şimdi ben bir şey unutur geri dönerim dedi. O gün gerçekten de telefonunu unutmuş geri döndü. Ama ikinci çıkışında da ardından kapıyı kapatmadı. Merdivenlerden inerken başını kaldırıp bana baktı, son kez göz göze geldik.”

İsmail Kızılçay tam vaktinde Ankara Garı’nın önüne vardı. Önce Alınteri'ndeki arkadaşlarının yanına, oradan temsilcisi olduğu İnşaat-İş sendikasından arkadaşlarının yanına geçti. Patlamaya onlarla birlikte yakalandı.

O günden sonra Kızılçaylar’ın evinde hayat durdu. Eşi, “O gitti evimiz sessiz kaldı. Herkes odasına çekiliyor. Herkes durgun” diyor. Her ayın 10’unda, diğer aileler ile birlikte Ankara Garı’nın önünde buluşup seslerini duyurmaya çalışıyor, sorumluların yakalanıp hesap vermesini istiyorlar.

Çok düşkün olduğu kızı Selma, “Babam patlamadan sağ kurtulsaydı, gider Gar’ın önüne çadır kurar, sorumlular bulunana kadar nöbet tutar ve eve dönmezdi” diyor. “Herkesin babası kıymetlidir ama benim babam çok farklıydı, birbirimize çok düşkündük. Eylemlere katılmasına çok kızardım çünkü kalbi vardı. Bazen bu yüzden küstüğümüz bile olurdu. Sürekli evimize birileri gelip kalırdı. Bazen onlara bu kadar kucak açtığı için kıskanırdım. Patlamadan sonra hastanelerde aramaya giderken bile birilerine yardım ettiğine ve bu yüzden bizi aramayı unuttuğuna o kadar emindim ki. Ne zaman Gar'ın önüne gitsem acaba nereye düştü diye bakınıyorum. Canı yandı mı? Ben babamın cenazesini görmedim, Barış abim gördü ve hâlâ atlatamıyor. Onun için daha zor. Gün içinde, haberleri izlerken, şehit haberlerini, diğer patlamaları izlerken bir tek biz değiliz, başkaları da babasını kaybediyor diyorum kendime. Ama gece kendimle kaldığımda herkesi siliyorum, benim babam öldü” diyerek tarif ediyor hislerini.

Selma’ya babasından kalan en kıymetli miras, paranın kıymeti olmadığını, yardım etmenin önemini öğrenmek olmuş. “Onun sayesinde hep nasıl daha yararlı olabilirim diye düşünüyorim. Altıncı sınıftayken bana araba çarpıp kaçmıştı. Adam sonra bulundu, dava açacaktık. Babam kıyamadı, şoför köyden yeni gelmiş. Davacı olmadı, sonra gitti ona bir iş buldu. Hâlâ bizi arar o adam. Bir ihtiyacımız var mı diye sorar. Kızılay’da bir inşaatta çalışıyordu bir ara. Bir kediye köpekler saldırmış. Kediyi alıp eve getirmişti, sana arkadaş getirdim diye. Öldüğünden beri babamı herkese soruyorum, acaba birine bir yanlış yaptı mı diye. Ama herkes aynı şeyi anlatıyor. En büyük mirası bize bıraktığı insanlar oldu. Neredeyse her akşam rüyamda görüyorum, rüyamda hasret gideriyorum.

İsmail Kızılçay, çocuklarını evlendirdikten sonra dönmeyi planladığı köyünün mezarlığında, Aslan Tel’in on metre ötesinde yatıyor.

Kız kardeşi Zeliha, “Kendi için hayatı boyunca bir şey istemedi. Şikâyet ettiğini de hiç duymadım hayatından” diyor.

Banu Tuna

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. 1997'den bu yana gazeteci. Şimdilerde İnsan Hakları Hukuku üzerine yüksek lisans yapıyor.