Ayrılık hazin bir kelimedir. Kimse sevmez. Ama herkes birini terk eder. Bazen isteyerek bazen zorunluluktan, bazen ölümden. Siz ölmeyin…

Ölmeyin çünkü bunun çaresi yoktur. Ölmeyin çünkü umut etmek artık yoktur, beklemek, “belki” demek yoktur. Bütün ihtimaller tükenmiştir. O kapı bir daha asla açılmayacak, o telefon bir daha asla çalmayacaktır. O adımlar yoktur artık, o ses, o bakış. Yani asıl ayrılık ölümdür.

10 Ekim Ankara katliamında hayatını kaybeden Kasım Otur’un eşi Songül gözyaşlarıyla yüzünü yıkaya yıkaya anlattı tek aşkını. Hatırladıklarını anlattı demiyorum çünkü onunla yaşadığı her an onun bakışı, onun gülüşü Songül’ün mıh gibi aklındaydı. Ben gördüm. Yüzünde gördüm Songül’ün, Kasım derken titreyen sesinde. Böyle bir sevmek var. Bilin istedim. Böyle bir sevmek var… Ama artık Kasım yok.

“Ben onu nasıl anlatayım… Kasım nasıl anlatılır? Bu evde, bu odada her yerde onun izi var. Biz akrabayız biliyor musunuz? Birlikte büyüdük. O benim çocukluk aşkımdı. Hiç unutmam yedi yaşında var yoktum. Duvarın dibinde arkadaşlarla oturuyoruz. Oyun işte herkes kiminle evleneceğini söylüyor. “Ben Kasım’la evlenirim” demiştim. O benim hayatımın her döneminde vardı. O benim hayatımdı. Hayatım… Anlıyor musunuz? Biz birbirimizin ilk aşkıydık…”

Yirmi beş yıllık evlilik ve tam kırk yıllık aşk anlattığı Songül Otur’un. Hani dile kolay dediklerimizden. Kırk sekiz yaşında toprağa bıraktığı ilk aşkıyla hatıraları hiç büyümemiş, hiç eskimemiş. Bir sandıktan özenle çıkarıp anlatıyor hatıralarını. Sırasını şaşırmadan. “Nasıl anlatırım” dediği sevdasını su gibi anlatıyor. Sözünü kesip soru sormaya çekiniyorum. Öyle güzel, öyle derin.

“Eskişehir’de okudu, ben de Erzincan'daydım. Birbirimize mektuplar yazardık. Şiirler yazardı bana. Okul bittikten sonra çalışmaya başladı. O kadar küçüktü ki ilk maaşını bile babası aldı.

''1990 yılında evlendik. 91’de de oğlum oldu. Çok küçük bir bebekti Birkan. Elimize almaya korkardık. Kasım’la birbirimize bakar “Bunu biz mi yaptık, bu bizim mi derdik.” Oğluna çok düşkündü. İçi titrerdi oğlunun canı acıyacak diye. Çok düşkündü oğluna çok… Bana da düşkündü.

''Altı kardeştiler. Kasım ikinci çocuktu. Ama o hepsine baba oldu, abi oldu. Onları okuttu, evlendirdi. Her zaman onların yanında oldu. İlgisini desteğini hiç eksik etmedi. Şaşardım ben herkese, her şeye nasıl yetişiyor şaşardım. Bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjisi vardı. Babası Alzheimer oldu. Annesi yorulmasın diye her gün giderdi. Babasıyla ilgilenir, traş eder annesine temizlikte yardım ederdi. 'Annem çok yorulmasın' derdi.

''Çok yoğun çalışıyordu. Sendika Başkanlığı yapıyordu. Dernek başkanlığı da yaptı. Çok aktifti. Her şeyle ilgilenirdi. Herkesin yükü onun sırtındaymış gibi çalışırdı.”

Songül Otur konuşurken aklıma Ankara’daki patlamada yaralanan Orçun’un anlattıkları geliyor. Kasım Otur yol boyunca ağabeylik yapmış hepsine. Gençleri kendine emanet bilmiş. Ankara’ya indiklerinde de yanlarından ayrılmamış. Gençleri yalnız bırakmamış. Dünyanın yükü sırtında…

“Gözümüzün içine bakıyordu” diyor Songül. Gözümün içine bakarak. Sanki o değil bana bakan Kasım Otur. Songül sevdiğinin gözüyle bakıyor her yere, her şeye. Olur öyle… İnsan böyle koyu sevdi mi her yere sevdiğini götürür. Sadece kalbinde değil gözlerinde de. Onun gibi bakar, o da görsün diye bakar. Onunla konuşur, ona anlatır. Sanırsın ki seninle konuşuyor. Seni görmez duymaz bile o sevdiğine anlatır, ona ağlar. İnsan böyle koyu severse gözlerine sevdiği oturur.

“Çok güzel türkü söylerdi. Neşet Ertaş türkülerini söylerdi. Musa Eroğlu’nu severdi. Arkadaşlar toplanırdık. Kasım çiğköfte yapar, türkü söylerdi. Türkü söylerken benim gözümün içine bakardı. Arkadaşları başını çevirirlerdi. O gene bana bakardı. Çok güzel bakardı. Kasım bana çok güzel bakardı.''

İşte diyorum bu kadın o yüzden bu kadar güzel bakıyor… Çünkü o bize değil sevdiğine bakıyor. Songül ağır ama hayat dolu bir adamı anlatıyor. Her yaştan insanla hemen iletişim kurabilen. Dertten anlayan, dinleyen, çare bulan. Herkesin sevdiği.

“Çok geniş bir çevresi vardı. Çok arkadaşı dostu vardı. Herkes onu çok severdi. Kasım’ı sevmeyen yoktu. Ama en çok ben severdim.”

Ankara’daki KESK’in düzenlediği bütün eylemlere katılırmış Kasım Otur. Songül televizyonlarda müdahale haberlerini izleyince endişelenir aramış onu. “Biz hiç onları görmüyoruz” der, rahatlatırmış. “Bu olay olduğunda da onu düşündüm. Belki Kasım hiç olanları görmemiştir dedim.” Yutkunuyor Songül. Gözündeki yaşları siliyor. Hepimizin başı önde. Susuyoruz.

“Kasım varken hayat kolaydı” diyor.” Çocuğumun geleceği için endişelenmiyordum. Kasım vardı. O hallederdi. Şimdi çok korkuyorum. O bana güvenirdi. Yapacağımı bilirdi. Ama şimdi yapamazsam diye korkuyorum. Ya yapamazsam… Ya güçlü olamazsam… İşte o zaman Kasım beni sevmez. Şimdi böyle ağladığımı görse… Böyle ağladığımı görüyorsa çok kızıyordur bana. Bazen ona çok kızıyorum biliyor musunuz?''

“Bizi bırakıp...” Bu iki kelime zorlukla dökülüyor Songül’ün ağzından. Sanki söylemese böyle bir gerçek olmayacak. Sanki “bizi bırakıp” dememiş olsa Kasım arka odadan gelecek. Songül’ün yanındaki koltuğa oturacak. Gönül Dağı’nı söyleyiverecek bize. Yine Songül’ün gözlerinin içine bakacak. Songül ve Kasım bizi hepimizi unutacak, birbirlerine takılı gözleriyle türkü söyleyecek.

Neden sonra “gittiği için…” diyor Songül. Gittiği için… Sadece onun değil hepimizin genzi yanıyor. Tavana bakıyoruz olmuyor, yere bakıyoruz, ayaklarımıza bakıyoruz olmuyor, ellerimizle oynuyoruz olmuyor. Gözyaşlarımız artık yerinde duramıyor. “Bizi bıraktı” diyor Songül öyle inanmadan ama öyle içten bir kırgınlıkla, öyle büyük bir hasretle.

Ankara’ya gidecekleri gün erkenden kalmış yine. Zaten hep erken kalkarmış. Kahvaltı hazırlayıp yola çıkmadan anne babasını görmeye gitmiş. Babasını traş etmiş. Sonra Songül’ü nöbete götürmüş. Songül’ün aklında o son an mıh gibi duruyor.

“Hastanenin önünde durduk. “Ya Songül, hiç de gitmek istemiyorum” dedi. Ben de yüzünü okşadım “Kasım şimdi bana ayak yapma” dedim. Gülüştük. Ben nöbete gittim. Saat dokuz gibi beni aradı. ”Ben gidiyorum Songül” dedi. “Tamam” dedim. Gece de oğlumuzu aramış. ''Oğlum ne yapıyorsun, eve geldin mi'' diye sormuş. Birkan otobüsten gelen müzik seslerini duymuş. “Baba hadi iyisin” demiş. Gülüşmüşler.

Sabah sekizdi. Beni aradı. “Nöbetin bitti mi?” diye sordu. Bitti dedim arkadaşı bekliyorum. Sen beni arama telefonu duymam ben seni ararım dedi. Hep öyle yapardık. Mitinglere gittiğinde o beni arardı. Merak etmeyeyim diye, aklım onda kalmasın diye. Kasım beni arardı. O gün bir daha aramadı. Kasım beni o günden sonra bir daha aramadı.

Eve geldim. Birkan uyuyordu. Kahvaltıyı hazırladım. Birkan yemedi, odada kanepeye uzandı. Televizyonu açtım. Mitingi gösterirler diye bakayım dedi. Reklamlar vardı. Altyazı geçiyordu mesela ama son dakika haberleri falan yoktu. Başka kanallara bakayım dedim. Sonra bütün kanallar gitti. Oğlum güzel uyuyordu ben de ses olmasın diye televizyonu kapattım. Nöbetten gelmiştim yorgundum. Bir battaniye de ben alıp uzanayım diye düşündüm. O arada kaynım aradı. “Yenge, ne yapıyorsun, evde misin?” dedi. “Evdeyim” dedim. “Geliyorum” dedi. Ben de “tamam gel” dedim. Kaynım ara sıra benimle dertleşmeye gelirdi. Öyle bir şey sandım. Geldi. “Ankara’da patlama olmuş” dedi. “Nasıl yani” dedim. Televizyonu açtım. Televizyonu açtım ama bir şey gördün mü diye sorarsanız, hayır hiçbir şey görmedim”

Hani dünya dönüyor derler ya… Bazen dünya dönmez. “Hayat devam ediyor” derler ya… Etmez. Kalbinizin yarısını beklediğinizde, haber almak istediğinizde, korktuğunuzda telaşlandığınızda hayat devam etmez. Sizi sakinleştirmek, teselli etmek için kurulan her cümleye düşman kesilirsiniz, kendinize bile. Dünya dönmez. Zaman geçmez. Her şey donar kalır. Ve kahrolası şu dünya insanın üzerine üzerine yıkılır.

“Hastanede” dediler. BTS (Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası) Başkanı'nın ayakları kırılmış hastaneye kaldırılmış. Hastanede olsun dedim. Ayakları kırılsın. Üç beş gün sonra gelir. Nasıl olsa iyileşir dedim. Sonra gözaltında dediler. Gözaltında olsun dedim. Benim eşim yanlış bir şey yapmadı. Üç gün gözaltında kalır sonra çıkar gelir dedim.Beni sakinleştirmek için 'yaralıdır, seni o yüzden arayamıyordur' diyorlardı. Ya Kasım beni nasıl aramaz. O benim bu olayı duyunca nasıl korkacağımı düşünür, arardı. Beni asla merakta bırakmazdı. O gün, o gece ilk kez Kasım beni aramadı. Yoktu Kasım. Hastanede yoktu… Gözaltında kimsenin olmadığını öğrendik. Kasım karakolda da yoktu.”

Gece yarısı gelen haberden sonra ne yaptığını hatırlamıyor Songül. Ne kadar ağladığını, ne kadar sustuğunu, ne söylediğini. Ve sonra geçen günleri…

Katliamdan sonra emekli ikramiyesi gelmiş Kasım Otur’un. Otuz iki yıllık çalışma hayatının hediyesi. Otuz iki yıl çalışıp alamadığı, göremediği ikramiye. “O paraya ben nasıl dokunayım” diye soruyor Songül. Verecek bir yanıtımız yok.

Songül anlatıyor, biz ağlıyoruz. Songül ağlıyor, biz susuyoruz… Tüm samimiyetiyle anlatıyor. İnsanlar, onu teselli etmek için çok genç insanların da öldüğünü söylediğinde, kızdığını anlatıyor mesela. “Bana ne?” dediğini anlatıyor.

“'Bana ne onlardan' diyordum. Bana ne!!... Sonra Gözde’nin (10 Ekim Katliamı'nda ölen Gözde Aslan) annesi geldi. Gözde’nin annesini gördüğüm zaman kendimden utandım. O bir anneydi ve buraya benim yanıma gelmişti. Çok utandım.”

Rakel Dink’in “Bizi acılara akraba ettiler” sözü aklıma geliyor. Kırk yıllık sevdiğini yitiren Songül Otur, yirmi üç yaşındaki evladını toprağa veren Gözde’nin annesinden utanıyor. Onun acısı karşısında kendi acısına ket vurmayı, onunla acısını yaşamayı öğreniyor.

“Bazı akrabalarımız, arkadaşlarımız 'Size gelmeyi, eve girmeyi yüreğimiz almıyor' diyorlar. 'Biz manyak mıyız' diyorum. Biz bu evde yaşıyoruz. O burada oturmuştu. Burada yemişti. Yatmıştı… Şakalaşmıştık.''

Evin her yanında o var. Vitrinde fotoğrafı, buzdolabında yarım rakısı, banyoda diş fırçası, oğlunun dolabında kazağı. Oturduğum koltukta oturmuş, çayımı koyduğum sehpaya bardağını koymuştu. Şu kanepeye sırtını dayayıp dinlenmişti, kapı ağzında oğluna takılmıştı. Kasım Otur bu evde yaşamıştı. 10 Ekim 2015’den sonra bu eve bir daha gelemedi.

Songül anlatıyor. Gözleri ağlamaktan şişti artık. Onu yordum diye üzülüyorum. Anlamış gibi bakıyor yüzüme. “Bunları anlatmak çok acı vermiyor biliyor musunuz” diyor. “Bana acı veren şeyler farklı. Ben onun nefesini hissetmiyorum. Ben onun kokusunu duymuyorum. Bana bunlar acı veriyor.

Tam çıkacakken kapının önünde “Kasım’ı güzel anlat” diyor Songül. Sımsıkı sarılıyoruz birbirimize. Kulağıma fısıldıyor. “Ben anlatamadım ama sen güzel yaz. O çok güzel bir insandı. Adam gibi adamdı.” Biliyorum diyorum, bir kez daha göz göze gelmekten kaçınarak. Hızla iniyorum merdivenlerden.

Aklımda Kasım Otur’un sevdiğinden emin olduğum Neşet Ertaş türküsü.

Bakılmaz mı gözden dökülen yaşa
Gör ki neler geldi o garip başa
Hasret etti bizi gama gardaşa
Bir ayrılık bir yoksulluk biri de ölüm

Leyla Alp

1975 Sinop doğumlu. İmc Tv’de çalıştı. T24’de yazıyor.