“Ne ki ah! Öldü işte, ve kendisiyle birlikte gömüldü.”

İngiliz-İskoç şair Byron, umarsız acıyı büyük bir şairin sözleriyle dile getiriyor: “kendisiyle birlikte gömüldü…” Ölümün, ölenden kalan her şey, her anı ve her güzellik korunsa bile, öleni alıp götürdüğünü ve geriye gerçek bir teselli bırakmadığını üzüntüyle hatırlatıyor Lord Byron: “Ne ki ah…”

10 Ekim faciasında, o kara katliamda ölenlerimiz, bir fotoğraf, binlerce anı, birer kavga geleneği, birer cesaret ve direniş figürü, birer masum barış şehidi olarak kişisel hafızalarımızda ve insanlığın ortak tarihinde yerini aldı. Klişeden korkmadan söyleyelim; her biri, sözcüğün gerçek anlamıyla ölümsüzdür: Unutmayacağız, ülkenin başkentinde, bu devletin gözlerinin en keskin, kulaklarının en uzun, burnunun en sivri olduğu sokaklarda, bir kalleş vurgunla aramızdan alınmış olduklarını ve her birinin ismini kuşaklar boyu hatırlayacak, çocuklarımıza anlatacağız, onlar kendi çocuklarına anlatacaklar.

Ama işte ya “kendileriyle birlikte gömülenler”? Onların söküldükleri evler… Kalpteki öfkeli üzüntünün yerini salt acıya bıraktığı, acının öfkeyi bile bastırdığı, açık yaraların kanadığı yürekler… Ölenlerimizin sevdikleri, sevenleri?

Kadıköy-Kartal minibüsündeyim. Çocukluğumun geçtiği ve çocukluğumun insanlarının oturduğu bir hat boyunca yolculuk ediyorum, Kemal Tayfun Benol’un evine gidiyorum. Bostancı, Küçükyalı, Maltepe, Cevizli… Ah, görmeden tanıdığım bir eve gidiyorum. “Ben çocuk ölsem olmaz mı” diyen bir büyük çocuğun evine. Kemal Tayfun Benol. Martıyla kahvaltı yapan, bir bebeğin ayağını vecd ile öpen adam.

Tayfun, Tayfun abi, Tayfun dayı, baba, Tayfun yoldaş… Önce Kartal’a, sonra İzmir’e onun insanlarıyla konuşmaya gidiyorum.

Tayfun Benol barış istemek için 10 Ekim’de Ankara’ya gitmiş. Dönmemiş. Şimdi onun yokluğunun, sökülmüş bir diş gibi boş bıraktığı yerlere gidiyorum. 11 Ekim 2015 günü, kara bombaların dumanı genizlerde, dev yumruları boğazlarda dururken gördüğüm iki fotoğrafın izindeyim. Martıyı ve Kaan’ı göreceğim ama martıya peynir veren, Kaan’ın ayağını bir kutsal emanet gibi öpen adamı göremeyeceğim. Yaşarken hiç görmediğim Kemal Tayfun Benol’u, Tayfun abimi, yoldaşımı, geride bıraktığı hüzünlü boşluktan tanımaya ve size anlatmaya çalışacağım. Karnı ağrıyor insanın; üzüntüden, çaresizlikten, heyecandan, sevgiden.


1960’da başlıyor. Eskişehir’de altı çocuk sahibi öğretmen Sıtkı Benol ve eşi Namiye Benol’un yedinci çocuğunun dünyaya gelmesiyle.

İzmir’de Tayfun Benol’un, artık yetmiş sekiz yaşında olan en büyük ablası, yarı annesi anlatıyor:

“Babam öğretmendi, annem bir ev hanımı. Yedi kardeştik. Tayfun en küçüğümüzdü. Altı kardeşin üstüne. O doğduğu zaman ben yirmi üç-yirmi dört yaşındaydım. Annem artık kırk yaşındaydı, hamile olduğunu bizden bile saklamış, utanarak. 1960’ta bu şekilde dünyaya geldi yavrum. Tabii, hepimiz onu çok sevdik. Fakat üç yaşındayken babamı kaybettik. O kadar da düşkündü ki babam ona, sabah erkenden yanına alır ona şiirler okur. Tabii, babam ölünce çok bocaladı yavrum. Benim evladım gibiydi o. Annemin başında bir sürü çocuk. Ben daha çok ilgilenirdim onunla, çok düşkündü bana. Ben de onu evlat gibi severdim.”

Söze her başladığında acıyla inleyen bir kadın… Gözleri altı ay sonra hâlâ ıslak, küçük kardeşinin kendisinden haksızca koparılmasının gölgesiyle içinize doğru bakan bir abla.

“Sonra sıra sıra hepimizin okumaları, evlilikleri… Bizler evlendikten sonra en küçük iki kardeşimle birlikte Eskişehir’den İstanbul’a taşındı annem. Zaten bazı kardeşlerim de oraya yerleşmişti. Hepimizi okuttu annem. Babamdan kalma bir öğretmen maaşı, yedi çocuk. Tayfun da liseyi ve üniversiteyi İstanbul’da okudu. Büyük zorluklar, yokluklar içinde. Yine de okudu yavrum.”

Yetmişlerin sonunda, politik tansiyonun en yüksek, mücadelenin güçlü olduğu yıllarda, lisede devrimcilerle tanışmış Tayfun Benol. “Politik yaşantısını çok bilmedik biz” diyor ablası. Ve onu tanıyan herkesten duyduğum, duyacağım vurgularla anlatmaya devam ediyor kardeşini: “Ama o kadar iyi bir insandı ki, sineği incitmeyen… Cebinde on lirası olsun beşini çıkarır verir. Ceketini giyer gider, ihtiyacı olan birini görürse verir, ceketsiz dönerdi. Para onun için hiç mühim değildi, sadece insan.”


Kartal’da, Tayfun Benol’un 9 Ekim akşamı “ceketini giyip çıktığı” evin kapısındayım. Eşi, sevgilisi Gülderen abla karşımda. Tayfun abinin çok sevdiği terasında, o martının konduğu, onun elinden peynir yediği masada kahvaltı yapacağız, ondan konuşacağız: “Tayfun, ah sevgilim… Suruç’ta o çocukların öldürüldüğünü gördükten sonra günlerce ağladım, artık bir şeye ağlamam diyordum.”

Salona alıyor beni, hava serin. Ben eve çıkana kadar kurşun rengiydi gökyüzü, şimdi güneş açıyor. Ve salonun, o terasa bakan penceresinin önüne, kanatlarını beni selamlar gibi iki yana açmış koca bir martı geliyor, pervaza konuyor. Gözü içeride. Mucize mi bu? Doğaya ve onun tüm mahlukatına karşı sevgi dolu bir adamın anısı, bir yırtıcı kuşu onunla ilgili toplantıya mı çağırıyor?

Kemal Tayfun Benol

“Tayfun’dan sonra da hep burada” diyor Gülderen hanım, “Elleriyle beslerdi onu. Kendi peyniri, kendi yumurtasıyla. ‘Benim canım bugün yumurta istemiyor’ der, ona verirdi. Üç yıldır bu evdeyiz. Bu terası çok severdi, hep burada zaman geçirirdi. Onlarca kuşu besledi burada.” Terasın dört yanına dağılmış su ve yiyecek kaplarını gösteriyor. “Fotoğraftaki martı mı bu” diye soruyorum, “Evet” diyor, “Bu en cesurları. Omzuna çıkardı Tayfun’un. ‘Bir gün bunun boynunu seveceğim’ diyordu.”

Tüm sözler, yitenlerin büyük boşluğunu hatırlatan buruk, boğaz yumrulu susuşlarla sona eriyor. Sevgili bir insanın, yılların dostluğunun, aşkının, yoldaşlığının anısı ve eksikliği de bizimle birlikte oturuyor.

“Tayfunların ailesi çok iyi bir aileydi. Kayınvalidem çok iyi bir insandı. Çok benzerdi Tayfun da annesine... Sonra Tayfun’un amcası ölmüş, iki oğlu kalmış geride. Kayınvalidem yanına alıp onlara da bakarken, kayınpeder de ölmüş. Dokuz çocukla kalmış kadın ve gıkını çıkarmadan bakmış hepsine.”

Yoksunluklar içinde bir çocukluk ve gençlik geçiriyor Tayfun Benol. Ama maddi zenginliklere karşı, bazen çevresindekileri şaşkınlığa hatta kızgınlığa sürükleyecek bir kayıtsızlık içinde. Herkes aynı şeyleri anlatıyor onun için: “Neyi varsa paylaşırdı…”

“Kendi komünizmini yaşıyordu” diyor Gülderen abla, “Öyle bir toplumda ne kadar mutlu olurdu. Kredi kartındaki limit onun cebindeki nakit paradır. Ama limit dolunca da hiç üzülmez. Olanı hemen dağıtan, başkalarıyla paylaşan, olmayınca da hiç sesini çıkarmayan bir adamdı. İki oğlumuz var, onları düşünerek biraz da kızardım ben bu kayıtsızlığına. İstanbul Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler okumuştu. Öğrenciyken de okulda fotokopici çalıştırmış. Onu bile batırmış. (Gülüyor.) ‘Gülderen, gelenler hep arkadaşlarımdı nasıl para isteseydim’ derdi. Sürekli iş değiştirdi. Bir işte iki yıldan fazla çalışmazdı. Her işe şevkle başlardı ama uzadığı zaman sıkılırdı ve istemediği hiçbir şeyi hiç kimse yaptıramazdı ona; işverenleri de yaptıramazdı. Tam bir anarşistti o konuda…”

Çok yakın bir arkadaşının bebeği olmuş Tayfun Benol'un. Gönlünden geçtiği gibi “iyi bir hediye” alamamış. Gülderen abla anlatıyor: '' 'Ne aldın Tayfun, Yüce’nin bebeğine' diye sordum, bir baktı bana, bir üzgün baktı… Onca yıllık parasızlıklar olaylar içinde en üzgün olduğu, hatta tek üzgün olduğu andır. Bu olaydan sonra İzmir’de ablası ve eniştesiyle karşılaşıyor. Ablası gülerek anlatıyordu, çok ciddi bir şekilde ‘Bundan sonra para için çalışacağım abla’ demiş. ‘Tayfun sen bugüne kadar ne için çalışıyordun’ diye sormuşlar. Evet, garip ama parayı kazanmak için çalışmazdı, dağıtmak için çalışırdı.”

Bir tatil anısı anlatıyor sonra: “Ben matematik öğretmeniyim o zaman. Yazın okullar tatil. Oğullarımız Deniz ve Özgür’le bir arkadaşımızın yazlığına tatile gideceğiz. ‘Bekleyin, izin alayım ben de geleyim’ dedi. Ama izin alamamış, hafta sonuna kadar bekletti bizi, cumadan birlikte gittik. Pazar günü oldu. ‘Ben dönmüyorum, kalıp sizinle tatil yapacağım’ dedi. ‘Tayfun yapma ne olur’ diyorum. ‘Aman Gülderen, hiç mi gazete okumuyorsun, bir resmeci, bir overlokçu, bir de muhasebeci ararlar. Gidince girerim bir işe.’ Çocuklar küçük, paraya ihtiyacımız var, ağlıyorum. 'Gülderen ben gitmiyorum, istersen ağlarsın tatili kendine zehir edersin, istersen tadını çıkarırsın. Ben seninle ve çocuklarımla tatil yapacağım’ dedi.”

“Çocuklar çok severlerdi babalarını. Zaten sevgi dolu bir insan. İkisi birden babalarının kucağına tırmanırdı. ‘Oğlum biriniz bana gelin, babanız ikinizi birden taşıyamaz.’ Gelmezler. O kadar babacıydılar.”

“Hep neşeliydi. Tayfun’un bana en büyük cezası neydi biliyor musunuz; ‘Seni güldürmeyeceğim artık’ derdi. En büyük ceza buydu bana. Nasıl komik bir adamdı! Çok zekiydi, onun için esprileri de çok komik olurdu. Arkadaşları da arkasından hep öyle deyip durdu: ‘Onun anlattıklarına ağız dolusu gülemeyeceğiz artık.’ Komik, neşeli, hayat dolu, sevgi dolu bir insan.”


Onların en kötüleri, bizim en iyilerimizi çaldı, bunu biliyorduk. Ama hayat arkadaşı onu anlattıkça yokluğunun boşluğu büyüyor. İyileri bile kıskandıran bir iyilik, herkesten çalınmış bir mücevher.

“Çok yavaş böyle sakin sakin konuşur, herkesle iletişim kurar. Bir keyif adamıydı. Çok da sevgi doluydu. Burada başının etini yiyeyim yarım saat boyunca, yarım saat sonra dünyanın en iyi eşi benmişim gibi davranırdı yine. Kendi de çocuktu, çocuktu yani. ‘Üç oğlum var biri hiç büyümeyecek’ derdim, gülerdik. En son, ölmeden beş-altı ay önce, ‘Ya Gülderen, ben çocuk ölsem olmaz mı, büyütmesen beni’ demişti. Yine gülmüştük. Hep gülerdik. O ekimden önceki bütün yazı bu terasta geçirdik. Çocuklar, çocukların arkadaşları, bizim arkadaşlarımız. Terasın duvarına sinevizyon koymak ve burayı bir açık hava sinemasına çevirmek istiyordu. Çocuklarımız, misafirlerimiz, martılar…”

Her eylemde varmış Tayfun Benol. İnşaat İşçileri Sendikası’nın kurucusu. Eşitliğin, özgürlüğün, iyiliğin militanı.

“Birlikte gittik biz Ankara’ya. Yolda Berkin Elvan’ın babasıyla tanıştırdı beni. Herkesi tanır. Beyoğlu’nda beş adım yürüyemezdi. Son zamanlarda ‘Gülderen çok yaşlandım herhalde, caddenin yarısını geçiyorum kimseye rastlamıyorum’ diye takılıyordu. Ankara’ya giderken de benim bir arkadaşımı bulmuş. ‘Bak sana kimi getirdim’ diye Çiğdem’le geldi. Çiğdem’in de bir kardeşi var Bülent, o da her eylemdedir. Tayfun, Sami ve Bülent birlikte her eyleme giderlerdi. O sabah otobüsten indikten sonra on dakika kadar yürüdük. Simit almış bize. İki kişiye on tane simit almış işte hep yaptığı gibi. ‘Yine saçmalamışsın bak Tayfun’ deyip güldük. ‘Aaa, ben onu sendika kortejine götürürüm’ dedi, ‘Ben inşaat işçileriyle yürüyeceğim, sizin muhabbetinizi de bölmeyeyim, kulağın telefonunda olsun ki birbirimizi bulalım.’ Ve gitti. Geçidin altındaydık. Geçidin çıkışına yüz metre kadar uzaktayız sadece. Sonra çok yüksek bir ses. Çiğdem’e dedim ki herhalde ses bombası. Yaralı görmemiştik henüz. Duman geldi çok fazla ama yaralı da yok, ses bombası sandım. Biz bu kadar konuşabildik. Sonra ikinci patlama oldu. İnsanlar koşarak gelmeye başladı. Bağırmaya başladılar ‘oraya yaklaşmayın’ diye. Ama ne olduğunu çok anlayamadık. Alt geçidin çukurundayız, etrafı göremiyoruz ve hâlâ ‘olay çok büyümesin de yürüyelim’ derdindeyiz.''

''Ne olmuş ki diye oturduk biraz kenarda. Sonra anladık dehşeti. Önce telefonlar çalışmadı tabii. Sonra ulaşılamadı Tayfun’un telefonuna uzun süre. Ama bir süre sonra telefonu çaldı, duymuyor sandım. Kızdım hatta, niye bakmıyor diye. Sonra meşgul çaldı. Tayfun yaşıyor, biriyle konuşuyor diye sevindim.”


İzmir’de, Tayfun Benol’un yeğeni, opera sanatçısı Hakan Uludemir ile konuşuyoruz.

“Dayım benim hayatımı değiştirdi. Müziğe hep çok meraklıydım. Ama gençken seksenlerin o çarpık şeylerini dinliyordum, taverna müzikleri falan. Şilili ozan Victor Jara’nın bir kasetini verdi bana. Dünya müziklerine yönlendirdi beni. Ben Eskişehir’deyim, dayım İstanbul’da üniversite öğrencisi. Hayrandım ona. İstanbul’a her gittiğimde gezdirirdi beni. O parasızlıkta bunu nasıl yapıyordu bilmiyorum ama müzelere, tarihî eserlere götürürdü beni. Dünyaya bakışımı değiştirdi.''

Hakan Uludemir anlatmaya devam ediyor: ''O cumartesi günü Kaan’a kahvaltı yaptırıyorum. Kaan’ı çok severdi Tayfun dayım. O resimdeki gibi kendinden geçerdi Kaan’ı öper koklarken. Televizyondan duydum patlama haberini. Aklıma hemen Özgür’le Deniz geldi. Dayım da gitmiş olabilir elbette, ama önce çocuklar geldi aklıma. Onların İstanbul’da olduğunu öğrendim, rahatladım. Dayıma da hiç konduramıyorum tabii. Gülderen yengemle konuştuk sonra. Telefonu da meşgul çalınca biraz rahatlar gibi olduk. Ama insan canını görmeden yaşadığına, cenazesini görmeden öldüğüne inanamıyor işte.”

Hakkı Özdal

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve muhabirlik yaptı.