Bir 8 mart gününde doğdu Kübra Meltem Mollaoğlu. 1970 senesinde. Hayatı boyunca ezilenlerin, dışlananların ve haksızlığa uğrayanların yanında başkaldıran bir güç olarak gördü kendisini. Doğuştan devrimci bir ruhu vardı. Bu devrimci ruhu, yaşamının her yönüne yumuşak kavramlar ve tavırlarla yedirmiş bir kadındı. Yaşamını annelik üzerine kurmuştu, ancak doğduğu günün de hakkını verircesine, Türkiyeli bütün annelerin daha iyi şartlarda yaşaması için durmaksızın mücadele ediyordu. Şefkatiyle, merhametiyle, iyi niyetiyle mücadele ediyordu üstelik.

İnsanların ihtiyaçlarının çok basit olduğunu düşünüyordu; yeme, içme ve giyinme. Onun gözünde, insanların olduğu gibi toplumların da ihtiyacı özünde aynı ve basitti. Güzellik, süslenme gibi şeyler de iyiydi, hoştu ama şart değildi. Zorunlu olan iyi insan olmaktı, bizden olmayanı anlayabilmek, bizi de bizden olmayana doğru anlatabilmekti. Türkiye’nin bugünkü sorunlarının da bu bakış açısıyla hallolacağına kuvvetle inanıyordu. Bir halkın kendisi için istediğine diğerleri de sahip olduğunda, toplumun bütün katmanlarının sorunlarının basitçe çözümleneceğini düşünüyordu.

Bireyler ya da halklar arasındaki sorunların temelinin eşitsizlik olduğuna, eşitsizliği yaratan ve büyüten kurumun da yargı olduğuna inanıyordu. Adalet yoksa barış da yoktu! Devlet mekanizması içerisinde, yargısal güçler eşit ve adil davranışlar üretebilse, toplumda haksızlığa uğradığını düşünen kimselerin azalacağını, eşitsizliğin ortadan kalkacağını düşünüyordu. Kısa çöpün de hakkını alabileceğine, evrensel insanî değerlerden herkesin “payda”sını alması gerektiğine inanıyordu. Başkalarının refahı için çalışan bir kadındı kısacası.

7 Haziran seçimlerinden önce Diyarbakır, Urfa ve Şırnak gezileri yapmıştı. Orada anne babasını kaybetmiş bir çocuğun “Anne, anne,” diye aralıksız ağladığını görmüş ve kocasına “Bir kızımız daha olsun mu” diye sormuştu. İki kızı olmasına rağmen, "üç kız çocuk iki kız çocuktan iyidir" demişti. Bir çiçek gibi düşünmüştü o yetim sığınmacı kızı, o kızı evlatlık alabilirlerse iyi bir toprakta sulanabilir, güneş alabilir, insanlığa daha faydalı bir birey olarak yetişebilirdi. Yaşasaydı bu umudunu gerçekleştirebilirdi.

Paylaşmayı seven bir insandı; sadece eşini dostunu ağırlamak değildi paylaşmaktan anladığı, bazen yolda gördüğü, tanımadığı birinin karnını doyurduğu olurdu. Birisi tıpta diğeri beden eğitimi fakültesinde türbanlı iki öğrenciyi okutuyordu; ancak onları asla kendi düşüncelerine ya da ideolojisine çekmeye, ikna etmeye çalışmadı. Zaten kendisi de dinî ritüellerini dinî inançları doğrultusunda yerine getirirdi. Yaptığı hiçbir yardımın, bağışın lafını etmeyi sevmezdi. Sessiz sedasız iyiydi yani.

Oysa hali vakti yerindeydi, evinde otursa oturabilirdi. Giyinip kuşanabilir, takıp takıştırabilir, keyif çatabilirdi. Özünde, yaşayış ve davranışıyla klasik, Türkiyeli bir kadındı. Aile bireylerinin ne zaman nerede olduklarını, üzgün mü ya da mutlu mu olduklarını mutlaka bilirdi. Herkesin eksiğini, hatasını bilir, ancak yüzüne vurmaz, o eksiği tamamlama, o hatayı kapatma yolunu seçerdi. Zaten evliliğinin yürümesindeki en büyük etken onun güzel yüreği ve sıcaklığıydı. Sanat müziği ve Ahmet Kaya dinlemeyi severdi. Tatlı ve börek konusunda, özellikle su böreği konusunda ustaydı. Fırında kuzu kolunu çok güzel yapardı. Aslında her yemeği güzel yapardı, hatta o kadar güzel yapardı ki kayınvalidesi bile onun elinden yemeyi tercih ederdi. Sıcaklığıyla, güzel kalbiyle çekip çevirirdi evi. Yabancı gelindi, ama gelin gittiği ailede onu herkes severdi. Sadece aile içinde mi, yaşadıkları muhafazakâr denebilecek muhitte bile, tanıyan herkes severdi Meltem’i.

Aydın Mollaoğlu’nun yirmi altı yıllık dostu, yirmi bir yıllık da hayat arkadaşıydı Meltem. On altı yaşındaki Helin Naz ile dokuz yaşındaki Dila Günce’nin annesiydi. Selanik göçmeni, demokrat ve eğitimli bir ailenin Elazığ’da doğup büyümüş, Bursa Uludağ Üniversitesi’nde Kamu Yönetimi okumuş, yaşamını İstanbul’da sürdüren bir bireyiydi. Öğrenim hayatı boyunca demokrat öğrencilerin forum ve eylemlerinde aktif çalışmıştı. İş hayatını olduğu gibi anneliği ve ev hanımlığını da dolu dolu yaşamıştı. Üç kız kardeşin en büyüğüydü, bir sokak ötede oturan annesinin “Maviş”iydi. Gerçekten, bugünleri bilirmiş gibi mi annesini hep yakınında istemişti?

Dünya nimetleri için mücadele ederken ya da bir trafik kazasında kaybetmemişti hayatını. Herkes için daha iyinin, daha güzelin iyi niyetle gerçekleşebileceğine duyduğu inançla, barışçıl bir şekilde mücadele ederken “öldürülmüştü”.

Cenazesine camide başta tereddütle yer verseler de, HDP’li de olsa bir “hanımefendi”nin cenazesinde bu kadar çok dua okunması, camide dört gün boyunca her gün, sabah hariç her öğün, üç yüz kişilik yemek verilmesi Fikirtepe’de muazzam bir etki doğurmuştu. Cenazesine HDP’li milletvekilleri de gelmişti, CHP’li, hatta AKP’li milletvekilleri de, MHP’li arkadaş ve komşular da. Cenazesi bile tek başına, daha iyi bir Türkiye’nin mümkün olabileceğini göstermişti aslında.


Ankara Katliamı’nda öldürülen Kübra Meltem Mollaoğlu’nun eşi Aydın Mollaoğlu’yla güneşli bir pazar günü Kadıköy Bahariye’de buluşuyor, yakınlardaki bir otoparka yürüyoruz. Nasıl oturacağımızı, söze nerden başlayacağımızı bilemediğimiz o kısacık anda, merak ediyorum: Nedir bir hayat hikâyesinden kastımız? Zamanın neresinde, ne şekilde kesintiye uğratılmış olursa olsun, bilmem şu tarihte, bilmem nerede doğmuş olmanın, şu ya da bu okulda güzel güzel okuyup şu veya bu mesleği edinmenin, evlenip barklanmanın, çoluk çocuğa karışmanın bir özeti midir?

Yoksa… kahverengi, nemli gözlerinden inadına mavi mavi bakan, sevdiği kadının adını kalbi titremeden, gözü yaşarmadan telaffuz edemeyen bir adam mıdır? Aynı adamın, “Meltem, çocuklar ve bizim için yaşamın bir lütfuymuş. Bizim açımızdan ciddi bir güzellikti. Meltem dosttu,” diyen kalbi midir? Her sabah dokuzla on arasında İstanbul Karacaahmet Mezarlığı’nın yolunu tutan ayakları mıdır o adamın?

Ankara Katliamında öldürülen Kübra Meltem Mollaoğlu’nun eşi Aydın Mollaoğlu, “Onun varlığıyla dünyanın en rahat erkeğiymişim ben,” diye başlıyor söze. “Meltem… Kübra Meltem ama biz Meltem’i kullanıyoruz ailede… Meltem büyük bir güçmüş arkamızda.” Kendisi farkında değil belki ama o güç, Meltem’in gücü, şefkati, merhameti Aydın Mollaoğlu’nun gözlerinden bana doğru oluk oluk akıyor sohbetimiz boyunca.

Ancak yine de HDP İstanbul 1. Bölge adayı Kübra Meltem Mollaoğlu’ndan bahsetmek, hayat arkadaşı Meltem’den ya da anne Meltem’den bahsetmekten daha kolay geliyor Aydın Mollaoğlu’na.

Nedeni aslında şu hikâyede gizli: “Meltem’i listelerde bulamıyoruz, yaralılar arasında yok, HDP’nin listesine bakıyoruz yok, Türk Tabipler Birliği’nin listesine bakıyoruz yok, Meltem yok, yok, yok yani. Ne yapacağımızı bilmiyoruz, bekliyoruz. Beklerken, bir tane bayan savcı vardı… Çok merhametli, iyi bir savcıydı, çok parçaladı o gün kendini, çok yoruldu. Ona gittim, avukat olduğumu, eşimin orada olduğunu söyledim, yardımcı olmak istedi, etti de aslında. Ben özel bir şey istemedim. Bir ara kapıda bekliyoruz, hava çok soğuk, titriyorum, bilmediğim bir titreme, sanki soğuk suyla ıslatılmış gibi titriyorum. Bir aileyi çağırdılar, Şirin’in ailesi. Aile gitti, ‘Bu Şirin değil,’ dediler. Savcı hanım bana baktı, ben ona baktım, gel der gibi baktı ama gel diyemedi. Gittim baktım, ‘Bu benim Şirin’im,’ dedim. ‘Bu benim Şirin’im.’ ”


Evet, nedir hayat hikâyesi dediğimiz? Kızları Helin Naz ile Dila Günce’nin, bugüne kadar kendilerinden nadiren ayrılmış annelerinin, Ankara’dan dönmeyen alyansını sorup durmalarıdır belki… Belki eşi Aydın Mollaoğlu’nun onsuz yalnız kalmasıdır… Sığınmacı bir kızın bir kez daha annesiz kalmasıdır ya da… Veya kendi güzelliğini diğerleriyle paylaşan bir insanın yokluğudur!

Aslı Tohumcu

1974’te Leverkusen’de doğdu. İngiliz edebiyatı öğrenimi gördü. Öykü ve romanları Doğan Kitap tarafından yayımlanan yazar, kızıyla birlikte İstanbul’da yaşıyor. Hayatını editörlük yaparak kazanıyor.