10 Ekim katliamının en şiddetli hissedildiği şehirlerden biri Malatya. Bu şehirde, o gün barış için bir araya gelen hiç kimsenin, bir sayı ya da sadece bir isim olmadığını bilerek Mehmet Ali’nin hikâyesini dinleyeceğim ailesinden ve arkadaşlarından. Mehmet Ali memleketlim, aramızda biraz daha az yaş farkı olsa belki de aynı liseye gideceğim, arkadaşlarımın komşusu, arkadaşlarımın arkadaşı, bir zaman aynı sokaklardan geçtiğim biri. Onun hikâyesini dinlemek, onu tanımak için, çocukluğumun geçtiği şehirde, hiç de yabancısı olmadığım Paşaköşkü Mahallesindeki evine gidiyorum. Babası Kemal başlıyor anlatmaya, daha birkaç dakika geçmeden, yirmi altı yaşında yaşam hakkı elinden alınan oğlu Mehmet Ali’nin hayallerinden bahsederken sözler boğazına düğümleniyor, “Hepsini ama hepsini o gün 10 Ekim katliamında elinden aldılar” diyor.

Mehmet Ali, ablası Müge’nin deyimiyle ailenin Memoş’u, hayatının gidişatını değiştiren korkusuyla burun buruna geldiğinde henüz yirmi altı yaşındaydı. Korkusu: kan. Ablası, babası, arkadaşları bunu düşünmeden edemediklerinden mi bilinmez hepsi mutlaka “kandan korkardı” diyor Mehmet Ali için. İnadına barış diyenlerden biri olmasının da, “barış” mitingine gitmeyi en çok isteyenlerden biri olmasının sebebi de bu korkusuydu belki kim bilir. Dönemin CHP Malatya Gençlik Kolları Başkanı hepsini bir araya toplayıp böyle bir miting çağrısı var gidelim mi ne dersiniz, diye sorduğunda “Barış için gitmeyeceğiz de ne için gideceğiz” diyenlerden biri Mehmet Ali. Babasının “Kandan korkan çocuğum kanlar içinde öldü” sözleri üzerine odanın içindeki herkesin boğazında bir düğüm.

“Amcasından aldığı ismin kaderini taşıdı demeyeceğim”

Mehmet Ali’nin hikâyesi kendisi daha doğmadan önce ismiyle başlamış. İsmini aldığı amcası, babasının çok sevdiği ağabeyi, bir diğer Mehmet Ali, 12 Eylül döneminde “kaybedilen” gençlerden. Babası, ağabeyinden bahsederken ölen, öldürülen değil de, “kaybedilen” diyor. Devlet eliyle kaybedilmenin ne demek olduğunu bildiğimiz gibi artık barış için yola çıkan Mehmet Ali’nin en büyük korkusuyla yüz yüze gelmesinin ne demek olduğunu da biliyoruz. Belki bu amca-yeğen arasındaki isim tesadüfü karşısında kader diyenler olacaktır ama “Ben kadere inanmıyorum, bu kader değil benim çocuğumun kaderinde barış mitinginde ölmek nasıl olabilir” diyen babasının sözleri üzerine böyle bir şey söylemek mümkün değil.

Hep kırmızı yanaklı bir bebek...

Bir kış günü, üstelik de Sevgililer Günü’nde 14 Şubat'ta ailenin ikinci çocuğu olarak Malatya’da Hekimhan’a bağlı Akmağara Köyü'nde doğan Mehmet Ali’yi ''Tombul, kırmızı yanaklı bir bebekti'' diye anlatıyor babası. Hem fotoğraflarından gördüğüm hem arkadaşlarının gülümseyerek tarif ettiklerine bakılırsa büyürken de o kırmızı yanakları hiç değişmemiş, Mehmet Ali’nin ve ona hep çocuksu bir iyi niyet katmış o yanaklar. Ablası Müge “Ailemizin Oburix’iydi” diyor Mehmet Ali için. Etrafındaki herkesin karışmasına, zayıfla biraz demesine rağmen yemeğe olan düşkünlüğünden hiçbir zaman vazgeçmemiş. Hem yemek yemeyi hem yemek yapmayı hep sevmiş. Mehmet Ali’nin doğumundan iki yıl sonra Malatya’ya taşınıyor ailesi. Mehmet Ali, henüz altı yaşındayken annesine kanser teşhisi konuyor ve iki kardeşin hayatı da böylece değişiyor. Annesine teşhisin konulmasından dört yıl sonraki ölümüne kadar, Mehmet Ali ve kendisinden dört buçuk yaş büyük ablası Müge’nin hayatı hastanelerde, teyzelerinin evinde geçiyor. Henüz on yaşında üstelik dört yıllık zor bir hastalık süreci sonunda annesini kaybetmiş bir çocuk. Ağlamasını, annesini istemesini, geride kalanlara hayatı zehir etmesini beklersiniz değil mi? ''Mehmet Ali başka bir çocuktu'' diyor ablası. Ne ağlıyor ne isyan ediyor. Teyzesinin, ablasına anlattığı bir anıysa onun her şeyi nasıl da içinde yaşayan bir çocuk olduğunu kanıtlar cinsten. Annesinin öldüğü yaz, köyde gördüğü civcivlerin yanına gidiyor Mehmet Ali, sonra da eğilip “Civcivler sizin de mi anneniz öldü? Benim gibi yetim mi kaldınız” diyor onlara şefkatle. Annesinin vefatı üstüne babasının ikinci evliliğini yapmasına da ne bir tepki veriyor ne de babasının yeni eşine karşı bir tavır alıyor.

Mehmet Ali için tüm ailesinin ağız birliği etmişçesine söylediği bir şey var, ev işlerine yardım etmeyi hiç sevmezdi. Bunun sebebini ise şöyle açıklıyor ablası: “Annemin hastalık süreci boyunca ben de ev işlerini tek başıma yapacak yaşta olmadığımdan Mehmet Ali hep bana yardım ederdi. Daha küçücükken ayağının altına tabure koyup birlikte bulaşık yıkadığımızı iş konusunda ne zaman şikâyet etsek bize hatırlatır, zamanında çok iş yaptım artık yapmam derdi.”

Başkalarının sözlerine değil kendi zevklerine, doğrularına göre bir hayat yaşamış belli ki Mehmet Ali, diye düşünüyorum. Ablası Müge de aynı şeyi söylüyor, üstüne de ekliyor, “Oh iyi ki öyle yapmış, iyi ki de gezmiş tozmuş üniversite hayatı boyunca, iyi ki bizi dinlememiş, yemiş her istediğini”. Bu sözleri kulağıma küpe yapıp döneceğimi, Mehmet Ali’yle hayattayken kesişmeyen yollarımızın onun yokluğuna rağmen kesişmesinden bana kalanın ablasının “iyi ki yaşamış istediği gibi” sözleri olacağını o an anlıyorum. Kendi bildiğini yapmadığı, ailenin okumuşlarının ısrarıyla, yönlendirmesiyle hareket ettiği de olmuş Mehmet Ali’nin elbette. Pek çok genç gibi ne yapacağını bilmez hâlde üniversite sınavına girmiş; sonuçlara göre tercihler aileden birilerinin yönlendirmesiyle belirlenmiş. Mezun olunca kesin iş bulursun laflarına karşı çıkmayıp, öyle olsun diyerek gittiği üniversiteyi okuması mümkün olmamış çünkü yönlendirildiği bölüm sağlık meslek yüksekokulu olmuş. Dolayısıyla Mehmet Ali, sağlık görevlisi olmak için gittiği okulu, kan korkusu sebebiyle yarıda bırakmış. Yarıda bırakmış demek yanlış olur gerçi. Dört yıl boyunca Çorum’da yaşamaya devam etse de üniversiteye ikinci yılından sonra neredeyse hiç gitmemiş. Ablasının çok gezdi o zamanlar dediği dönem de, tam olarak bu zamanlara denk geliyor. Karadeniz turları, Ege turları derken Türkiye’de gitmediği yer kalmamış. Dört yılın ardından Malatya’ya dönmüş; ailesinin haberi yok okulu bitirmediğinden. Sonradan söylemiş ama kimse de bir şey diyememiş, “kan tutan” bir çocuktan nasıl beklesinler ki sağlık memuru olmasını…

Söz konusu askerliğe gelince yine bir düğüm babasının boğazında. Askerliğini Hakkari Şemdinli’de yapmış Mehmet Ali. Hakkari’de askerlik yaptığı sırada babasını arıyor bir gün, “Ne olacağı belli olmaz, kendinizi en kötüsüne hazırlayın” diyor ve fakat askerden sağ salim dönen Mehmet Ali, barış için çıktığı Ankara yolundan sağ salim dönemiyor.

Kendisinden on yaş küçük erkek kardeşi Mertcan ve CHP Malatya Gençlik Kolları’ndan en yakın arkadaşı Berivan ile evden çıkıyoruz. Biraz da onlardan dinleyeceğiz Mehmet Ali’yi. Mertcan’ın boynunda ağabeyinin atkısı var. “Hiç çıkarmıyorum atkıyı. Hayattayken özel eşyalarını paylaşmayı hiç sevmez, jilet gibi giyinmeye de bayılırdı” diyor. Bir etkinlik mi yapılacak, seçim dönemi bir konuşma mı var, pankart mı hazırlamak gerek. Her zaman öne atılan, sorumluluk alan kişi Mehmet Ali oluyor. Söz konusu iş yapmak olunca güvenilecek kişinin Mehmet Ali olmadığını söylüyor ailedeki herkes ama arkadaşları bu konuda aynı fikirde değil. Gençlik kollarının en aktif isimlerinden biri olduğunu söylüyor tüm arkadaşları; sanki iki farklı insan dinliyorum arkadaşlarından ve ailesinden. Berivan, Mehmet Ali’nin en yakın arkadaşlarından. Telefonunun ekranında hâlâ ikisinin birlikte fotoğrafı var. En mutsuz olduğu zamanlarda Mehmet Ali’nin onu mutlu etmek için nasıl çabaladığını, herkesi kendisinden daha çok düşünen biri olduğunu söylüyor. Arkadaşlarından en çok Mehmet Ali’nin çalışkanlığını, her işe nasıl da en önde koştuğunu dinliyorum en çok.

Söylerdi ama inanmazdık…

Ailenin tembel, elinde kumanda saatlerce televizyon başında oturan, sakin, yemek düşkünü Memoş’u ile gençlik kollarının çalışkan, sosyal, sanatçı menajeri olma hayalleri kuran, sadece partinin politikası için değil kadın haklarından çocuk haklarına kadar hangi proje olsa canla başla çalışan Mehmet Ali’si birleşip herkesin özlediği bir resme dönüşüyor. Bitmeyen okula rağmen, askerliği bittiğinde herkes kendi parasını kazanmasını bekliyor Mehmet Ali’den. Ailesi kadar onun da kendinden beklentisi bu oluyor. Menajer olmak istediğini söylüyor Mehmet Ali, belli ki organizasyon işinde yetenekli. Her etkinliğin en aktif isimlerinden. Arkadaşlarının şüphesi yok başarabileceğinden. Ama ailesi çok şaşırıyor onun bu kararına, ne ara bu kadar sosyal bir çocuk oldu da böyle bir iş yapacak diye düşünüyorlar içten içe… Arkadaşlarından Barış, “Belki de hayatı daha yeni başlıyordu, okul yok, askerlik yok, ne yapmak istiyorsa bundan sonra yapacak, en büyük aşklarını şimdi yaşayacaktı belki de” diyor. Haksız da değil, hayallerinin peşinden gitmeye karar vermiş daha ilk adımlarını atmış Mehmet Ali’nin hayalleri de bir sürü arkadaşı ve kendisi gibi barış düşünün peşinde düşenler gibi elinden alınıveriyor.

Seçil Epik

7 Temmuz 1986'da doğdu. Editör. Çeşitli yayınlar için kitap eleştirisi ve söyleşiler yapıyor. Feminist ve LGBTİ aktivisti.