Adı: Meyrem değil, Meryem.

Ama ve fakat, hiç kimsenin kendisine Meryem diye seslendiği duyulmamıştır. Oysa hem duyulmuş hem de görülmüştür kendisi çokça yerde: Galatasaray Meydanı’nda, cezaevi kapılarında, yürüyüşlerde, Kobanî’de, Sivas ve Hrant Dink anmalarında, canlı kalkan olarak eksiksiz kırk gün askerin ve gerillanın tam ortasında, ama ve en çok da Barış mitinglerinde.

Hepimizin ve herkesin “ana”sı olmak için dünyaya gelmiş bir kadın o. Dünyanın en güzel sözcüklerinden birini, “ana”yı, kendisine isim edinmiş biri. Bu sebeple adı Meryem de değil, Meryem Anne de. Devletin zorla verdiği, gerektiğinde zorla görmek istediği nüfus cüzdanında ve bilumum resmî kayıtlarda geçmese de olur, hepimizin zihin kütüğüne silinmez bir biçimde kayıtlıdır çünkü onun adı. Asıl adı: Meryem Ana.

Ölüleri birer isim ve birer rakam olmaktan çıkarmak muradıyla oradaydım, evinde, Meryem Ana’nın her gün binlerce kez dua ettiği, Allah’ım bu ateşe bir su dök! dediği, buram buram dua kokan o odada.

Oğlu Şeyhmus vardı, kızları Hikmet ve Behiye, gelini ve torunu Deniz. Sonra bana refakat eden Sibel Oral.

Herkesin hikâyesi gibi Meryem Ana’nın hikâyesi de çocukluğundan başlar uzamaya. Ve bütün Cumartesi Anneleri’nde olduğu gibi onun hikâyesi de bir gün, bir çocuğunun gidişiyle başlar kırılmaya.

Kırılan şey uzamaz, başlar dağılmaya.

Meryem Ana da memleketin dört bir tarafına dağılır sonra: Kimi gün Lice’de, kimi gün Şırnak’ta, kimi gün Ankara’da, kimi gün Cizre’de, kimi gün İstanbul’da, kimi gün Sivas’ta bulur kendini.

Türkiye’de kayıplarını arayanların bir gün “kayıp” olacağı bilgisi eski bir gerçektir. Meryem Ana da bu bilgiyle yollardadır daima.

Oğlu Ahmet’in yaşayıp yaşamadığını bilemeyen bir anne, torunu Çekdar’ı geçtiğimiz yıl Kobanî’de yitiren bir anneanne o.

Biliyorum, annelerin de vaktiyle çocuk olduğu bilgisi, tuhaf kaçıyor bazı zamanlarda. Oraya gidelim diyorum, Meryem Ana’nın çocuklarıyla, Meryem Ana’nın çocukluğuna. Dört kardeşlermiş, dördü de kız. Anne bir doğum esnasında yitiriyor hayatını, baba da çok yaşamıyor, erken veda ediyor onlara. Dört kız kardeş, insanı her daim yutkunduran iki kelimeyle büyüyorlar sonra, hepsi: öksüz ve yetim.

Dayıları bakmaya başlıyor onlara. Meryem Ana’nın çocukluğu tarlada ekin ekerek, hayvanları otlatarak, süt sağıp yoğurt yaparak, işte böyle böyle, geçiyor. Evleniyor daha sonra, kendisinden yaşça büyük, fazlasıyla merhametli ve şefkatli bir adamla. Araları gayet iyidir. Üç erkek beş kız çocukları olur. Birinin adı Ahmet, Meryem Ana’yı yollara döken Ahmet.

12 Eylül darbesinden sonra “dünyanın işi” için, ekonomik sebeplerle Batman’dan göç edip İskenderun’a yerleşirler. Yirmi beş yıl orada yaşarlar. Meryem Ana’nın kendini meydanlarda, eylemlerde, sokaklarda, derneklerde bulması da İskenderun dönemine denk gelir. Oğlu Ahmet İskenderun’da, Kürtlerin baharı karşıladığı Newroz bayramına katılmıştır. Sene doksanlar. Haliyle evi gece polisler basar, ayakkabılarıyla içeri dalarlar, Ahmet uyarır, “Ayakkabıyla içeri girmeyin, annem burada namaz kılıyor” der. “Bir saatliğine alıp bırakacağız Ahmet’i” derler.

Abi Şeyhmus dayanamaz, “Madem bir saat içinde bırakacaksınız, beni de götürün” der. Şeyhmus’u başka arabaya, Ahmet’i bir başka arabaya bindirip götürürler. Şeyhmus unutmamıştır hâlâ: “Her biri iki metre boyundaydı.”

Ahmet on iki gün işkencede, gözaltında kalır. Kolları patlamıştır orada. Mahkemeye çıkarılır sonra, dört ay ceza alır, Malatya cezaevine gönderilir. Meryem Ana sürekli ziyaretine gider. İlk tanışıklığıdır cezaevi kapısıyla. Ahmet cezaevinden çıktıktan sonra polisler rahat bırakmaz onu. Tehdit ve korkuyla yaşamaktansa çareyi dağa gitmekte bulur.

Bundan böyle ev, giden bir çocuğa açar kapılarını her akşam.

Meryem Ana, Ahmet’ten sonra cezaevlerine gitmeye başlar, İskenderun cezaevindeki çocuklara kendi yaptığı tandır ekmeğinden, bahçesinde yetiştirdiği domates, salatalık, biberlerden götürmeye başlar, ihmal etmez onları. Kendince mukayyet olur onlara, hepsini çocuğu gibi görür.

“İşte böyle başladı annemin hikâyesi” diyor Şeyhmus.

Meryem Bulut'un evi

İskendurun’daki eve ara ara baskınlar olsa da, yine “dünyanın işi” için, bu kez İstanbul’a göç ederler. “94’te babam öldü, Ahmet arayıp başsağlığı diledi, ondan sonra da hiçbir şekilde haber alamadık ondan,” diyor Hikmet Abla. Şeyhmus devralıyor cümleyi sonra, “Babam iki metre boyundaydı, bir gün şuram ağrıyor dediğini duymadık, kolay kolay düşmezdi babam, Ahmet’in hasretinden gitti.”

Ahmet, İstanbul’daki evde de bir yokluktur. Kanlı gömleği yıkanmamış, öteki odada saklı duruyordur hâlâ.

Diğer çocuklar büyümüş, herkes kendi yolunu bulmuştur usulca. Meryem Ana Cumartesi Anneleri'yle buluşmaya gider sonra, karar kendi kararıdır, kimsenin yönlendirmesiyle gitmemiştir Galatasaray Meydanı’na. Her hafta düzenli olarak gider, sadece şehir dışındaysa gitmezmiş oraya. Üstelik kimseyle de gitmez, tek başına gidermiş oraya. Şimdilerde İkinci Kuşak Cumartesi Annesi olan kızı Behiye gidiyor oraya.

Aynı zamanda oğlu Çekdar’ı Kobanî’de yitiren Hikmet Abla anlatıyor: “Annemin ciğeri yanıyordu, bunca eylemlerde oluşu da bundandı. Ahmet’i getirmek gibi bir kaygısı yoktu, oğlunun dağda olduğunu biliyordu, sadece haber alamıyordu ondan. Lice’ye de gitti, kırk gün kaldı orada canlı kalkan olarak. Lice’ye gitmeden önce ‘Anne dedim, bak sen yaşlısın, orada düşersin, dedim. Niye hep biz ölüyoruz, niye benim oğlum, kardeşim, annem ölüyor, diye sordum.’ ‘Ölünecekse ben öleyim kızım, yeter ki gençler ölmesin’ dedi. Oğlum Çekdar yirmi iki yaşındayken öldü, cenazesini Kobanî’den getirip Batman’da gömdük. Mezarı başında ‘Kuzum, orası senin yerin değil, benim yerimdir’ dedim.”

Meryem Ana Lice’de kırk gün canlı kalkan olarak kalırken, orada kendisine çokça benzeyen Sakine Arat ile tanışır, sıkı bir dostlukları olur. Sakine Ana’yı bilen bilir, on çocuğundan ikisi hayatta olan, iki oğlu Diyarbakır cezaevinde yatan, bu oğullardan Cemal Arat açlık grevindeyken ölür, Cemal’in idamla yargılandığını duyan kız kardeş Semra da intihar eder. Sakine Ana gözyaşlarını kurutan, "bugüne kadar, oğluma söz vermiştim, hiç ağlamadım" diyen bir kadın. Meryem Ana’nın Lice’deyken geceleri uyanıp ara ara, çocukları dağ bayır aradığını anlatır daha sonra.

Meryem Ana Şırnak’a da gider canlı kalkan olarak. Asker durdurur onu, “Bu yaşında ne arıyorsun sen burada” diye sorar. “Senin annen ağlamasın diye buradayım” diye yanıtlar Meryem Ana. Durmaz devam eder sonra “Senin güllen bana değsin, oğlum ağlamasın. Oğlumun güllesi de sana değil bana değsin, senin annen ağlamasın.”

Selahattin Demirtaş bir gün kendisine “Cezaevinde çocuğun var mı” diye sorar, Meryem Ana’nın yanıtı “Oradakilerin hepsi benim çocuğumdur” olur. Demirtaş daha sonra taziyede şöyle diyecektir: “Biz hangi Barış eylemine gittiysek Meryem Ana bizden önce oradaydı, o ağır yarayı nasıl taşıyordu hep merak ettim.”

“Meryem Ana, Ahmet’ten sonra hiç durmadı” diyor çocuklar hep bir ağızdan. Hrant’ın anmasına da gider, Sivas anmalarına da. Hatta oruçluymuş Sivas’a giderken. Oradan Hz. Ali’nin bir kokartını getirir. O kokart evinin duvarında asılıdır hâlâ. Sivas’a da giderken durdurup sorarlar “Senin kimin var burada, niye buradasın?” Meryem Ana’nın yanıtı hazırdır, “Benim kimsem yok burada, kimse ölmesin diye geldim.” Dört defa da Kobanî’ye gider, çatışmaların en yoğun olduğu zamandır. Üstelik torunu Çekdar’ın da orada olduğunun bilgisi yoktur onda.

İstanbul’a döndükten sonra da Kobanî için çalışmaya devam eder. Kobanî için düzenlenen bir kermes vardır. Evde hummalı bir çalışma başlar. Kızı Behiye’yi yardımına çağırır. Memleketinden yaprak istetir, tembihini unutmadan bir tencere yaprak sarması yaptırır kızı Behiye’ye, “Sakın ola bir tanesini bile çıkarmayasın içinden” der, “Kobanîdekiler aç, bir tabak da bir tabaktır, siz her halükârda kendinize yeniden yaparsınız, şimdilik onların ihtiyacı var.” Bir tencere yaprak sarmasının yanında kurabiye ve pasta da götürür kermese. Eve sevinçle döner, kızına, “Bugünkü tencereden ne kadar gelir geldi biliyor musun” diye sorar. Kızı merak eder, beş bin liradır o günün hasılatı. Kermes günü Meryem Ana’ya gösterilen ilgi büyüktür. Dersimli bir başka kadın Meryem Ana’ya gösterilen ilgiyi şöyle anlatacaktır daha sonra: “Biz de yaprak sarması yapmıştık, bizimkine bir tabak doldurup beş-on lira bırakırlarken onunkinden birer ikişer tane alıp elli-yüz lira bırakıyorlardı. Dayanamadım, takılayım dedim ona, dedim ‘Sen hem yaşlısın hem de bizimkinden daha çok paraya veriyorsun sarmalarını, ben de masamı senin masanın yanına getireceğim.’”

Kobanî için yaptıkları bununla da sınırlı değil, “Tek başına bir kamyon elbise topladı annem,” diyor Şeyhmus. Mahallede girmediği ev, gitmediği tekstil kalmamıştır. Kapısını açmayan da olmuştur, tepki gösteren de. Buna rağmen yılmamıştır Meryem Ana. Eski elbise getirenlere de zarafetle tepkisini göstermiştir: “Bir parça olsun, temiz olsun!”

Meryem Ana’nın günlük rutini bellidir aslında, barış için yapılacak herhangi bir aktivite yoksa, evinin iki sokak arkasında yer alan derneğe gider. Zaten derneğin anahtarı da ondadır, o açar, o kapar orayı. Evi gibidir orası. “Derneğe mukayyet olduğu kadar evine mukayyet olmamıştır, eve gelir yemeğini yer, namazını kılar yine derneğe giderdi” diyor çocukları. Derneği ziyarete gittiğimizde Meryem Ana’nın kocaman bir fotoğrafı karşılıyor bizi, "Unutmayacağız" alt notuyla. Unutmak ne mümkün! Mahallenin gençlerinin evinin duvarına yazdığı söz de unutulmazdır: "Meryem Ana’ya sözümüz barış olacak."

Mahallede Meryem Ana’yı tanımayan yoktur, Meryem Ana hasta olanın ziyaretine de gider, küskünleri buluşturmaya da, herkes onun barışın elçisi olduğunu bilir. Öyle ki, kavga eden eşler bile onu araya sokarmış tekrar barışabilmek için. Aslında Meryem Ana’nın tek bir derdi vardır: Asker de ölmesin, gerilla da ölmesin, sivil de ölmesin. “Hiç kimse ölmesin, annemin tek isteği buydu,” diyor çocukları, “bizim de.”

Meryem Ana’nın takıştığı tek bir kişi vardır belki bu dünyada, o da torunu Deniz’dir. Takışma da televizyonda neyin izleneceğine ilişkindir. Deniz çizgi filmin açılmasını isterken Meryem Ana Jîyan TV’nin haberlerinin açılmasını ister. Annesinin hamile olduğunu bilen Deniz, “Eğer kardeşim kız olursa adını Meryem koyacağız” diyor özlemle.

Meryem Ana, Ankara Barış Mitingi'ne gideceği akşam tüm aile bireylerini oğlu Şeyhmus’un lokantasına çağırır. “Sanki bir veda akşamıydı” diyor Şeyhmus, o akşam için. Balık yapılmıştır, sohbet edilir, gülüşülür, eğlenilir, çünkü uzundur tüm aile bireyleri bir araya gelmemiştir. Vedalaşma ânı gelince Meryem Ana, “Oğlum yiyecek bir şeyler kaldı mı, yoldaki arkadaşlara götüreyim” der. Şeyhmus da onu pastanesine yönlendirir, pastaneden poşet dolusu poğaça ve kurabiyelerle yola çıkar Meryem Ana. “Ondan sonra da gözümüzün önünden kayboldu” diyor Şeyhmus. Devamında “Sabah da patlamayı duyduk, annemi arıyoruz arıyoruz, cevap veren yok. En sonunda bir polis cevap verdi telefona, ‘Gelin annenizi alın’ dedi.” Cesedi teşhis etmeye giden Hikmet Abla oradaki polislere, “Annem siz de ölmeyesiniz diye buradaydı, annem niye öldü” diye sorar. Yanıt sessizliktir.

Artık kalkıp gideceğimiz zaman Şeyhmus balkona çıkarıyor bizi. Meryem Ana’nın balkonuna yaptığı sandıklardan olma bahçeyi gösteriyor: “Bakalım bu sene kim ekecek bu biberleri” diyerek yanıtı uzun bir soruyla acıtıyor hepimizi. Sonra, uzun bir âhla, onlarda kalan hikâyesini özetliyor: “Kim ne derse desin, biz anamızı özlüyoruz.” Abdestsiz hiçbir barış etkinliğine gitmeyen Meryem Ana ölmedi, öldürüldü. Yetmiş bir yaşında öldürüldü. Öldürüldü. Şimdi hepimiz öksüz kaldık.

Murat Özyaşar

1979’da Diyarbakır’da doğdu. Ayna Çarpması adlı ilk kitabıyla 2008 Haldun Taner Öykü Ödülü ve 2009 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü aldı. İkinci kitabı Sarı Kahkaha 2015 yılında yayımlandı.