Bir cumartesi sabahı Metin Kürklü’nün hikâyesini dinleyip yazmak üzere çıktığım Merzifon yolculuğu boyunca kafamın içinde kardeşi Çetin Kürklü’nün telefonda kurduğu cümle dönüp durdu: “O benim abim değil, babamdı.” Sesi titredi, ikimiz de sustuk.

Yol boyunca düşündüm; bir abi, bir baba, bir eş, bir evlat, bir arkadaş nasıl anlatılır? Bir insanın portresi kelimelerle nasıl çizilir?

Adı Metin Kürklü. Üç çocuğun babası, dört kardeşin en büyüğü, iki torunun da dedesiydi. Üç kardeşinin biri Edirne’de (Şenay), diğer ikisi (Birsel ve Çetin) Merzifon’da yaşıyor. Kızları Gülçin, Gülersin ve Gülin onun kıymetlileriydi. Torunları Mertcan ve Yiğit ise tüm dünyası. Evrensel gazetesini Merzifon’da dağıtmaya torunuyla giderdi. EMEP Merzifon yöneticisiydi.

Eski Çeltek’ten göç etmişlerdi Merzifon’a, 1981’de. Bir madencinin oğlu, Köy Hizmetleri’nden emekli bir işçiydi. Babası İsmail Bey’i on iki yaşındayken kaybetmişti. Elli üç yaşındaydı bir bombanın etrafa saçılan şarapnel parçalarıyla hayatını kaybettiğinde. O gün, yani 10 Ekim doğum günüydü.

Doğum gününü kutladım, öğlen cenazesini aldım

Merzifon otogarında kardeşi Çetin karşıladı beni. “Doğum gününde vefat etti. Sabah sekiz buçukta aradım kendisini. Doğum gününü kutladım. Öğlen 12’de cenazesini almaya gittim” dedi.

Onun üzerinde abisini kaybetmesinin üzerinden beş ay geçmiş olmasına rağmen boşluğunun, yokluğunun hâlâ dolmamış olmasının verdiği ağırlık, benim üzerimde nasıl konuşacağımı, nereden başlayacağımı bilememenin verdiği acemilik vardı.

Bahçeli küçük bir eve geldik. Metin Kürklü’nün annesi Şaziye Hanım, eşi Emine Hanım, küçük kızı Gülin ve kız kardeşi Birsel bekliyordu bizi. Ve bir de onun bir eylemde çekilmiş, duvarda asılı fotoğrafı.

Fotoğrafın hemen yanındaki kitaplık ilişti gözüme. Ama raflarda kitaplar yerine ağaçtan oyma Amasya evleri, kuşlar, kayıklar, bağlamalar var. Hepsi Metin Kürklü’nün el emeği göz nuru.

Eşi Emine Hanım: “Siyaset onun her şeyiydi. Ben o kadar parçası olamadım hayatının o kısmının ama hep destek oldum, yanında oldum. Çok okurdu, çok düşünürdü, yazardı. Ama bazen buralar dar gelirdi ona. Ülkede olup bitenlere canı sıkılırdı. Öyle zamanlarda en çok atölyesinde vakit geçirmeyi severdi. Sonra da yaptıklarını eşe, dosta dağıtırdı hediye olarak.”

Kızlarına doğum günü hediyelerini bile kendi elleriyle yapmış Metin Bey. Birisine bir dala konmuş iki kuş, diğerine iki öküzün çektiği bir araba. Arabanın içine koyduğu not hâlâ duruyor: “Doğum günün kutlu olsun. Öküzüz diye alınma, yükümüz sevgi yükü.”

Ama işte o gün Metin Bey’in doğum gününü kutlamak kısmet olamamış ailesine. “Ankara’dan dönünce kutlayacaktık, Çetin en azından telefonda kutladı ama biz onu bile yapamadık” diyor eşi.

Ben ağaç oymalara bakarken Emine Hanım içeriden Metin Bey’in içi içine sığmadığı, ne kadar anlatırsa anlatsın bir türlü tam anlatamadığı duygusuna kapıldığı zamanlarda yazdıklarını getiriyor. “Okuyun bunları” diyor. “Ben onun siyasetini tam anlatamam belki size ama hepsi burada var” diye ekliyor. Onun hayatının bir parçası olmadığı, olamadığı kısmını önüme seriyor. Düz yazılar da var getirdikleri arasında şiirler de ve bazen sadece Metin Bey'in belli ki o an aklına gelmiş bir cümle.

İsyan, hüzün, aşk, öfke, bazen çaresizlik bazen inanç, yani insana dair her şey var Metin Bey’in yazdıklarında.

“Başkaldırıp haykırmak istiyorum Bu dünyaya
Ve bu dünyanın sömüren insanlarına
Duyun beni eeyyy!
Kapitalizmin uşakları
Adi burjuvalar (emperyalistler)
Sanmayın ki yalnızım ben
Haykırışım milyonlarca halkımın sesi (...)”

Diyor bir yerde, bir başka yerde ise “İnsandaki kudret ve kuvvet içindeki merhametten gelir” diye yazıyor.

Yazdığı satırlarda bu dünyayı ve insanları anlama ve kendini anlatma çabasının, çırpınışının izleri görülüyor.

Madenci çocuğu olmak

Eski Çeltek’te madende elektrikçi olarak çalışan babasını kaybettiğinde on iki yaşındaymış Metin Kürklü. Çeltekli bir madencinin oğlu olmak sol düşünceye meyletmesinde çok önemli bir dönüm noktası olmuş. Babasını kaybedince hem abi hem baba olmak ona kalmış ailede. Üç kardeşine, annesine o bakmış. Kardeşi Çetin sohbetimiz boyunca defalarca kuruyor aynı cümleyi, “O benim abim değil, babamdı.”

Öyle ki oğlunun adını Metin koymuş tıpkı bir evladın doğan çocuğuna babasının ismini koyması gibi. Metin Bey de öyle sahiplenmiş zaten adaşı yeğenini. Doğar doğmaz hemen beşiğini almış. Çetin “Abim varken ben oğlumu sevemezdim bile. İşten eve gelirdim oğlum evde yok. Nerede? Amcası gelip almış. Hatta oğlum bana amca, abime baba derdi” diyor. Hep beraber gülüyoruz. Sonra hep beraber gözlerimiz doluyor. Çetin Fenerbahçeli, abisi Galatasaraylıymış. Baba gibi gördüğü amcası Galatasaraylı olunca Çetin’in oğlu da Galatasaraylı olmuş hiç tartışmasız.

Bütün aileyi bir araya toplamayı çok severmiş Metin Bey. “Mangalı yakar, hepimizi toplar, yemekleri pişirir, sonra da atölyesine çekilirdi. Bizim bir arada olmamız onun çok hoşuna giderdi ama kendisi çok kalabalıkta durmazdı” diyor eşi Emine Hanım. “Sanki şimdi atölyesinden çıkıp gelecek gibi” diye ekliyor ve ağlamaya başlıyor.

Ona dair her şeyi anlatmak istiyor. Gözlerini silip telaşla devam ediyor; “Ben eşimi çok sevdim, hâlâ da seviyorum. Ama onun sevgisini gösterme biçimi çok tuhaftı. Mesela bazen tartışsak, araya küçük bir kırgınlık girse asla doğrudan gelip özür dilemezdi. Bir hediye ya da çiçek alırdı ama onu da gelip bana vermezdi. Dolabın üzerine bırakırdı mesela. Sonra da kızlara haber verirdi bana söylesinler diye.” Gülüyoruz yine.

En küçük kızı Gülin susuyor. Soruyorum, “Nasıldı Metin Kürklü’nün en küçük kızı olmak?” Bir gülümseme beliriyor yüzünde. “Biz babamla çok farklıydık ama çok yakındık, en yakındık” diyor. Anlamaya çalışıyorum. “O hep eylemlere gelmemizi isterdi. Ama biz gitmezdik. Aynı dünya görüşünü paylaşmazdık. Ama çok yakındık, arkadaş gibiydik. Bana kitaplar verirdi okumam için sürekli” diyor. Sonra gözyaşlarına boğuluyor. Tıpkı babasının onu üniversite okuması için bıraktığı Burdur’dan geri döndüğünde kıymetlisinden ayrılmış olmanın verdiği üzüntüyle göz yaşlarına boğulduğu gibi.

Sohbeti ve rakı içmeyi severmiş en çok. Hele bu ikisi bir aradaysa değmeyin keyfine. Güzel içermiş.

Elinden her iş gelirmiş, yardımsevermiş; bu yüzden mahallede kimin bir şeyi tamir edilecek olsa Metin Bey’e koşarmış. Kimseyi de geri çevirmezmiş, herkesin işini yaparmış elinden geldiğince.

7 Haziran seçimleri ile 1 Kasım seçimleri arasında tüm Türkiye’de yükselen gerginlik Merzifon’u da etkilemiş. EMEP binasına saldırılar olmuş. “Bu yüzden tedirgindi. Bizim başımıza bir şey gelmesinden korkuyordu. Ankara’ya gitmeden önce ‘ben çok göz önündeyim, dikkatli olun’ dedi” diye anlatıyor Emine Hanım.

Düdüklüden fırlayan tavuk

Evdeki herkesin hemfikir olduğu şey ise Metin Bey’i, neden o gün Ankara’da olduğunu, siyasete duyduğu ilgiyi gerçekten anlamak istiyorsak mutlaka arkadaşlarıyla konuşmamız gerektiği idi.

Eski Çeltek’te beraber büyüdükleri, aynı okula gidip aynı sırayı paylaştıkları, 1980 darbesinden hemen önce hem sağcılardan hem solculardan beraber dayak yedikleri, birlikte tavuk çaldıkları, çapkınlık yaptıkları Lütfü Sevindik ile buluşuyoruz önce. Metin Kürklü deyince gülüyor Lütfü Bey. O kadar çok anısı var ki nereden başlayacağını bilemiyor.

12 Eylül’ün işçi direnişlerini bilenlere hiç yabancı gelmeyecektir Çeltek. Amasya’nın Merzifon ilçesindeki Yeni Çeltek Madeni’nde 1970’lerin sonunda eşit ücret talebiyle başlayan ve madeni işgale kadar giden büyük bir direniş yaşanır. Bu direnişe katılan madenciler daha sonra işkence görür, yargılanır. Ancak o direniş o günlerde Çeltek’te yaşayan herkesin hayatını etkiler.

Eski Çeltek’te yaşayan Metin Bey’in kendi babası gibi hemen hemen bütün arkadaşlarının babaları da madende işçidir. Yeni Çeltek’teki madende direniş başladığında onlar da bu direnişe dayanışma ziyaretlerine giderler.

İlk başlarda hem sağdan hem soldan arkadaşları olsa da madenci çocuğu olmak, direnişin içinde büyümek ister istemez Metin Bey ve arkadaşlarını sola yaklaştırır. “Bizim her kesimden arkadaşımız vardı. Ama sanmayın ki bu o kadar iyi bir şey. Biz okul çıkışlarında hem sağcı hem de solculardan dayak yerdik. Çünkü biz karışık bir gruptuk. En sonunda dayanamadık artık içimizdeki sağcı arkadaşlara ‘ya gidin sizinkilere söyleyin, bize saldırmasınlar artık’ dedik; solcularla da biz konuştuk. Ama bunu yapıncaya kadar baya bir dayak yedik. Ha tabi dayak da attık, o ayrı” diye anlatıyor.

“Biz bir gruptuk. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Ama gerçekten” diyor. Gülerek devam ediyor: “Bizim Eski Çeltek’te yaşarken en büyük eğlencemiz tavuk çalmaktı. Ama yanlış anlamayın, başkalarının tavuğunu çalmazdık, birbirimizin tavuğunu çalardık. Bir gün yine bir tavuk çaldık. Metinlerin evine gittik hep beraber, tavuğu pişireceğiz. Evde düdüklü tencere var. Ona koyduk. Ama aslında hiçbirimizi düdüklü tencere nedir, nasıl çalışır bilmiyoruz. Neyse, bir zaman geçti. Tavuğu çıkaracağız artık tencereden. Ama ne bilelim biz önce tencerenin havasını almak gerektiğini. Kapağını açtık tak diye. Açar açmaz tencere patlamasın mı! Bütün tavuk taa fırladı tavana yapıştı. Bizim her tarafımız yandı, haşlandı. Sonra tabii her tarafımıza yoğurtlar, diş macunları... Neyse ki Metin’in annesi çok kızmadı bize!”

Öyle bir bağ varmış ki aralarında “Jandarma birimizi alsa diğerlerimiz de giderdik. ‘Onu alacaksan bizi de al, bizi bırakacaksan onu da bırak’ derdik” diye anlatıyor. Defalarca birbirlerinin arkasından nezarette sabahlamışlar böyle, diğerlerinin yaptığı hiçbir şey olmadığı halde sırf arkadaşlarını yalnız bırakmamak için.

Gençliğin olmazsa olmazı çapkınlık hikâyeleri tabii ki.. “O zamanlar şimdiki gibi sevgili olunmazdı” diyor Lütfü Bey. “Bir kız için ‘ben bu kızı seviyorum’ dedin mi o kız artık sevgilin olurdu. Ama kızın bundan haberi bile olmazdı. Ben çok utangaçtım. Bir gün yine Metin ile birlikteyiz, oturuyoruz karşılıklı. Metin başladı konuşmaya sanki benim arkamda birisi varmış gibi. ‘Bak bu oğlan seni ne zamandır seviyor, açılamıyor’ gibi şeyler söylüyor. Ben kız arkamda sanıyorum, yerin dibine giriyorum utancımdan. Dakikalarca böyle kıvrandıktan sonra bir de baktım ki arkamda kız falan yok. Meğer Metin beni kandırıyormuş.” Gülüyoruz hep beraber. “Metin çok şakacı, gülmeyi de güldürmeyi de çok seven birisiydi” diyor. Gülüşmelerin yerini bir hüzün alıyor, bir ağırlık çöküyor odaya. “Hâlâ inanamıyorum artık olmadığına” diyor.

Lise ikinci sınıfa geldiklerinde Metin Bey okulu bırakmaya karar vermiş. Lütfü Bey “Sen bırakırsan ben de bırakırım” demiş. “Oğlum sen neden bırakıyorsun!” diye itiraz etmiş Metin Bey ama yedikleri içtikleri ayrı gitmiyor ya, arkadaşının bıraktığı okula Lütfü Bey de devam etmemiş. Sonra Lütfü Bey madenci, Metin Bey de Köy Hizmetleri’nde işçi olmuş.

“Ciğerlerinden rahatsızdı son zamanlarda. Doktor içmeyi yasaklamıştı. Ankara’ya gitmeden bir gece önce bana gelip doktorun dediklerini anlattı. İçeyim mi diye sordu. Ben de ‘Amann Metin şurada en fazla on yıl zamanımız kaldı, nasıl olsa öleceğiz, iç kardeşim’ dedim. O gece son rakı içişi olacakmış meğer. Nereden bilirdim” diyor.

“Onun bedeni parçalandı ve beni kurtardı”

Bu arkadaş ekibinin bir başka olmazsa olmaz üyesi de Nurettin Alkan. Kiminle konuştuysam Metin Bey hakkında hepsi ağız birliği etmişçesine “Nurettin ile konuşman lazım, Metin’i en iyi o bilir” diyor. “Emmo” derlermiş birbirlerine. Nereden başlayacağını bilemiyor o da Lütfü Bey gibi. “O kadar çok şey var ki...” O da başlıyor tavuk çalma maceralarından, evde annelerinin pişirdiği yemeği kaçırıp hep birlikte dışarıda yiyip sonra boş tencereyi eve bırakmaktan o yıllarda Eski Çeltek’e gelen filmleri bedava izleyebilmek için filmin afişini boyunlarına asıp ellerinde megafon mahalle mahalle film duyurusu yapmalarına kadar anlatması saatlere sığmayacak anılarına. Zaten Nurettin Bey Metin Bey’in karısı Emine’ye “Sen Metin ile otuz yıllık evliysen ben elli yıllık evliyim” dermiş.

1 Kasım seçimlerinde kimsenin milletvekili adayı olmaya ikna edemediği Nurettin Bey’i gecenin bir vakti ettiği bir telefonla milletvekili adayı olmaya da, sağlık sorunlarından dolayı gitmeye çok istekli olmadığı 10 Ekim mitingine birlikte gitmeye ikna eden de yine ''Emmo''su olmuş. Seçim kampanyası boyunca hiç yanından ayrılmamış Emmo’sunun, defalarca saldırıya uğramışlar birlikte.

10 Ekim’de sabah Metin Bey’in evinde buluşup mitinge beraber gitmişler. Nurettin Bey’in kardeşi Erdal da onlarla birlikteymiş. Nurettin Bey’in bacağına o gün patlayan bombadan saçılarak saplanan şarapnel hâlâ duruyor, doktorlar tehlikeli buluyorlarmış çıkarmayı. Kardeşi Erdal’ın bacağı ise altı yerinden kırılmış, tedavisi devam ediyor.

Derin bir nefes alarak başlıyor o günü anlatmaya Nurettin Bey.

“Ben çok istemiyordum aslında gitmeyi. Suruç Katliamı beni çok korkutmuştu. Bu arada dükkânımız yakıldı. Sağlığım da çok iyi değildi artık zaten. Metin kabul etmedi ama, ‘Eğer gelmezsen bir daha seninle konuşmam’ dedi. Sanki Ankara bizi çağırıyordu. Sabah Metin’in evinde buluştuk. Kardeşim Erdal da geldi bizimle. Otobüste başını omzuma koydu. Ankara’da askerlik yaptığı yeri anlattı. Kayaş’ta mola yerinde diğer yerlerden gelenlerin çokluğunu görünce içimizi bir heyecan kapladı. Ben de maden işçisiydim. Sonra Ankara’ya vardık. Hatta Şerife diye bir arkadaşımız var, o da fotoğrafımızı çekti. O sırada bombanın patladığı yerden biraz uzaklaştık. Ben halay çekenleri izliyordum, onlar Erdal ile birlikteydi. Sonra bomba patladı, ben bir duman gördüm. Peşinden bir bomba daha patladı. Benim kardeşim de oradaydı ama inanın benim ilk aradığım Metin’di. Ulaşılamıyordu. Ben de yaralanmışım ama farkında bile değilim. Erdal ile Metin yan yana düşmüşler. İki kız vardı yerde yatan, ölmüşlerdi ve saçları yanıyordu. Onların saçlarını söndürdüm. Erdal’ı pankartlara sararak kenara taşıdık. O sırada polis saldırısı başladı, gaz yedim. Sanki içime doğmuştu. Eşim de gelmek istemişti mitinge. Ben de 'Her eve bir ölü yeter' demiştim. İstemedim gelmelerini. Çünkü Suruç’tan sonra benim içim rahat değildi zaten. Ben şu anda yaşıyorsam namerdim. Gülüyorsam sırf düşmanlarım gülmesin değildir. Bir yere iki kişi gidiyorsanız tek dönmeniz doğru değildir aslında. Ben hâlâ her gece Ankara Garı’na giderim, orada bir beş dakika yatarım.”

Sonra? Sonrası derin bir sessizlik. Sonrası acı ve hüzün. Sonrası öfke.

Sonrası... Ben bu satırları yazarken 10 Ekim’in üzerine Ankara’da iki patlama daha oldu. İstanbul, Sur, Cizre, Nusaybin, Yüksekova oldu. Her birinden sağ çıkmak, üzerimize yeni hikâyeler anlatmanın sorumluluğunu yükledi.

Bu hayatların arasında Merzifon’dan bir Metin Kürklü vardı. En yakın arkadaşlarından Lütfü Sevindik’in söylediği gibi, “Metin Ankara’da ölerek kahraman olmadı, o Merzifon’da zaten bir kahramandı.”

Arife Köse

1976’da İzmir’de doğdu. Ankara Üniversitesi’nde gazetecilik okudu. Aynı bölümde yüksek lisans eğitimini sürdürüyor. Serbest gazeteci. Üç ayda bir yayınlanan AltÜst dergisinde söyleşileri yayınlanıyor.