Bitlis’in Küllüce köyünde, her gece 3.30’da kalkıyor Mehmet Zeki Karabulut. Camiyle ev arası 500 metre. Önce camiye gidiyor, sonra iki kilometre yürüyor karanlıkta, çiftliğe ulaşıp hayvanları yemlemek için. Sabah 7.00 gibi köye dönüyor, bahçeyi suluyor. 17.00’de tekrar hayvanlar için çiftliğe doğru yola çıkıyor. Her gün bu rutinle geçerken, köyle bahçe yolu arasında oğlunun mezarına da uğruyor. Ankara Katliamı’nda kaybettiğimiz Muhammet Zakir Karabulut’un babası o. 57 yaşında; “Genç yaşımda yapmadığım işleri yapıyorum” diyor. Çiftlikteki hayvanlara yevmiyeyle, ipotek altındaki bahçesinde yetiştirdiği meyve ağaçlarına ise canını dişine takarak bakıyor.

Umudunu Zakir’e ve onun hayallerine bağlayan dar gelirli, beş çocuklu bir aile, Karabulutlar. Mehmet Zeki Karabulut’un diğer dört çocuğu İstanbul’da yaşıyor. Onların ısrarına rağmen, eşiyle köyden ayrılmaya hiç niyeti yok: “Hayatımız burada geçti, zaten çocuklar İstanbul’da zor geçiniyor; hem orada ne yapalım, buraya alışığız biz” diyor.

Ailenin en büyük oğlu Mensur Karabulut, İstanbul’da taksicilik yapıyor. 2013’te çektikleri krediyi ödeyemeyince yüklü bir borca giriyor aile. Çocuklara mecburen göç yolu açılıyor. Mensur Karabulut ise değil Bitlis’e dönmek, başka topraklarda yaşamanın planlarını yapıyor: “Ben Zakir’le birlikte annemi, babamı da kaybetmişim gibi hissediyorum. İçlerine kapanmışlar, her Allah’ın günü ağlıyorlar. Hayat o kadar zor ki; bir umut olur, barış gelir, güneşli günleri görürüz, başkalarının canı yanmaz diyoruz ama…”

Ama’dan sonrası bir süre sessizlik…

“Her zaman farklı biriydi Zakir” diyor abisi, “Bitlis’te çiftçilikle uğraşıyorduk ama Zakir hiçbir zaman aile işiyle ilgilenmedi. Kendini okumaktan başka bir şeye vermedi. Köyde okul olmadığı için Bitlis’te okudu. Öğrencilik yılları boyunca da bizden uzaktı, köye tatillerde gelirdi. Bedel olarak da ondan küçük iki kardeşimizi okutamadık. Annemin de ona zaafı vardı; ‘Okuyacak, büyük adam olacak Zakir’ derdi.”

Zakir öldüğünde henüz 24 yaşındaydı. Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi’nde harita mühendisliğinden mezun olmasına az kalmış ama mesleğini yapmak yerine siyasete atılmak istiyormuş. “Ankara’da, mecliste göreceksiniz beni” diyormuş. Annesi de o milletvekili olmuşçasına övünürmüş…

“İnsan gibi insandı oğlum” diyor babası, “Bitlis’in şartları zor, köy okulu yoktu. Bir gün köyden şehre iniyordum. Zakir yedi yaşındaydı o zaman. Kestirme yoldan koşarak önüme çıktı birden. Oğlum hayırdır, dedim. ‘Baba, beni okula yazdır, okumak istiyorum’ dedi. Âşıktı okumaya. Tek okuyan evlâdımızdı. Okulda da hep başarılı oldu. Bilinçli, soruları olan, akıllı bir gençti. Ailede bir sorun olduğu zaman, ‘Zakir yanımızdaysa sorun yok’ derdim hep.”

Üniversiteyi kazandığında gitmesini istememiş aileden kimse, baba Mehmet Zeki Karabulut dışında. “O da istemiyordu. ‘Beni Tokat’a göndermeyin; orası faşist, ülkücü dolu. Orada nefes alamam. Seneye daha iyi bir yeri tuttururum” diyordu ama babam ailenin tek okuyanı olduğu için ısrarla gönderdi. Birinci yıldan sonra alıştı Zakir Tokat’a, hattâ arkadaşlarıyla eve çıktı, sevmeye başladı Tokat’ı” diyor abi Karabulut.

O dönem Zakir’i okutmak annesinin boynuna kalmış, böyle anlatıyor abisi. Anne Zübeyde Karabulut bakkala yumurta, domates satar, eline geçen oncacık parayı biriktirir, Zakir’e gönderirmiş. Zaten masraflı bir çocuk değilmiş Zakir. Arkadaşları hem üstüne titrer hem ondan güç alırmış. Hem Tokat da onun köyü olmuş artık. Gerçi mühendislik yapmayacakmış ama geleceğe dair güzel planları varmış. İnsanlara faydalı olmak istiyormuş…

Üniversiteye kadar siyasetle pek ilgilenmemiş Zakir. “Okulunun son senesiydi, internetten takip ediyordum onu. Ona bir laptop hediye etmiştim. ‘Abi, ben bunu partiye hediye edeceğim, orada bilgisayarımız yok’ dedi. ‘Canın sağ olsun’ dedim, ‘Bizim elimizden bu kadar geliyor.’ Biliyorum, parti için çalışıyorsun, köy köy geziyorsunuz, çok emek veriyorsunuz, 7 Haziran’da başaralım, demiştim seçimlerin öncesinde. ‘Dünyanın sonu geldi herhalde, sen bile bana çalış diyorsan’ demişti” diye hatırlıyor Mensur Karabulut, “O sene mezun olamadı. Memlekete gitti. Annem de bunu hiç unutmadı. Bir an önce okulu bitirsin, mezun olsun istiyordu. Babam İstanbul’da, bizim yanımızda olmasını istedi. 10 Ekim’den üç-dört gün önce gelmişti İstanbul’a. Burada ona iş bulduk, alttan derslerini verene kadar çalışsın diye. Ertesi gün Tokat’a gideceğini, iki güne döneceğini söyledi. Cebine para koydum, ‘Sadece yol harçlığı veriyorum, çabuk gel diye’ dedim. Kızımı öptü, sonra benim elimi öptü ilk defa. Öyle bir alışkanlığımız yoktu oysa. İçimden bir şey koptu… Bu gidişin hayırlı olmadığını biliyordum.”

“Çocukken bile çocuk gibi değildi Zakir. Olgun, dediğim dedik, iyi yürekli, merhametli, güzel bir insandı. Böyle bir insanı kaybettik biz.” Bu sözlerse Zakir’in ablası Mensure’ye ait. Aralarında altı yaş var Zakir’le ama onu evlâdı gibi görürmüş. Son görüşmelerinde de yine Zakir’in siyasetçi olma hayalinden konuşmuşlar: “Barış olsun istiyordu hep. ‘Tabiî ki barış olacak; ölümle, öldürmeyle kim neyi halledebilir ki’ demişti ama maalesef… Bir şey söyleyeyim mi, ben de hissetmiştim. İstanbul’daydı, Tokat’a gidecekti. Abimlerde kalıyordu; aradım, çok ağladım telefonda. Zakir telefonu yengeme verdi, ‘Niye duygusallaştı bu’ diye söylendi bana. Tokat’tayken de aradım ‘Neden öyle gittin’ diye, ‘Niye böyle konuşuyorsun, sanki ölmüşüm gibi’ dedi. İşte, bu son konuşmamız…”

“10 Ekim günü, tuhaftır” diyor babası, “içimi bir neşe, umut kaplamıştı. Bir insanın başına felaket gelince derler ki gece rüya görür, hisseder. Benim tam tersi oldu. Bir gün önce, saat 22.00 civarı Zakir’i öylesine aradım, sohbet ettik. Annesi de konuşmak istedi ama o ‘Şimdi müsait değilim, sabah ararım, konuşuruz’ dedi. Sabah o neşeyle çıktım evden, çarşıya vardım. Baktım ki herkes televizyona bakıyor, patlama olmuş Ankara’da. 20 dakika oldu dediler, saat 10.30’tu. Biz Zakir’in Tokat’ta olduğunu biliyorduk ama yine de hemen telefona sarıldım. Aradım, telefon çaldı ama cevap veren yok… İçimi bir korku bastı. Büyük oğlumu aradım. ‘Parası yok, o gitmemiştir’ dedi ama o da ulaşamadı. Saat 11.00 gibi telefonum çaldı, Zakir’in numarası… Ben kendimi Zakir’i azarlamaya hazırlamışım, açtım, bir bayan sesi, korku büyüdü içimde. Dedi ‘Siz Zakir Karabulut’un nesi oluyorsunuz?’ Haberi böyle aldık…”

Patlama ânında, en çok kaybın yaşandığı HDP grubunun içindeymiş Zakir. Ağır yaralanmış. Doktorlar nefes alabilsin diye gırtlağına insan kemiği yerleştirmiş. Nabzı yerine gelmiş. Ardından, polisin patlamadan sonra sıktığı biber gazının etkisiyle yeniden fenalaşmış ve orada hayatını kaybetmiş. Onu Ankara’da abisi teşhis etmiş: “Oraya gideceğini söylememişti ama bütün barışçıl eylemlere katılıyordu. Biliyordum yani aslında… Ankara’ya ben gittim. İyi ki ben gittim. Tek şükrettiğim nokta bu zaten. Annemler onun ölüm şeklini, o hâlini görmedi. Ben gördüm.”

“İnsan olan herkes bir gün ölümü tadacak ama o Adlî Tıp’ın önünde gördüklerimi hayatım boyunca unutmayacağım” diyor abi Karabulut, “Ben hayvan işiyle uğraştım, mezbahalarda çok zaman geçirdim. Bizim çocuklarımızı hayvanlar gibi önümüze getirdiler, o parçalanmış bedenleri… Hepsi benim kardeşimdi. Acının tarifi yoktu. Erzurumlu bir baba, elinde oğlunun kanlı gömleği, bir umut arıyordu. Oysa oğlu parçalanmıştı. Başbakanlık heyeti ellerinde kahveler, sigaralar bir kenarda duruyorlardı. Bunu da unutmuyorum. Bu ülkenin vatandaşıyız, hiçbir zaman nefret etmedik ülkemizden. Annem, babam hep ‘Benim çocuğum öldü, başkasınınki ölmesin’ diyen insanlar. En son kızımı öpüp, ‘Abi, Zeynep’i ne yap ne et okut’ demişti. Savcı olsun istiyorum kızım ama bu ülkede bunu başaramayacağız. Ne cesaretimiz ne gücümüz kaldı. Algılayamıyorum artık bu ülkedeki insanların yüzde 70’ini. Çocuklara tecavüz ediliyor ve buna göz yumuluyor, her türlü hukuksuzluk örtbas ediliyor, adalet diye bir şey yok. Bütün insanların barış içinde yaşamasını istedik, çok mu? Ama başaramadık, kardeşimle beraber bütün umudumu da kaybettim.”

“Bizimle her zaman uğraştılar. Çünkü hep haksızın, ezilenin yanında olduk. Devlet hep bizimle uğraştı. ‘Çiftlik yapın, kredi vereceğiz’ dediler, kredilerimizi onaylamadılar, bize oyun oynadılar. Bir kardeşim Zakir’den üç ay sonra İstanbul’daki bir barış eyleminde saldırıya uğradı, ölü diye bırakmışlar. Onu Allah bize bağışladı” diyor Mensur Karabulut, “En küçük kardeşim asker, onu da ceza verir gibi Tokat’a, Zakir’in okuduğu yere atadılar. Askerde bir tek ona telefon yasak... Ben kardeşimin ölümünden önce sosyal medyada paylaşım yapmışım, Demirtaş fotoğrafı paylaşmışım, ‘Suç’ dediler. Dava açıldı. Babam da yedi yılla yargılanıyor cenazedeki bir pankarttan dolayı. Oysa cenazeyi parti sahiplenmişti ama dava bize. Bizi terbiye etmeye çalışıyorlar ama ben her kandil ülke için, barış, huzur için dua ediyorum. Ne kendim ne evlâdım için bir şey istiyorum. Normal mi bu?”

10 Ekim günü, patlamadan sonra Zakir’in telefonundan onu kaybettiğini öğrenen babası “İşte o telefon ortada yok” diyor, “Ben karşısına çıktığımız hâkime de söyledim. Bitlis’ten Ankara’ya gitmişim bunun için, annesi ille de o telefonu istiyor. ‘İstanbul’dan ayrılmadan önce yeğeniyle fotoğrafını çekmiş Zakir o telefonla. O fotoğrafı görmek istiyoruz’ dedim. Hâkim bana ‘Sen bana telefon yerine katilleri niye sormuyorsun’ dedi. Katilleri zaten bulmuyorlar, telefonu bulsunlar yeter. Bu devlet 24 yaşındaki evlâdını kaybeden anne babaya başın sağ olsun dememiş. Bitlis Valisi bile aramadı bizi. Aradan iki ay geçti, iki sosyal politika memuru geldi. ‘Sizin oğlunuz şehittir; anaya, babaya asgari ücret bağlanacak’ dedi. Anasını zor ikna ettim, devletimizdir dedim, tenezzül ettik. 13 ay sonra bize gelen haber, 110 lira 75 kuruş maaş bağlandığı... Bunlar nasıl insanlar, bunlar nasıl kalp taşıyorlar? Mecburlar mıydı bize maaş bağlamaya? Biz istemedik ki… Bu, ayrımcılık, gaddarlık, zalimliktir.”

“Ben insanlıktan tarafım; Müslüman, Hristiyan, Kürt, Ermeni, Arap, her zaman mağdurun yanında, zalimin karşısında oldum” diyor baba Karabulut, “Bir Kürt olarak ana dilimde eğitim görmek istiyorum bu ülkedeki herkes gibi. Ne eksiği ne fazlası. Eşit olmak istiyorum. Zakir de böyle yetişti işte. Tabiî ki barış, çok acilen barış. Hem de canıgönülden istiyorum, acıma rağmen kin gütmüyorum, başka insan görmesin, yaşamasın bunları, hiç kimse... Çünkü ancak hep birlikte insan oluruz.”

Özlem Altunok

1973 yılında doğdu. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nden mezun oldu. Cumhuriyet gazetesinde muhabirlik-editörlük yaptı. Hâlen P24 çatısı altındaki Susma Platformu’nda…