İlkokuldan itibaren ezberletilen bilgilerdendir: Başka bir ülkenin sınırlarında doğup Türkiye’den denize dökülen yegâne nehir Asi’dir. Asi, her yıl biriktirdiği odun parçalarını Hatay’ın yoksul mahallelerinde yaşayanlara yakıt olarak hediye eder. Odunları toplama ve yukarı taşıma işini genelde erkekler yapar, ya da Necla gibi güçlü kadınlar.

Bu Necla Duran’ın küçük yaşlarından itibaren bir saniye yüksünmeden sırtlandığı yüklerden yalnız biriydi. Yunanlılar Atlas’ı bir erkek olarak hayal ettiklerinde Necla ve onun gibi nice kadına haksızlık ettiler.

10 Ekim katliamında henüz otuz yaşındayken Ankara’da hayatını yitiren Necla’nın hikâyesini anlatmaya, ağabeyi Mehmet’in tabiriyle günler yetmez. Ama hikâyenin sürekli tekrar eden bir yanı var: Necla çalışıyor, Necla didiniyor, Necla kendini ve kardeşlerini hayata tutundurmak için dişini tırnağına takıyor ve bundan ne utanıyor, ne de şikâyet ediyor.

Lazkiye’den Hatay’a uzanan kader

Hatay’ın Defne İlçesindeki Aşağı Okçular Mahallesindeki aile evinin yerinde bundan yıllar evvel tek göz odalı, ev demeye bin şahit ister bir hane vardı.

Necla’nın annesi ve babası Suriye, Lazkiyeliydi. Baba Türk vatandaşıydı, ama anne Münire Hanım babanın ikinci karısıydı ve resmî nikâhları yoktu. 1989’da Türkiye’ye göçtüler.
1997 yılında, Necla’nın doğumundan on iki, büyük kardeş Mehmet’in doğumundan on dört ve küçük kardeş Ahmet’in doğumundan sonra üç yıl sonra baba hastalandı. Tedavisi sürerken birileri Türk vatandaşı olmayan anneyi ihbar etti, anne sınır dışı edildi. Çok geçmeden baba rahmetli oldu. Üç kardeş artık kimsesiz, yapayalnız, sahipsizdi.

Ne dayı, ne hala, ne teyze... Babanın eski eşinden olma üvey kardeşler de sahip çıkmadı. Yetim kalmış, annesinden ayrı düşmüş üç çocuk kendi kendini büyütmek zorundaydı. Çalıştılar, birbirlerine tutundular. Tek göz evi büyüttüler, evlerinin inşaatında bile kendileri çalıştılar. Toparlandılar.

"Küçük anne" Necla

Büyük ağabey Mehmet "Biz birbirimize sarılarak büyüdük" diye tarif ediyor. Özellikle küçük kardeşi Ahmet’i, kendisi de henüz bir çocuk olmasına rağmen Necla büyüttü. Henüz ilkokul dördüncü sınıfa gidiyordu, okulu bıraktı.

Münire annenin Türkiye’ye gelebilmesi için, takvimlerin 2002 yılını göstermesi gerekecekti. İşte o arada geçen on bir yıl Necla’nın kahramanca çabası sonucu aile dağılmadı, küçük bir kız çocuğu bir aileyi hayatta tuttu; giydirdi, yedirdi, yıkadı, ısıttı, geçindirdi.

Küçükken henüz para kazanacak işlerde çalışamıyordu, Mehmet kazandığı üç beş kuruşla aileyi geçindiriyor, Necla da kalan tüm yükü sırtlanıyordu. Yük sırtlanmak Necla’nın hayatının kalanının da hep merkezi olacaktı. Yıllar sonra ortaya çıkan ve sebebi anlaşılamayan bacak ağrıları belki de küçük yaşta aldığı bu insan üstü yüktü.

Yaşı reşit olduktan sonra bir sigorta şirketine girdi. Sonrasında da bulduğu her işte çalıştı. Evlere temizliğe gider, fabrikada çalışır, bahçe eker, pazarda portakal satar, ailesine gün yüzü göstermek için her fırsatı değerlendirirdi.

"Biz kız hayal edin, başından geçmeyen kalmamış. On iki yaşında, annesi yok, babası yok, kardeşleri küçük. İnsanlık ölmüştü, kimse gelip demez mi aç mısınız, ekmeğiniz var mı? O olmasaydı biz temel ihtiyaçlarımızı karşılayamazdık. Bir karı koca düşünün, adam geliyor, yemeği var, yatağı açılmış, sobası yakılmış. Bunun küçük versiyonu. Biri on iki diğeri, on dört yaşında bir aile." Komşuların anlattığına göre, Necla o kadar küçükmüş ki, ekmek yaparken boyu tandıra yetişemez, altına sandalye koyarmış.

Tandırda ekmek ve taze balık

Peki bir anne nasıl anlatır kızını? Güzeldir, iyi huyludur, akıllıdır, iyi niyetlidir... Münire anne konuşmaya başladığında gözyaşlarına eşlik eden ilk sıfatlar bunlar değil. Yine Necla’nın gayreti, emeği, mücadeleciliği. Arapça konuşuyor, ağlıyor, heyecanla anlatıyor. Necla’nın tuttuğu balıklarla bir resmini gösteriyor ve çocuk bakıcılığından sigortacılığa uzanan meziyetlere biri daha ekleniyor. Balıklar Asi’de tutulmuş: "İki üç saat temizler, pişirir, komşulara da dağıtırdı. Elektrikli testereyle değil, el testeresiyle keserdi ağaçları. Küçükken evde su olmadığı için bulaşıkları dışarda yıkardı. Tam genişledik, evimizi yaptık, onu aldılar. Tadını çıkaramadı. Ama görevini yerine getirdi, ailesini refaha kavuşturdu." Necla’nın çekilmiş son karelerini gösteriyor. Bir akıllı telefonun ekranını öpüyor, kokluyor: "Necla, gitti Necla." Mehmet "Bu kadar ömür biçilmiş" diyor. Necla olsa kendi biçer, kimselerin dokunmasına izin vermezdi.

"Başladığı işi kendi bitirirdi"

"Dünyadaki diğer kızlar gibi büyümedi. Bu yaşa gelene kadar bir kez bile makyaj yapmadı. Çalıştı, kardeşini büyüttü. Kendisi okuyamadı, ama istedi ki kardeşi okuyabilsin. Bütün gayreti buydu. İzin vermediler kardeşinin mezuniyetine sevinmesine... Yolda bir ihtiyar ağır taşıyor olsa gider yükünü alırdı. Kimse Necla gibi olamaz, ama bırakmadılar."

Necla yaşını aldığında da arkasına yaslanıp bir soluk alayım demedi. Asi’den odun taşımaya devam etti. Mehmet "Vefatından sonra kestiği odunları ben taşıyamadım. Aşağı indireceğim indiremiyorum, dedim kız sen nasıl taşıdın bunları yokuş yukarı? Yol da yok, patika. Erkeklerden bile güçlüydü. Yardıma gelsen kızardı. İşine karışılmasını sevmezdi. Başladığı işi kendi bitirirdi" diyor.

Geceleri televizyon izlemeyi, Arapça şarkılar dinlemeyi, yemek yapmayı severdi. "Her yemeği yapardı" diyor annesi, "Hem Suriye hem Türkiye yemeklerini..." Tandırda kendi ekmeğini pişirirmiş. Evde birkaç gün önce bir domatesli bulgur pilavı pişmiş. Ahmet dönüp demiş ki "Siz yemek yapmayı bilmiyorsunuz, Necla’dan hiçbir şey öğrenmediniz mi?"

"Bir şeylerin değişmesine ihtiyacım var"

Bir insan ki kendine ait küçük bir dünyası bile yok, bütün çabası diğerleri için. Giyinmeyi, süslenmeyi sevmeyen, kendine hiçbir şey almayan, alınınca huzursuz olan, kendine dair hayaller kurmamış, kurduysa da bundan en yakınlarına dahi bahsetmemiş bir kadın.
Annenin anlattığına göre evlenmek, çocuk sahibi olmak da istememiş. Hattâ istemeye gelenleri kovmakla tehdit edermiş. Çocukların da kendi kaderini paylaşması en büyük korkusuymuş. Mehmet diyor ki, onların iyi yaşaması, sıkıntı çekmemesiymiş yegâne dileği: "Bir kadın ne ister? Giysi ister, evlenmek ister, bir şeyler yapmak ister... Ama Necla’da öyle bir şey yoktu."

Düğüne gidecekleri bir gün, Mehmet’in karısı zorla bir bluz vermiş. Kolsuz bir bluz. Kendini iyi hissetmemiş içinde, uzun ısrarların sonucu gitmiş o düğüne. Anne "Sana elbiselerini göstersem ağlarsın" diyor ve odaya gidip bir sepete sığacak giysileri getiriyor. Birkaç tişört, birkaç pantalon. Hepsi sade, dümdüz. Hiçbiri yeni değil. Annesinin aldığı bir elbiseyi üzerinde pullar var diye giymemiş. En son giydiği tişörtü gösteriyor annesi. Üzerinde yazan yazıya kayıtsız kalmak güç: "I need some change in my life" (Bir şeylerin değişmesine ihtiyacım var).

Arkadaşlarıyla, çevresiyle iyi geçinen yardımsever bir insan, ama çabalamaktan onlara vakit ayırabildiğini söylemek de zor.

Amennası olmayan kadın

Sırtlanan yük, çekilen cefa, baş edilen zorluklar çetin olunca insanın kabuğu sertleşiyor, bir meyveden farksızca. Necla da müdanasız, haşin bir kadın olup çıkmış. "Necla’da öyle böyle yoktu. Siz kötü bir insan mısınız, yüzünüze söylerdi, açık sözlüydü, dürüsttü. Arkanızdan konuşmazdı. Elli kişi oturmuş olalım, yanlış bir kelime mi kullandınız, açık ederdi. Hiçbir şeyden korkmazdı. Haksızlığa mı uğradı, alttan almaz. Yanıt mı verdiniz, dayanamaz, öfkelenir. Çalışmaktan utanmaz. El arabasını öteberiyle yükler, çarşıda satardı. Diyelim o topladığım portakallar yirmi lira edecek, elli lira vereyim götür deseler çarşının içinden el arabasıyla geçemem. O çekinmezdi."

Necla’nın okusun diye çırpındığı üniversite öğrencisi Ahmet de ablasını böyle yâd ediyor: "Bir ara kiremit atölyesinde çalıştı. Erkek işi denen ne varsa hepsini yaptı. Hiçbir şeyden çekinmez, korkmazdı. Yılanlardan bile. Bir keresinde bir yılan bulmuş burada. Tutmuş kuyruğundan, bir kavanoza koymuş, sonra da götürüp bırakmış. Ona zararı yok ki neden öldürsün? Bir tek köpeklerden korkardı, severdi ama korkardı. Bir ara burada ona haksızlık eden iki erkeği dövdü."

Necla’yı herkes çok severmiş; beyhude de değil üstelik bu sevgi. Mahallenin muhtarı gibiymiş. En azından komşuları yakıştırırmış ona muhtarlığı. Mahallede bir kanalizasyon patladığında kimse kılını kıpırdatmazsan belediyeden dozer getirtip tamir edilmesini o sağlamış. Bir komşunun evi yıkılmaya kalkıldığında iş makinelerinin karşısında o çıkmış. Mahalleliye de cesaret vermiş; "Neden korkuyorsunuz, çıksanıza!"

"Bir kediye kıyamazdı"

Bizi Necla’nın bir zamanlar yaşadığı eve götüren yoldaki parke taşları geçen yıla kadar yokmuş. Necla Ankara’ya gitmeden önce, akşama kadar el arabasıyla çakıl taşları taşıyarak çamur yolu adam etmiş, küçük bir patika yapmış. Kış gelecek, kardeşleri, annesi eve girerken çamura basmasınlar diye.

Sonra, dışarda ateşin üstünde dolma pişirmiş. Akşam saat sekiz gibi, Ankara’ya giden bir arkadaşı aramış, gelmek isteyip istemeyeceğini sormuş. Annesinden izin almış, ona yemeğini yedirmiş. Onca yıl tek göz bir odadan bir yuvaya çevirdiği evde en son yaptığı bu olmuş, son akşam yemeği.

Ailesinin mutluluğundan gayrı çabası olmayan bir kadın neden gider Ankara’ya? Mehmet giriyor söze: "Burada her patlama olduğunda terörü lanetliyordu. Bir kediye kıyamazdı. Onun için fark etmezdi, burada, Suriye’de, İngiltere’de ya da Amerika’da, bir şey olduğunda gönlü yanardı. Gönlünden barış geçtiği için oradaydı. O mitinge Türkiye’yi ya da hükümeti protesto etmek için gitmedi. Oradaki herkes niçin gitti? Barış istedikleri için, ve ne yazık ki katledildiler... "

Mahir, Necla ile anne uzaktan akraba. Uzun yıllar şehir dışında yaşamış, Necla’yı kısa süre tanıma fırsatı bulmuş, ama son anında yanında o varmış. Necla’yı Ankara’ya neyin götürdüğünü anlatırken o da en çok "barış" diyor: "Necla savaşa ve insanların katledilmesine sonuna kadar karşıydı. Kim olursa olsun. Haksız yere yapılan zulme karşıydı. Vatanseverdi, hem Türkiye vatanını, hem Suriye vatanını severdi. Bir tarafı Suriye’deydi, orada bir ailesi vardı. Savaş karşıtı bütün eylemlere katılırdı. Sözünü esirgemezdi. Ankara’daki miting için otobüsler kalkacağı zaman karşılaştık. Geleceğini bilmiyordum. Sabah indiğimizde hipodromun orada sofra kurduk, kahvaltı ettik. Yürüyüşe başladık, Suriye marşlarıyla ilerliyorduk. Tam bir Arap kızıydı, mizacı da öyleydi. Yanımızda kaybettiğimiz Filistinli Ahmet de vardı. Üzerinde Suriye yazan atkıyı çıkarıp taşımasının bir mahsuru olup olmayacağını sordu. Miting boyunca o atkı hep boynundaydı. Yaralandığında da ilk müdahalede tampon olarak onu kullandık. Cenazesinde iki binden fazla insan yürüdü. O bizim değerimizdi, Antakya’nın Ankara’da çınlayan sesiydi."

Aile o kış da Necla’nın getirip kesip yığdığı odunlarla ısındı. Ölmeden önce bahçeye bir sürü sebze ekmişti, onlarla kaynattılar tencerelerini. Necla o odunların çıtırtısını duyamadı, o fasulyelerin tadına bakamadı ve ölümünün birinci yıl dönümünde adı verilen parkta oturup ağrıyan bacaklarını dinlendiremedi. Necla otuz yıl boyunca bu dünyanın bütün yükünü sırtlandı ama sefasını süremedi.

Nilgün Yılmaz

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden 2005 yılında mezun oldu. 2007 yılından beri çeşitli dergiler için çalışıyor. diken.com.tr’de editör olarak görev yapıyor.