İki adım ötesinden İpek Yolu geçen, penceresinden Kobani tepeleri görünen sessiz köy evinin bahçesinde doğal tarım yapacaklardı. Kaç yazdır olmadık aksilikler yüzünden bir türlü gidemedikleri Antalya’daki deniz kıyısı eve önümüzdeki yaz artık şeytanın bacağını kırıp gideceklerdi. İstedikleri gibi dördüncü bir çocukları olursa ismini Yusuf koyacaklardı.

“Kız olursa ne isim koyacaktınız?” dedim.

Suruç’un Küçüksergen (Midêbê Biçûk) köyündeki tek katlı evin salonunda, dört erkektik: Ankara Katliamı’nda kaybettiği karısı Nilgün’ü evlerinin iki yüz metre ötesindeki küçük aile kabristanında toprağa vereli daha yirmi gün olmuş olmamış Avni Çevik, on dört yaşındaki oğulları Asaf Rodi, Nilgün’ün küçük kardeşi Adil ve ne diyeceğini, ne soracağını bilemeyen ben.

“Hiç düşünmedik ki...” dedi Avni Bey, “Sen erkek olacağından eminsen, erkek olacak diyorsan... erkek olur o zaman, diyordum Nilgün’e...”

Karısının kararlılığına kaderden daha fazla inanıyordu.

Nilgün’ün kararlılığı: Yakınları (çoktu) ve sevenleri (daha çoktu) için Nilgün’ü hatırlamak biraz da onun verdiği bir sürü kararı hatırlamak demekti. Kanseri yenmeye karar vermişti ve yenmek üzereydi. Devlet memuru olmaya karar vermişti ve olmak üzereydi. Bir erkek çocuk daha doğurmaya karar vermişti ve... Kader araya belki de ilk defa bu kadar acımasızca girmişti.

Kader değildi elbette. Ölüm kaderdi; ölümün böylesi değil. Ama Avni Bey’e isyandan çok metanet hâkimdi. Sadece annesiz kalıvermiş üç çocuğu yüzüne metanet arayarak baktıkları için değil, ailesindeki herkes gibi o da kendisini bildi bileli ölümün hikâyesiyle, hatırasıyla ve beklentisiyle dopdolu olduğu, hayatı sabretmeyi ve metin olmayı öğrenmekle geçtiği için. O da her Kürt genci gibi çok erken yaşta “dağa çıkmak ya da çıkmamak” sorusuna hayatıyla bir cevap vermek zorunda kalmış ve çıkmamaya karar vermişti. Hayatı her şeye rağmen ölüme tercih etmek demekti bu ama ölümü hayatın uzağında tutmaya yeten bir karar da değildi. Çünkü ölüm kendi evine uğramasa iki adım ötedeki komşu evine uğrayacaktı, biliyordu ve kendi eviyle komşu ev arasında pek bir fark yoktu.

“Tabii insan yine de kendisine konduramıyor, ölümün bu kadar, bu kadar yakınına gelebileceğini hayal edemiyor... Kim derdi Nilgün o gün orada olacak, orada da o bomba patlayacak... Ne diyeyim...”

Diyecek bir şeyi yoktu. Hatırladıkları bakmaya hangi köşesinden başlayacağını bilemediği tek bir koca resme benziyordu, Nilgün’ün bütün söyledikleri de bölemediği tek bir upuzun cümleye. Tek bir hatıra, tek bir söz gelmiyordu aklına Avni Bey’in. Nilgün’den söz etmek zamandan söz etmek gibiydi: Sorulmadığında biliyordu, sorulduğunda bilmiyordu.

Ben de sormadım.

Geniş, dikdörtgen salonun duvar diplerine dizili minderlerde, Asaf Rodi’nin bittikçe yenilerini doldurduğu çaylar ve Adil’in bittikçe yenilerini sardığı sigaralar içerek, konuşmadan, inatçı sessizliğin kendi rızasıyla kelimelere ve hatıralara dönüşmesini bekledik bir süre.

xxx

O gün, Adil’in arabasıyla Suruç’taki eve gelmeden önce, Nilgün hakkında bir sürü şey dinlemiştim aslında. Ağabeyi İzzettin Bey, yengesi Hatice Hanım ve küçük kardeşi Adil, Urfa’daki evin salonunda (on metre ötedeki, balkondan dikenli telleri ve bahçesi görünen garnizon binası kötü bir şaka gibiydi) başta sorularıma cevaben, saatler geçtikçe bir şey sormama gerek kalmadan anlatmışlardı: Dokuz kardeştiler ve Nilgün tek kızdı. Çalışan babalarının ve geçirdiği hastalıkların ardı arkası kesilmeyen annelerinin yokluğunda, üçü kendisinden büyük beşi kendisinden küçük sekiz erkek kardeşini toparlama, bir arada tutma, koruma, doyurma, giydirip kuşandırma sorumluluğu erken yaşta Nilgün’ün omuzlarına bindi. Ama kalabalık Anadolu ailelerinde kız evlatların çocukluk ve gençliklerinde bir kader (ya da kadersizlik) olarak kabullenmeye, yetişkinliklerinde de maaşı ve emekliliği olmayan çileli bir iş olarak yapmaya mecbur kaldıkları “annelik”, Nilgün için hiçbir zaman bunlardan ibaret olmadı, olamadı. Hayatın zorlayıcı mecburiyetlerini birer amaca, hedefe, daha önemlisi ve daha şaşırtıcısı, birer mutluluk kaynağına çevirmeyi bilmişti Nilgün. Kalabalık aile içinde işbölümü ta baştan belli olduğu ve evi çekip çevirmek görevi tek kız Nilgün’e düştüğü halde, ailece bu kadınlık kaderinin ağırlığını dengeleyen bir eşitlik atmosferi içinde yaşıyorlardı.

Belki sadece kendi zamanlarında, kendi aileleriyle, “hayatta olanlarla” değil, bütün ölmüşleriyle, geçmişe ve geleceğe doğru kalabalıklaşıp genişleyen daha büyük aileleriyle beraber yaşadıkları duygusu bütün hayatlarını belirlediği için böyleydi. Geçmişten gelen ve geleceğe taşınacak bir şeye, hiç unutmadıkları atalarının hatıraları ve kendilerininkinden daha güzel, daha kolay hayatlara hazırlamak istedikleri çocukları için çalışma, uğraşıp didinme azmi kadınla erkek arasındaki ezici toplumsal farkı bir yoldaşlığa ve dayanışmaya çevirerek yumuşattığı için belki de.

“Mezar taşına parantez içinde Ayş-ı Wêlê’nin ismini de yazacağım,” dedi kızkardeşinin hem Hilvan’da doğduğu hem de Ankara’da öldüğü günü hatırlayan İzzettin Bey, “Nilgün de onun gibidir, Ayş-ı Wêlê gibidir, ondan azını yapmamıştır demek için...”

Ailenin efsanelerle karışık uzak tarihinde Havva ya da Meryem gibi bir yeri olan, her yeni neslin kadınlarının suretine bürünüp cesaretini, sabrını ve fedakârlığını tekrar sahnelemeye çalıştığı büyük büyük büyük nineleriydi Ayş-ı Wêlê. Nilgün de etrafındaki herkes için Ayş-ı Wêlê kendi zamanında ne ifade ettiyse onu ifade etmişti. O bütün sevdiklerinin üstüne titremişti, bütün sevdikleri de onun üstüne titrerdi. Vaktini, emeğini, gücünü etrafındaki öteki hayatlara vakfetmiş ve kimseyi kendisine borçlu hissettirmemeyi başarmıştı.

Nilgün’ün küçük kardeşi, Urfa’daki mihmandarım Adil, uzun sohbetimizden ve hızla arkadaş olmamızdan önce, sorar sormaz pişman olduğum soğuk ve saçma bir soruya (“Yakın mıydınız Nilgün Hanım’la?”) haklı olarak içerlemişti:

“Ne demek yakın mıydık? Yakın... Neyse, şimdi burada bir şey demeyeyim, yolda anlatırım ben size yakınlığımızı...”

Sapsarı toprakların arasından akan dümdüz, bomboş, uzun Suruç yolu boyunca konuştuk. Hiçbir şey tek başına bir anlam ifade etmiyordu Adil’e göre, bir şeyi anlamak için ondan daha geniş başka bir şeyi, onu anlamak için de daha derin bir başka şeyi anlamak gerekiyordu önce. Nilgün ablasını, aralarındaki yakınlığı (“Kalabalık bir aile olduğunuz için öyle sordum,” diye kendimi açıklamaya çalıştım, “bazı kardeşler birbirine daha yakın olur ya hani...”), büyük bir aileye, büyük bir Kürt ailesine doğmanın nasıl bir şey olduğunu, o insanların o gün Ankara’ya niye gittiklerini ve o iki bombanın niye patladığını anlamam için bana başka bir sürü şeyi anlatması, anlatması, anlatması gerekiyordu. Hem hiçbir şey göründüğü kadar açık ve basit olmadığı için, hem de içi çok dolu olduğu için.

“Vaktim var,” dedim, “dinliyorum...”

Kürt isyanlarının tarihini ve ablasıyla oynadıkları oyunları anlattı. Ortaokul-lise yıllarındaki başına işler de açmış büyük öfkesini ve ablasıyla dertleşe dertleşe yıllar içinde nasıl durulduğunu anlattı. O dehşet gününü (o gün Urfa’daydı ve patlamadan birkaç dakika sonra, telefonda, ağabeyi İzzettin’den olanları öğrenmişti) ve yeğeni Başak Sidar’la beraber parkta Nilgün ablasıyla müstakbel kocası Avni’yi görüp ikisinin arasında bir şeyler olduğundan şüphelendikleri uzak ve tatlı günü anlattı. Aile şirketinin her işine koşan Nilgün’ün sabahtan geceye kadar bir gününün nasıl geçtiğini anlattı: Herkesten önce kalkıp gider, işyerini açardı. Temizlik kontrolü yapar, bir eksik görürse kendisi tamamlardı. Sonra sevk listesini ustalara teslim ederdi. Sonra, “sıcak satış” başlayınca müşterilerle ilgilenirdi. Sonra teslim evraklarını alırdı. Sonra teslim evraklarındaki müşterileri teker teker arardı. Sonra ertesi günün programını yapardı. Sonra evine gider, yemek yapar, çocuklarıyla ilgilenir, ders çalışırdı.

“Hep çalıştı. Hep koşturdu. Kendini unuttu. Üzüldüğü çok şey oldu ama üzüntüsünü kimseye hissettirmedi. Orada, evde anlatamayacağım şeylerdi bunlar. Bizde böyledir, büyüğümüzün yanında anlatacağımız şey vardır, anlatmayacağımız şey vardır...”

Suruç’a varınca önce okula gittik. Adil’in okul bahçesine park ettiği arabanın içinde son zilin çalmasını ve Nilgün’ün oğlu Asaf Rodi’yle İzzettin Bey’in oğlu Mustafa Serhat’ın dersten çıkmalarını beklerken, “Daha acı içimize tam çökmedi bizim...” dedi Adil, “Bazen düşünüyorum da, galiba onları, Nilgün ablamı ve Başak Sidar’ı o kadar çok sevdiğimiz için acıyı da tam çekemiyoruz... Yaşıyorlar gibi hâlâ.”

xxx

On bir yaşındaki Eylül Adle’yle dokuz yaşındaki Rotinda Ekin arada merakla salona girdikçe Avni Bey en yumuşak sesiyle “hadi kızım, siz bahçeye çıkın, oynayın, ben de geliyorum birazdan...” diyordu.

“İçlerinde yaşıyorlar...” diyerek sessizliği bozdu Avni Bey, “Her akşam sofrada ‘annemiz nerede?’ der gibi bakıyorlar bana...”

Bunu söyledikten sonra da, taptaze acısının dilsizliği yavaş yavaş bir hatırlama ve anlatma isteğine dönüştü, hatta hatırlama ve anlatma mutluluğuna.

Nilgün’le 1998’de tanışmışlardı. Akrabalardı aslında ama aile içinde birbirlerine münasip görülüp evlendirilen akraba çocuklarından değillerdi, arkadaş gibi tanışmış, aşık olmuş, öyle evlenmişlerdi.

“Gerçi Nilgün’ü evliliğe ikna etmek için çok uğraştım...” dedi Avni Bey, “Ben ondan dört yaş küçüğüm. Başta yaşımı gizlemiştim, ama sonra öğrendi ve öğrenince de evlenmek istemedi benimle, küçük buldu beni...”

Güldü.

“Biz bir keresinde Nilgün’le parkta buluşmuştuk da Başak Sidar’la ikiniz bizi yakalamıştınız Adil, hatırlıyor musun?”

Güldük.

“Kendisi teselli edilecek haldeyken o teselli ederdi insanları. Bir şeye bir kere karar verdi mi dönüşü yoktu. Kanser teşhisi konduğunda doktora tek başına gitmişti, ne kadar ısrar ettiysem dinlememişti, ‘gelmeyeceksin’ demişti, gidememiştim. Mutlu, güzel şeyleri beraber yapalım istiyordu Nilgün. Neler neler yapacaktık... Buralara su geldi diye dönmüştük, çocuklar için dönmüştük, doğayla, akrabalarıyla iç içe olsunlar diye dönmüştük biz. Şu bahçede kendi yiyeceğimiz meyveyi sebzeyi yetiştirecektik. Yazın Antalya’daki aile evine gidecektik. Bir erkek evladımız daha olacaktı, Nilgün erkek olacağını biliyordu, Yusuf koyacaktık ismini...”

Tekrar sessizliğe gömüldük.

Avni Bey bundan sonra ne yapacaktı? Bu evde yaşamaya devam edecek miydi? Bahçeye bir şeyler ekecek miydi? Geceleri uyuyabiliyor muydu?

Bilmiyorum, soramadım bunları.

En son, şehre geri dönmek üzere Adil’le arabaya bindiğimizde, küçük Eylül’ü üşümesin diye paltosunun eteğiyle sarıp kendine çektiğini, baba-kız beraber ağır ağır köyün içlerine doğru yürüdüklerini gördüm.

Emre Ayvaz

20 Haziran 1980'de doğdu. Boğaziçi Üniversitesi'nde siyasetbilimi ve sosyoloji okudu. 2000 yılından beri düzenli olarak yazıyor. İlk romanı üzerinde çalışıyor.