Nizamettin Bağcı 1959’da Muş’un Bulanık ilçesinin Çaygeldi (Alibonciya) Köyü’nde 11 kardeşin en büyüğü olarak dünyaya geldi.

Barış Mitinginde aramızdan ayrılmasından bir yıl sonra, ailesi hayatlarında ilk defa gördükleri bana, dışarıdan gelen bir yabancıya, tek katlı evlerinin geniş salonunda hep birlikte oturup anlattılar babalarının hikâyesini:

Nizamettin Bağcı’nın çocukluğu 12 Eylül’ün getirdiği kargaşa ve baskılar sonrasında nüfusu iyice cılızlaşan Çaygeldi’nin uçsuz bucaksız düzlüklerinde koşarak geçti. İlkokulu da burada bitirdi. Yirmi yaşlarında köylüsü Yadigar Hanım’la evlendi. Beş çocuğundan üçü, Ersin, Ergin ve Heybet burada doğdu.

12 Eylül’den sonra başlayan zorunlu göç dalgasıyla Bağcı ailesi de yerini yurdunu terk etmek zorunda kaldı.

İlk gençlik yıllarından beri “yurtsever” biriydi. Genç yaşlarında dahi siyasi farkındalığı yüksekti. Onlarca yıldır süren baskı, vahşet ve kıyımların ileride artacağını öngörüyordu. Abisi Nevzat Bağcı ve kayınbiraderi Dilaver Çayın’ın hatırladığı gibi, daha 1980 öncesinde aileyi uyarır, “Mutlaka bizim Batıya taşınmamız lazım” derdi.

Çaygeldi’nin bir çok sakini gibi onlar da memleketlerinde fazla kalamadı. 1986’da Manisa’ya geldiler. Manisa’nın çeşitli yerlerinde yaşadıktan sonra Saruhanlı İlçesi'nin Mütevelli Kasabası’na yerleştiler. Kızları Gurbet ve oğulları Özgür burada doğdu. Muş’tayken hayvancılıkla uğraşan Nizamettin Bağcı, Manisa’da bir süre her işi yaptı. En sonunda hayatının sonuna dek yapacağı inşaat işine başladı.

Yurtseverlik duygularının topluma katkı sunması gerektiğine inanırdı. Aktif olarak siyasette çalışmaya başladı. Doksanların başında, Kürt siyasetinin yasallaşması döneminde HEP’in kurucuları arasındaydı. Partinin bütün kademelerinde yer aldı. Birkaç defa gözaltına alındıysa da cezaevinde hiç yatmadı.

Kendini Kürt siyasetine bu kadar adamış olan Nizamettin Bağcı farklı kimliklere ve kültürlere karşı hoşgörüsüz, yobaz bir milliyetçi değildi. Kayın biraderi Dilaver Bey’in deyişiyle, “Milliyetçiliği vardı ama ırkçı değildi. Türkmüş Kürtmüş, öyle şeyleri yoktu.” Oğlu Ersin’in ifadesiyle, “Kendi hâlindeydi, yapıcı bir insandı. Bozucu bir yanı yoktu.”

Pek dostâne olmayan bir deniz

Sonu gelmeyecekmiş gibi görünen pamuk, mısır tarlaları ve üzüm bağlarının arasında yer alan Mütevelli, Cumhuriyetin ilk yıllarında çoğunluğu Balkanlardan gelen göçmenlerden ve biraz da yurtiçinden, Kürt illerinden göç alarak hızla gelişmiş bir kasaba.

Ailenin anlattığı tarihe göre, Nizamettin Bağcı gelinceye kadar kasabadaki Kürtler kendilerini belli etmemeye çalışırdı. Aile kasabaya ilk yerleştiğinde küçük bir kahvehane işletmeye başladı. “Sabah jandarmayla açıp, jandarmayla kapatırdı,” diye hatırlıyor Ersin. Dilaver Bey ekliyor: “Nizamettin’in buraya gelmesiyle başladı Kürtler burada aktif olmaya. Daha önce kimse Kürtçe bile konuşmazdı. Burada böyle onun gibi bir organizatörlük yapacak kimse yok. Yokluğuyla her şey yok oldu. Birçok insan onun varlığıyla mücadeleye dâhil olmuştu.”

Ege’nin Kürtlere çok da sıcak davranmayan bu göçmen kasabasında Nizamettin Bağcı iki yanıyla tanınırdı: güçlü bir adalet duygusu vardı ve barışı sağlamakta ustaydı. Mütevelli’de arazi veya toprak kavgası olarak başlayan ama sonunda Türk-Kürt ihtilafına dönüşen anlaşmazlıklar pek nadir olaylar değildi. Bu tür tartışmaların sonlandırılmasında genellikle Nizamettin Bağcı arabulucu olurdu. Mütevelli’nin dışında, çevre köylerde kız kaçırma, kan davası, toprak kavgası gibi bir olay olduğunda da gene onu çağırılırlardı. “Yapıcı, barışçıl bir insandı,” oğlu Ersin Bağcı’nın ifadesiyle.

Kavgaları sonlandıran, Mütevelli’deki ürkek Kürtleri dönüştüren Nizamettin Bağcı, anlaşılabileceği gibi kendinden emin biriydi. Çok yüksek sesle konuşurdu örneğin, evin dışından geçerken bile sesini duyardınız. Kardeşi Nevzat Bağcı anlatıyor: “Bazen telefonda o kadar bağırırdı ki, telefonu kapat istersen Nizamettin, boşa yazmasın, ben senin sesini zaten buradan duyuyorum derdim.”

Tüm bir ailenin babası

Kültürünü, terk ettiği topraklarını ve anadilini seven, adalet duygusu yüksek ve çalışkan bir inşaat ustası olmasının ötesinde Nizamettin Bağcı bir babaydı.

Çocuklarına göre “tatlı-sert” bir yanı vardı. Kızı Gurbet, babasını anlatırken “Sevdiğini belli etmezdi” diyor yeşil gözleriyle gülümseyerek.

Hem de yalnızca çocuklarının değil, kardeşlerinin, amcaoğullarının, gelinlerinin, Yadigar Hanım’ın kardeşlerinin de babasıydı. Nizamettin Bağcı gibi yüksek sesle ve kararlı konuşan kardeşi Nevzat Bağcı abisinin yerini anlatırken “Abimiz ikinci babamızdı” diyor. Babaları hakkında anlatılanlara genelde yorumlar yapan bu kalabalık ailenin tüm fertleri, hiçbir ekleme yapmadan amcalarını onaylıyor.

Çocuklarının okumasını isterdi ama baskı kurmazdı. “Okumamızı, saygın bir yere varmamızı isterdi. Önüne bir yol koyardı, kendin karar verirdin. İllâ da okuyup şöyle böyle olacaksın diye bir dayatması yoktu,” diyor oğlu Ersin Bağcı.

“Gelinlerini, yeğenlerini de kendi çocuğu gibi görürdü,” diye ekliyor Dilaver Bey. Nizamettin Bağcı’nın küçük oğlu Özgür’ün gelini Şehriban “Evet, öyleydi” diyerek onaylıyor.

Adalet duygusu ve arabuluculuğu ile yerleştirdiği itibarı, babacanlığıyla birleşmişti. Herkes “Nizamettin Bağcı” deyince iki kere düşünürdü; başınız belaya girdiğinde onun oğlu olduğunu söylemeniz saniyeler içinde konunun kapanmasını sağlayabilirdi. Okulda kavgaya karışınca, komşunun köpeğini taşladığınızda, türlü haylazlık yaptığınızda sizden “Senin baban kim evladım” diye hesap soran bir yetişkine, “Kürt Nizamettin” dediğinizde, mesele çoğunlukla orada noktalanırdı. Bu, Nizamettin Bey’in yeğenlerinin de sık sık başvurduğu bir yöntemdi.

Bir de ihtiyacı olanı asla geri çevirmezdi. Gerek demografik yapısı, gerek zorlu maişet koşulları yüzünden Mütevelli’de Doğu ve Güneydoğu’dan yeni göç etmiş insanlara pek yardım eden çıkmazdı. Maddi desteğe veya işe ihtiyacı olanlara bir tek Nizamettin Bağcı el uzatırdı. “Kürt olsun Türk olsun, ayırt etmezdi. Gidip köy kahvesinde yabancı köylüye ‘nasıl bir insandı’ diye sorduğunda da bu cevabı alırsın,” diyor Nevzat Bağcı.

Nizamettin Bağcı uyumlu biriydi. “Hiç yemek seçmezdi, her şeyi yerdi” diyor onu anlatırken eşi Yadigar Hanım. Çok nadir anlaşmazlıkları olsa da, bunlar çoğunlukla Yadigar Hanım’ın onaylamadığı birine yardım etmek istemesinden kaynaklanırdı. Başının dertte olduğunu gördüğü yabancıları, daha adını bile bilmediği garipleri kendi ailesine yaptığı gibi korumak kollamak isteyen bu adam, kimseyi geri çevirmek istemezdi çünkü.

Neden Ankara’ya gitti?

Nizamettin Bağcı’nın ölümünden bir yıl sonra, Barış Mitingi öncesinin ve o gün gerçekleşen kıyımın anıları Bağcı ailesinin zihninde hâlâ taze. Mitinge gitmesine neden karşı olduğunu hatırlıyor eşi: “Akşam Ankara’ya gideceğim, dedi. ‘Bu sefer gitme’ dedim, hastaydım. Eve geldi, yemek yedi, namaz kıldı.” Mitinglere, Newrozlara genellikle eşiyle giden Yadigar Hanım hasta olduğu için evde kalacak, Ankara’ya gitmeyecekti. Kocasının gitmesini de istememişti. “'Neden gidiyorsun’ diye sordum. ‘Ne için gideyim, barış için gidiyorum.’ dedi. Sonra bana baktı, sordu: ‘Buzdolabındaki çocuğu görmedin mi?’” Nizamettin Bağcı, Barış Mitinginden yaklaşık bir ay önce Şırnak’ın Cizre ilçesinde güvenlik güçlerince yapılan operasyonlarda öldürülen on üç yaşındaki Cemile Çağırga’dan bahsediyordu. Abluka altındaki mahalleye ambulans giremediği için, annesi Cemile’nin bedeninin evin dondurucusunda saklamak zorunda kalmıştı.

Ölümünün üzerinden bir yıl geçtikten sonra, ömrü sevdiklerine devletten gelebilecek tehlikeleri kestirmeye çalışmakla ve önlem almakla geçmiş olan Nizamettin Bağcı’nın öleceğini belki de önceden hissettiğini düşünüyor ailesi.

“Perşembe günü aradı beni,” dedi Ersin, mitingin iki gün öncesinden bahsederek. “Sen gel, iki metre fayans var. Beni kurtar. Gümürceli’de amcakızları var, çocukları onlara bırakım. Gittiğimde üstü başı boya sıva içinde. Böyle kıyafetlerinden hiç utanmazdı. Ben böyle deyince kızdı. ‘Al eşşoğuleşşek al, kendin yap. Benim iki günüm kaldı zaten’ dedi”. Daha sonra konuştuklarında, Yadigar Hanım’a da benzeri sözler söylediğini öğrenen Ersin, o zaman babasının belki inşaatı bırakma planları yaptığını düşünmüştü.

Barış Mitingi’nden on sekiz gün önce kendi babasını kaybeden Nizamettin Bağcı, Ankara’ya gitmeden önce hasta yakınlarını ziyarete gitmişti. “Herkesi gezmiş. Sanki bir vedalaşma..” diye hatırlıyor Yadigar Bağcı.

Emin Aydemir ve Resul Yanar

Yokluğuyla koca bir aileyi yetim bırakan ve belki de müphem bir şekilde öleceğini önceden sezen Nizamettin Bağcı, Ankara’ya gittiğinde yalnız değildi. Gene Saruhanlı’dan, Mütevelli’den fazlaca uzak olmayan Azimli Köyü’nden kitapları çok seven ve belki de onun gibi ölümünü önceden hissetmiş olan Emin Aydemir ve genç görünümü ve tasasız mizacıyla çocuklarının ve evinin neşesi olan Resul Yanar’la birlikte gitmişti.

Telefonda onlara ulaşamayan aileleri, belki de katliamın tüm kurbanlarından önce öğrendi onların kaderini. Zira patlamadan sonra medyaya düşen ve bulanıklaştırılmamış ilk fotoğrafta görünen yan yana üç beden, onların bedenleriydi. Gurbette birlikte yaşamış, cenazelerde ve zorlukta birlikte ağlamış, düğünlerde ve rahatta birlikte gülmüş, aynı yerde aynı zamanda düşmüşlerdi.

Üçünün cenazesinde de güvenlik güçleri zorluk çıkardı. Mütevelli’de defnedildikten birkaç gün sonra polis, Nizamettin Bağcı’nın Kêsk û Sor û Zêr’in örttüğü tabutunu taşıdığını fotoğraflardan tespit ettiği yirmi yedi kişiyi gözaltına aldı. Katliamdan bir yıl sonra, çoğu ailelerinin direği olan bu kişiler hâlâ demir parmaklıklar ardındaydı.

Oğlu Ersin, Nizamettin Bağcı’nın bıraktığı mirası şöyle açıklıyor: “Saruhanlı’da bizi herkes bilir, bizim burada çizgimiz belli. Hükümetin yalakalığını yapmayacağımız belli. Safımız belli. Barıştan, kardeşlikten yana tarafız.”

“Buzdolabındaki çocuğu görmedin mi?” diyerek Barış Mitingine giden Nizamettin Bağcı’nın Saruhanlı’nın Mütevelli Kasabası’ndaki evinde iklim hâlâ ve inadına barış.

Evin Barış Altıntaş

1978'de doğdu. ODTÜ’de siyaset bilimi, St. Petersburg Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler okudu. Dört yıl Rusya'da yaşadı. Turkish Daily News, Today's Zaman gazetelerinde çalıştı. P24'te yönetici.