Orhan Işıktaş kendinden sonraki zamana ve insanlara ırgatlık ettiği tarlalardan toplayıp elleriyle toprağa işlediği fidelerden bir orman bırakmış... Çukurova’nın uçsuz bucaksız düzlüklerinde, bahar müjdecisi çiçeklerini saatlerce seyrettiği, yaz geldiğinde meyvelerini tek tek saydığı incir, portakal, kayısı, ceviz ve nar ağaçlarından bir küçük orman. Mersin’e Maraş yönünden otobüsle giriyorum. Otogarda buluşuyoruz Ankara katliamında hayatını kaybeden Orhan Işıktaş’ın ağabeyi İhsan ile. İstanbul’dan aradığımda “yatıya da kalmalısın, senin için yatacak yerimiz var” demişti. Sıcak bir sesti; el sıkışırken hissediyorum kendisi de öyle. Sırtımda uzaklardaki bir dosta götürdüğüm bağlamayı görünce “meslektaş mıyız yoksa” diye soruyor arabaya çantalarımı yerleştirirken.

Arabada koyu bir sohbete tutuşuyoruz. İhsan müzisyenmiş, sahne alır, türkü söylermiş. Kanlı saldırıda kardeşi Orhan’ı kaybedince çalamaz, söyleyemez olmuş, “belki bir gün…” diyor,“ama şimdi değil.” Bir ehliyet kursunda eğitmenlik yaptığını anlatıyor. Otuzlu yaşlarda, evli, dört çocuk babası İhsan. En büyük oğlu Muhammet de bizimle arabada. Sekiz yaşında, kelimeleri tane tane konuşan dünyalar güzeli bir çocuk. İstanbul’dan geldiğimi öğrenince Vefa Lisesi’ni, Galata Kulesi’ni ve Boğaz Köprüsü’nü soruyor bana, şaşırıyorum. Meğer çizgi filmlerden öğrenmiş buraları. “Orhan’ın ölümünü ona söylerken çok zorlandık” diyor İhsan, küçük dostumla sohbetimizi bölerek.

“Cennete gitti” demişler, Muhammet ise soruyla karşılık vermiş: “Peki biz niye gitmiyoruz?” Avlusu ağaçlarla dolu bir apartmanın önünde duruyor araba; eve girdiğimizde “Önce yemeğe oturalım” diyorlar, “olur” diyorum. Kahvaltılıklar diziliyor siniye; anne Müzeyyen “Sana ağır gelebilir diye bizim yemeklerden hazırlamadık” diyor, baba Abdülkadir ise pek konuşmuyor. Evde bir de Orhan’ın ablası Mizgin var, iri mavi gözlü; sıklıkla başörtüsünü düzeltiyor, o da pek konuşmuyor. Mizgin ''müjde'' demekmiş Kürtçe, üç erkeğin ardından gelen kız çocuğu müjde olmuş Işıktaş ailesine.

Orhan bu evde hiç kalmamış, şimdi duvarlarında fotoğrafları asılı. Bir tanesi ile sık sık göz göze geliyorum. Yarı arkası dönük Orhan’ın; eli veda selamı verir gibi alnında, önünde kıvrımlı bir yol uzanıyor. Henüz gitmiş değil de gitmek üzere gibi…

Orhan, Diyarbakır Lice’nin Kabakaya Köyü’nde 91’de doğmuş, beş kardeşin en küçüğü. O doğduğu sene köyleri yakılmış. “Öyle bir yere gidelim ki” demişler “bu olaylar hiç olmasın.” “En Doğu’da böyle ise biz de en Batı’ya gidelim, kargaşa yoktur, Batı iyidir” diye düşünmüşler.

Balıkesir’de karar kılmış Işıktaş ailesi. Manyas ilçesinin Kızıksa Kasabası’na göç etmişler. Bağı bahçeyi, evi damı geride bırakmışlar, hayvanlarını yarı fiyatına satıp bir kamyonun kasasına doluşmuşlar ya da “doldurulmuşlar” ve en sonunda varmışlar Balıkesir’e. Anne ve baba tarım işçisi olmuş. Çocuklar henüz küçükmüş, en büyükleri İhsan henüz on bir yaşında o zamanlar.

“Orhan süt emiyordu o vakit” diye başlıyor anlatmaya İhsan o günlerden aklında kalanları, “Akşam olunca annemle babam ırgatları taşıyan traktör römorklarıyla eve gelirdi. Annem koşarak Orhan’ı emzirirdi. Orhan’ın annemin memelerine saldırdığı zaman hâlâ gözümün önündedir” diyor. Çaprazımda oturan anne Müzeyyen ağlamaya başlıyor, sanki o sahne onun da gözünün önüne geliyor. İhsan’ın da gözleri doluyor; ben “ara verelim” diyorum, “sigara içeyim” diyorum, “yormayayım sizleri” diyorum, bir şeyler geveliyorum işte...

Balıkesir’de beş sene tarım işçiliğinin ardından kendi tarlalarını ekmeye karar vermişler. Domates ekmişler ama o sene domatese hastalık vurmuş; satılmamış domatesler. İflas gelmiş, bozulmuş işler, yol görünmüş başka diyarlara. Bursa’ya varmışlar, orada geçen altı ayda hayatta kalmanın çarelerini ararlarken Çukurova’da kalan akrabalardan bir haber gelmiş. Çukurova’nın iklimi ılımanmış, kışın da yazın da sebzeler ekiliyormuş, dört mevsim iş, ekmek varmış. Yeniden doluşmuşlar kamyonun kasasına, varmışlar Çukurova’ya.

Orhan altı yaşındaymış, Tarsus’ta başlamış ilkokula. Liseyi de Tarsus’ta bitirmiş. Hafta içi okula gider, hafta sonu da tarlalarda yevmiyeli çalışırmış. Toprak kazar, taşıyıcılık yapar, meyve, sebze toplar, zehir atarmış.

Üniversite seçiminde ben hangi bölümü seçersem iş bulabilirim diye düşünmüş. Hayaller kurmamış; kurmuşsa da ben kimseden öğrenemedim. Lojistik bölümünde açık varmış, Konya Selçuk Üniversitesi’ni düşünmeden yazmış. İki yılda bitirmiş okulu. Diplomasını annesine getirdiğinde “Sanki ülkenin tapusunu almış gibiyim” demiş.

Bir ara devlet postacı alımı için kadro açınca koşmuş sınavlara, mülakatlara… Olumlu da geçmiş, ama Orhan postacı olamamış. Olabilseymiş aslında Hakkâri’ye gitmek, oralara hizmet etmek istermiş. “Hakkâri sembol” diyor ağabeyi; “kimse gitmek istemez oralara, kimsenin gitmek istemediği yer Edirne olsaydı oraya giderdi Orhan” diye de ekliyor.

Okul bittikten sonra ehliyet almış, mesleği için gerekiyormuş ehliyet. Okuduğu bölümle ilgili iş ararken tarlalarda çalışmaya devam etmiş, aile bütçesine katkı yapmış.

Kewe’nin ''Koçber'' şarkısı en çok dinlediği şarkı Orhan’ın, ''göçebe'' demekmiş Koçber.

Lisede Kuran okumayı öğreniyor Orhan, iki tane de Kuran’ı var. Çokça Bediüzzaman okuyor Orhan, Elif Şafak’ın Aşk romanı ise onun başucu kitabı. Ablasına da tavsiye etmiş; Mevlana ve Şems’i anlatmış…

Deniz Gezmiş’i çok seviyor Orhan. Kardeşlerine tembihlemiş, demiş ki, “Bakın benden önce evleniyorsunuz, sakın ismimi çalmayın; oğlum da olsa kızım da olsa adını Deniz koyacağım.”

Tüm bunları Orhan’ın annesi ve ağabeyinden dinliyorum. Ablası bize çaylar, kahveler getiriyor; babası Türkçe bilmiyor ama anlıyormuş gibi kulak veriyor konuştuklarımıza. “Ben oğlumdan çok memnunum” diyor, köyde berber olmadığını, her cuma namazından önce Orhan’ın onu tıraş ettiğini anlatıyor sadece.

Evden çıkıp Orhan’ın ilkokul arkadaşıyla buluşmaya Tarsus’un Bahçe Mahallesi’ne gidiyoruz. Bir sedire oturup sohbet ettiğimiz Ferdi, çobanlık yapıyor, tarlalarda çalışıyor. “Orhan kişilik olarak karşısındakini üzmekten, kırmaktan kaçınırdı” diye başlıyor söze ve diyor ki, “Okuldan geldikten sonra müzik açardık, Selda Bağcan’ı çok dinlerdik, ağabeyi İhsan’ın Kürtçe şarkılarını dinlerdik; ders çalışmazdık ama çalışıyor gibi yapardık. Ben ilkokulda kolumdan sakatlandım, üç ay boyunca defterlerimi taşıdı, notlarımı tutu, yemeğimi yedirdi. Orhan sanki ölmemiş gibi.”

Orhan’ın yaşadığı yere, Tarsus’un Akarsu Köyü’ne doğru yola koyulurken annenin gelmemesinin iyi olacağını düşünüyoruz ama anne geliyor, söz geçmez bir kararlılıkla geliyor. Anne Müzeyyen oğluyla birlikte Akarsu Köyü’nde yaşıyormuş ancak Orhan’ın vefatının ardından mezarı başından ayrılmadığı, bayıldığı, sıklıkla ağladığı, psikolojisi bozulduğu için köyden yanına almış annesini İhsan.

Buğday tarlalarını ortadan ikiye yaran bir yoldan ilerliyor arabamız; marul, biber, portakal, greyfurt seralarını izliyorum camdan. Suriyeli ırgatlar kendilerine derme çatma çadır kentler kurmuş. Tentelerden çıkan soba bacaları, bacalara gerili iplerde asılı, kurumaya çalışan çamaşırlar, halılarla örtülü naylon çadırların yanlarında toprağa saplı uydu alıcılar yoksulluk ve uzaklara savrulmanın güçlü işaretleri.

Akarsu Köyü’nde Orhan’ın lise arkadaşı Cihan’ın evine varıyoruz. Orhan’ın iyi futbol oynadığını, Beşiktaş’ı tuttuğunu öğreniyorum Cihan’dan. Katliamın olduğu mitinge de beraber gitmişler. Cihan, kanın içinden ağır yaralı dönmüş. İnternetten görmüş mitingin olduğunu, arabaların kalkacağını okumuş. “Ankara’da hem mitinge katılırız hem de dolaşırız, değişiklik olur” diye düşünmüş. Bu fikrini Orhan’a söylemiş. Orhan da kabul etmiş.

“Barışa olan umudu her daim vardı” diyor ve ekliyor Cihan, “Ankara’ya gelmesinin amacı buydu.”

Mitingin sabahı otobüsler çorbacıda durduğu zaman Orhan namaza gidiyormuş. “Hava soğuktur, vakit de geçti, güneş doğdu” demiş Cihan. “Biz kılalım da bizden gitsin, boynumuzdan atalım borcumuzu” diye cevap vermiş Orhan.

Annesi en çok da o uğursuz olayın olduğu vakitte oğlunun karnının aç olup olmadığını merak edermiş, herkese sorarmış; Cihan’a da sormuş...

Orhan’ın benim tanışamadığım iki de öğretmen ağabeyi var. Bir tanesi de kanlı mitingdeymiş ancak Orhan’ın da mitingde olduğundan haberi yokmuş. Patlama haberini alır almaz telefona sarılıp aramış annesini. “Merak etmeyim, iyiyim” demiş. Annesi Orhan’ı sormuş. Ağabeyi “Orhan da mı burada? Orhan da mı burada?” demiş. Oradaymış.

Henüz mitingden üç gün önce şöyle yazmış sosyal medya sayfasına: “Elçiler, gamsızlar ülkesine haber salın. Geliyorum yanıma ölüm; kılıç, kalkan alıp.”

Geniş bir düzlükte yatıyor Orhan. Annesi mezarındaki bir kaç küçük yaban otunu ayıklarken ağlıyor; “Nergisler, güller ektim; yazın açıyorlar” diyor, yine ağlıyor; zamanın sağaltamadığı, üstesinden gelemediği, iyileştirmeye gücünün yetmediği bir acıyla ağlıyor.

Biraz ileriye yürüyünce geniş tarlaların ortasında tıfıl ağaçlardan örülü küçük bir ormana dalıyoruz. İncir ağacı, portakal ağacı, kayısı ağacı ve başka ağaçlar var. Hepsini Orhan dikmiş, ırgatlık ettiği tarlalardan toplamış fidelerini, meyvelerini sayarmış tek tek, ağaçları sularken “Anne, bu sene üç nar verdi, bu sene altı portakal var, çokça kayısı yiyeceğiz bu yaz” dermiş. Bir de gül ekmiş. Ağaçların büyüyüp ormanın genişlediğini ve Orhan’ın mezarını gölgesine aldığını hayal ediyorum. Buraya bir yaz günü yeniden gelmek, bir ağacın serin gölgesine sığınıp topraktan bir okyanus gibi uzanan Çukurova’yı saatlerce seyretmek, meyveleri sayıp ve belki bir gül koparmak için kendime tarihsiz bir randevu veriyorum.

Serkan Ayazoğlu

1984 İstanbul doğumlu. 2009'da İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo TV Sinema bölümünden mezun oldu. Radikal, Taraf gazetelerinde muhabirlik yaptı. 2014’ten beri Magma Dergisi’nde yazar.