Gökyüzünün koyu grisiyle kapladığı yeşil, hırçın dalgaları durgun Karadeniz’in… Sanki gidenin yitikliği doğaya dökülmüş.

Yeşilin ve mavinin heyecanı hiç dinmeyen çocuğuydu o. Öğrencilerini seven bir öğretmen, iyi bir dost, sıkı bir devrimci, tutkulu bir Beşiktaş taraftarı, eşine şiirler yazan bir âşık, dert ve suç ortağı bir baba…

Dostlarını, ailesini dinlerken, akla Nâzım Hikmet’in dizeleri geliyor: “O, topraktan öğrenip, kitapsız bilendir.”

Barış için başlayan yolculuğunun ilk durağı, son yolculuğuna uğurlandığı yer olmuş. Sevenleri sığmamış Pazar Meydanı’na… Hep bir ağızdan, en sevdiği dizelerle uğurlamışlar onu:

Akın var akın
Güneşe akın,
Güneşi zapt edeceğiz
Güneşin zaptı yakın…

Oğlu Çağlayan’la bu meydanda buluşuyoruz. 33 yaşında, edebiyat mezunu, babası gibi sıkı bir devrimci; sazıyla, futboluyla ve de en büyük zevki tahtalara hayat veren marangozluğuyla çok yetenekli bu genç adam, babası için “şehit” ifadesi kullanılmasından rahatsız: “Devrim şehidi, şahadet… Babamı öldüren de kendine şehit diyor. Bu yüzden çok rahatsız oluyorum. O, birileri için devrimci, birileri için hoca olabilir ama benim babamdı. Ve şimdi yok…”

Evin yolunu tutuyoruz. Kapıyı, masmavi gözlü, kıvırcık saçlı, ışıl ışıl, 25 yaşında bir edebiyat öğretmeni, kızı Gamze açıyor. Arkasında annesi… Sarılıyoruz. Ardından esprili, futbol tutkunu, beden eğitimi öğretmeni, Gamze’nin ikizi Doğuş geliyor. Salona geçiyoruz. Başköşedeki konsolun üzerinde, kucağına aldığı kızının alnına öpücük kondururken çekilmiş bir fotoğrafı duruyor. Bir süre sessizce oturuyoruz.

Hayatın iki yıl önce durduğu evde, önce eşi Aysel Hanım’la sohbet ediyoruz.

29 Mayıs 1957 yılında dünyaya gelen Osman Turan Bozacı, zor bir çocukluğun ardından, 1980 darbesinde gözaltı merkezine çevrilen, mezunu olduğu okulda üç ay işkence görmüş. Babası, okulun önünde yatmış aylarca ve oğlunu öyle kurtarmış.

Aysel Hanım, onu kırmızı kaşkolü, yeşil parkasıyla lisede, bir eylemde görmüş ilk kez: “Daha o zaman çok sevdim. O devrimci ruhunu çok seviyordum. O kaşkolü yıllarca sakladım...”

Evliliklerinin ardından, oğlu daha dört yaşındayken yeniden tutuklanmış: “12 Eylül’de açılmamış dernek üyeliği davasını dokuz yıl sonra açtılar. Öğretmenlik görevinden de uzaklaştırıldı. Maaşının üçte ikisi verildi. 1988 yılında tutuklanıp 20 ay cezaevinde kaldı.”

“Bana mesleğimi yaptırmadılar”

Turan Bozacı, önce Rize’de, sonra Bursa Mudanya’da, ardından Eskişehir’de ve son olarak da İmralı Cezaevi’nde kalmış. Aysel Hanım, “Eskişehir’deki Özel Kapalı Cezaevi’nin şartları çok kötüydü. Yerin üç kat altında kalıyorlardı. Her taraf demir, buz gibiydi. Tek tip elbiseye karşı açlık grevi yaptılar, giymediler. Çok şey yasaktı ama yaptıkları eylemlerle haklarını aldılar” diye anlatıyor.

Cezaevinden ona yazıp gönderdiği şiirlerden bahsederken gözleri doluyor Aysel Hanım’ın. “Tahtaları yakarak resim yapardı” diyor; hemen o resmi bulup getiriyor. Demir parmaklıkların ardından dışarıya bakarken resmetmiş kendini Turan Bozacı, eşine yazdığı “Gelecek o gün” şiirini de resme eklemiş:

Ben
Dört duvar arasında
Sensiz ve yalnız
Seni yaşıyorum sadece
Umut dolu yüreğimle
Ve biliyorum canım
O gün gelecek
Seninle
Senin dünyanda olacağım

Cezaevi yıllarının ardından âşık olduğu öğretmenliğe bir daha geri dönememiş, en büyük üzüntüsü de bu olmuş. Eşi, “Bana mesleğimi yaptırmadılar” diye yakınmasını unutmuyor.

“Hak nerede aranıyorsa, oradaydı”

Öğretmenlik yapamayan Turan Bozacı, sırasıyla köfteci, kahvehane ve bilardo salonu açıyor ama hiçbirinde umduğunu bulamıyor. Pazarda patates, soğan satıyor ve sonunda ekonomik sıkıntıları onu verem ediyor. Yoğun bir tedavi ve bakımın ardından hastalığını atlatıyor. Aysel Hanım, bu dönemde Turan Bozacı’nın politikaya ilgisinin arttığını söylüyor: “Hak nerede aranıyorsa, Turan oradadır. Haksızlığa tahammülü yoktu. Gezi olayları zamanında Pazar’da sokağa çıktıklarında Turan en baştaydı. Metin Lokumcu öldürüldü, Turan yine sokaktaydı. Hiçbir mitingi kaçırmazdı.”

Gençliğinden bu yana ne heyecanı ne mücadelesi değişmiş. 7 Haziran seçimlerinde HDP barajı geçtiğinde çok umutlanmış. Çağlayan, “Çok mutlu olmuştu. O, Kürt hareketiyle sol hareketin birleşmesini çok istiyordu, değişimin o zaman olacağına inanıyordu. Buna karşı çıkan olunca çok kızıyordu. En çok eski solcu arkadaşlarına kızardı” diyor.

Kızının suç ortağı, oğullarının dert ortağıydı

O, okumayı yeni öğrenen oğluna Samed Behrengi’nin Bir Şeftali, Bin Şeftali, Küçük Karabalık kitaplarını alan; kızının suç ortağı, bir oğlunun dert ortağı olan bir baba aynı zamanda. Kendi inanmasa da dindar eşi için iftar sofrası hazırlayan bir eş…

Bir sanat müziği tutkunu… “Bir Kızıl Goncaya Benzer Dudağın” şarkısı dilinden düşmezmiş. Sabah akşam fark etmez, evde şarkıyı açıp söylediğinde, herkes onun keyifli bir günü olduğunu anlarmış.

Gamze’yle tartışmaları, Turan Bozacı’nın, kızının masasına muz bırakmasıyla bitermiş. “Muz, bir barış çubuğuydu” diyor Gamze: “Suç ortağımdı. Anneme söyleyemediklerimi ona söylerdim. Odamdan çıkmadığımda kapıyı yavaşça açıp, ‘Gel de yüzünü göreyim’ derdi. O odadan çıkmadığım için çok pişmanım. Öğretmen olduğumu görmesini çok isterdim...”

Doğuş devam ediyor: “Birlikte kâğıt oynamaya giderdik. Kulak tiki vardı, dokunduğun zaman çıldırırdı. Sıkıntılı olduğu zaman, kasveti dağıtmak için kulağını tutardım hemen. Bir dert anlatacağı olursa bana anlatırdı. Dert ortağıydım. Birlikte Beşiktaş maçına giderdik. Beşiktaş en büyük tutkumuz. Onu, bize kızdığı zamanlar dışında ilk kez o kadar bağırırken görmüştüm.”

Turan Bozacı, içinde bulunduğu şartlar ne kadar zor, ne kadar ağır olursa olsun gülmeyi, güldürmeyi bilenlerden. Üç çocuğu da 12 Eylül’de gördüğü işkenceleri anlatırken, onları çok güldürdüğünü anlatıyor. O kadar ki, “Gülmekten ölürdük” diyorlar.

“Babamı teşhis ettim, ömrümün üçte ikisi gitti”

Dört yaşındayken babasını tutuklamak için eve gelen polislerden birine saldıran Çağlayan, “Çocukken ‘Baba’ diye ağlarmışım” diye anlatmaya başlıyor: “Birlikte içer, altılı oynar, halı sahada maç yapardık. Çok iyi kaleciydi. Çok iyi kâğıt oynardı. İçince çok duygusallaşırdı. Genelde de duygusal bir insandı. Sevgisini göstermekten çekinmezdi.” Bir gün, babasının barış için gittiği bir mitingin bombalanacağını, onu orada kaybedeceğini, teşhisini de ona yaptıracaklarını bilmiyordu…

“İstanbul’daydım. Uzunca bir zaman babamdan haber alamadık. Telefonunu kaybettiğini düşündük. Kardeşlerim hastaneleri dolaşıyordu. Ankara’ya gittiğimde, onları Adlî Tıp’ın önünde battaniyeye sarılmış, yerde uyuklarken buldum. Bir ara kendimi kaybettim. Orada en sağlıklı insan bile kendini kaybederdi, poşetler içinde ceset teslim ediliyordu” diyor Çağlayan, “Kardeşlerimi eve gönderdikten sonra, teşhis için içeri girmem söylendi. Umarım o değildir, diyordum, umarım bir yerlerde kaybolmuştur… Oysa niye kendimi kandırıyorsam, Adlî Tıp önündesin, her şey bitmiş… Bir aile dostumuz oradaydı, ‘Neyle karşılayacağım, bilmiyorum ağabey’ dedim. ‘Merak etme, çiçek gibi, temiz’ dedi… Ankara’dan Pazar’a kadar yol boyunca aralıksız ağlamıştım. Defin sırasında ömrümün üçte ikisi gitti, daha da gelmedi.”

Doğuş ise 10 Ekim için Edirne’den kız arkadaşıyla düşmüş Ankara yollarına. Babasıyla miting alanında buluşacaklarmış: “Gittiğimizde, babamı patlamanın olduğu yerde bekliyorduk, sonra gölge bir yerde beklemek için uzaklaştık. Beş dakika sonra patlama oldu. Sonra ikinci patlama… Günlerce duyamadım. Babamdan hiç haber alamadım. Hastaneleri dolaştık, yoktu. Gözaltına alınmıştır o zaman dedik, yine yoktu. İnsan konduramıyor, çıldıracak gibi oluyor. Hiçbir şey eskisi gibi değil artık…”
Gamze, “Babam ‘Kızım, sen de gel, bak Barış Mitingi’ diye aradığında, ‘Ne barışı baba; barış yok, savaş var’ demiştim. Israr etmemiş, ‘Yemek yapacak mısın’ diye sormuştu. ‘Yok baba, sen daha güzel yapıyorsun’ demiştim” diye anlatıyor son konuşmasını. “Acısı sonradan daha ağır çöktü… Hep, ‘Ölümsüz olacağım, hiç unutulmayacağım’ derdi, dediği gibi de öldü… Her şeyiyle eksikliğini hissediyorum” diyor.

“Sırt çantamıza barışı yüklemiştik, katlettiler” Turan Bozacı, uzun yıllar sonra büyük bir mitinge katılacağı ve oğluyla kızını da orada göreceği için çok heyecanlıymış. Eşiyle birlikte evden çıktıklarında, Aysel Hanım elini sıkıp, “Hadi, gazamız mübarek olsun, inşallah iyi haberlerinizi alacağız” dediğinde, gülümseyerek “Alacaksınız tabiî” diye yanıtlayıp binmiş otobüsüne…
“Yeşilin ve mavinin çocukları” pankartıyla yürüyecektik diyor arkadaşları… İndikten sonra arkadaşlarına, “EMEP’li arkadaşlarımı görüp geleceğim” demiş. Hemen ardından ilk patlama, sonra bir patlama daha…

Nehir Birben, anlatırken o anı hâlâ yaşıyor: “Yolda, ‘Birimize bir şey olursa, kalanlar gidenlerin arkasından şiir yazsın’ demiştim. Gülmüştü. Yanımızdan ayrılalı 10 dakika olmuştu. Birden patlama oldu. Ardından ikinci patlama... Üzerimize et parçaları dökülmeye başladı. Sırt çantamıza barışı yüklemiştik ama ne yazık ki katlettiler… O harika bir insandı…”

Hatice Özgürbüz, “Biz bir mitinge gideceksek 50 kere durdurulur, aranırdık; o gün bir tek polis yoktu” diyor ve devam ediyor: “Babamın lafıdır: İnandığı dava uğruna görevinden oldu. İnandığı dava uğruna mücadele etti. İnandığı dava uğruna öldü…”

Kırk beş yıllık arkadaşı Recep Memişoğlu, yol boyunca Suruç Katliamı ve ardından hâkim olan siyasî atmosferi konuştuklarını, bir benzerinin kapılarını çalabileceğini düşündüklerini söylüyor: “Devlet ihmali olmadığını, her şeyin devletin kışkırtması ve bilgisi dâhilinde olduğunu Turan sürekli söylerdi.” Devam ediyor: “Bazı şeyler anlatılmaz, yaşanır denir ya, Turan yaşanması gereken bir insandı. Özüyle, sözüyle, nasıl yaşıyor, nasıl düşünüyorsa öyle yaşayan bir insandı. İnsan gibi bir insandı.”

Öğrencilerine önce özgüven sahibi olmayı öğretirdi

Arkadaşlarının yanından öğrencisi Seval Yüksel’in yanına gidiyoruz. Çağlayan, babasının Pazar’ı boydan boya ellerini arkasında kavuşturup dolaşmasını göstererek anlatıyor.

Seval Yüksel, “Tembel- çalışkan diye bir ayırım yapmazdı” diyip, Turan Bozacı’nın öğrencilerine önce özgüven sahibi olmayı öğrettiğini söylüyor.

Ailesinin ve dostlarının şimdi tek istekleri vasiyetini yerine getirmek, mezarına Kara Kartal’ının heykelini dikmek…

Son üç yılını, doğduğu evin bahçesine meyve ağaçları dikerek, çeşme yaparak ve gelip geçen insanlar dinlensin diye bir kulübe inşa ederek geçirmiş Turan Bozacı. “Beni bu kulübede dinlenip, ağaçlarımın meyvelerini yerken, suyu içerken hatırlasınlar” dermiş. Ne ki, onlardan da geriye bir şey kalmamış… Önce, doğduğu ev yıllara dayanamayıp yıkılmış. Ardından, yolu düzeltmek isteyen köylüsünün topraklarının bahçesine yığılmasıyla çeşmesi, kulübesi yıkılmış, meyve ağaçları da toprak altında kalmış… İncir, elma, armut ağaçları ise yok olmamış, meyvelerini vermişler. “Bir tanesini yiyemedi” diyor Aysel Hanım…

Ölümünün yarattığı yıkımın üzerine bir de elleriyle yaptığı bahçesinin yıkılışı Aysel Hanım’ı hem kızdırmış hem üzmüş…

Hayatını barışa, devrime adamış Turan Bozacı’nın gezdiği yollarda gezip, dostlarını, öğrencisini, ailesini dinlerken, her gün yürüdüğü pazarın kaldırımları, ağaçları, çay tarlaları, çimenleri, herkes, her şey sanki onu Mayakovski’nin dizeleriyle anlatıyordu:

Tüm yeryüzünün
Kardeş insanları,
Haykırın
Savaş olmayacağını!

Eylem Yılmaz

1983'te doğdu. Lefke Avrupa Üniversitesi İletişim fakültesi mezunu. Agos ve Radikal'de çalıştı. Cizre, Sur, Nusaybin, Yüksekova'daki çatışmalar üzerine aile görüşmelerinden derlediği kitap yazıyor.