Van’ın Bahçesaray ilçesinin Cevizlibelen (Kisor) köyü... Müküs Çayı’nın kollarından birinin kıyısında, merkezi otuz haneli, 1720 rakımlı, kışı uzun yazı kısa. Üç derslikli ilköğretim okulunun bahçesi mezarlığa bakıyor. O mezarlıktaki ceviz ağaçlarının altında, dedesinin yanında, Mehmet ile Zarife’nin oğlu, Hatice’nin kocası, Hızır, Hazret, Ayten ve Abdülvahap’ın babası Ramazan Tunç yatıyor. Bir mezar taşı olsaydı, üzerinde 1992-2015 yazacaktı.

Sekiz kardeşin en büyüğüydü Ramazan; beş erkek, üç kız kardeştiler. Köydeki evlerinin yüz metre ötesindeki ilkokula ancak iki yıl devam edebildi. Daha on ikisindeydi, Güneyamaç Köyü’nden Hatice ile evlendirildi.

Babası Mehmet Tunç, yaşadığı toprağın yoğurduğu insanlardan. Van’ın kışları gibi sert, dağları gibi ulaşması zor. “Neden çocuk yaşında evlendirdin oğlunu” diye soruyorum. “Anası hastaydı, çocuklar küçüktü, gelin evi çekip çevirmeye yardım eder dedim” diye cevaplıyor. Ramazan’ın birlikte büyüdüğü kuzeni, en yakın arkadaşı, yanında can verdiği Ümran Tekdal, “Hiç çocuk olmadı ki Ramazan” diye anlatıyor: “Burada bir oğlunu evlendirmek vardır, bir de evini evlendirmek vardır. Dayım, evini evlendirdi.”

Ramazan on beşine kadar hep köyde kaldı. Hatice’yle birlikte büyüdüler, sevdiler birbirlerini. Ailenin birkaç dönüm toprağı, birkaç ceviz ağacı ve hayvanları vardı. Çobanlık yaptı, tarlada babasına yardım etti. Tüm aile, dededen kalma evde bir arada yaşıyordu. Nüfusu giderek artan hanenin geçimi için para kazanmak lazımdı. 2007’de çalışmak için ilk kez İstanbul’a gitti, gençliğinde babası da ekmek parası için İstanbul’a gitmiş, inşaatlarda çalışmıştı.

Ramazan bir ekmek fırınında işe girdi önce. Sonraki adresi, babası ve pek çok köylüsü gibi inşaatlar oldu. Mesleği olmadığından daha çok duvar kırma gibi işleri veriyorlardı. Çalıştığı inşaatta yatıp kalkar, birkaç ay para biriktirir, sonra hep köyüne dönerdi.

İzinli olduğu pazar günleri, İstanbul’daki akrabalardan hasta olan varsa ziyaretine gider, yoksa, Ümran’la şehri gezerlerdi. Böyle bir genç insandı Ramazan; cebindeki üç kuruşu paylaşan, etrafını mutlu etmeye çalışan, kendinden önce ötekini düşünen, diğerkâm.

Ümran, ondan iki yıl evvel köyden çıkıp İstanbul’a gitmişti: “Bir keresinde futbol oynamayı bilmediği halde, sırf ben mutlu olayım diye halı saha maçına gelmişti. O maçta benim yüzümden bacağı kırılmıştı hatta” diye hatırlıyor şimdi.

Ramazan’ın ilk çocuğu Hızır, 17 Ekim 2008’de dünyaya geldi. İkişer yıl arayla iki çocuğu daha oldu; Hazret ile Ayten. İstanbul’a son gidişinden birkaç ay evvel, 1 Mayıs’ta Abdülvahap dünyaya geldi. Ramazan, çocuklarından sadece Ayten’in adını kendisi koyabildi, diğerlerine babası isim verdi.

Ramazan’ın çocuksu neşesine, saflığına herkes şahit. Kime sorsanız, “Hep neşeliydi, kimsenin kalbini kırmadı, kimseye küsmedi, kimseyle kavga etmedi” diye anlatıyor onu. Bir de politik olarak ne kadar aktif, Bahçesaray ilçe teşkilatına üye olduğu HDP’ye ne kadar bağlı olduğunu hatırlatıyorlar. Ümran, “Herkes bir takım tutar, fanatiği olur ya, Ramazan futbolla filan ilgilenmezdi. Fanatik olduğu tek şey vardı, o da barış istemek” diyor.

Bahçesaray Belediyesi Eşbaşkanı Mehmet Galip Aykut da, Ramazan’ın politik bir genç olduğunun altını çiziyor: “Bahçesaray’da olduğu zamanlar bizimle çalışırdı. Nerede düğün, cenaze ve bir de miting olsa koşa koşa giderdi. Çağrılmadıklarına bile giderdi. Halay çekmeyi sever, gördüğü yerde katılırdı.”

Seyit Tanrıverdi, Ramazan’ın çocukluk arkadaşı. 2014’teki belediye seçimleri öncesi, Ramazan’ın adak adadığını, parti seçimleri kazanınca iki koç kestiğini anlatıyor.

Bütün parasızlığına rağmen, her yıl mutlaka Newroz kutlamaları için İstanbul’dan kalkar Bahçesaray’a giderdi. 2015’teki Kobanê direnişi sırasında Seyit ile Ramazan birlikte sınıra gittiler. Bir hafta boyunca destek nöbetine katıldılar. “Bir akşam jandarma, bizim grubu dağıtmak için gaz bombası attı. Ramazan, hayatında ilk kez gaz bombası görüyordu. O akşam çok korktu” diyor Seyit, evinin sahanlığında sohbet ederken. En son 9 Ekim 2015 saat 16:00’da telefonda görüştüler. Ramazan “Ankara’ya gidiyorum” deyince Seyit “Hayırdır” diye sordu. Yine neşeli, yine heyecanlıydı Ramazan, “Barış mitingine katılacağım. Sen nasıl yurtseversin, gelmiyor musun” diye takıldı Seyit’e.

Van’a son gidişinde en büyük derdi, PKK’ye katılıp dağa giden amcasının oğluydu. Kuzeninin ailesi perişandı, oğullarından haber yoktu. Ramazan tanıdığı herkesten yardım istedi, bir haber almaya, amca oğluna uğrayıp geri getirmeye çalıştı. Ama olmadı.

Ramazan, Van’dan son kez 2015 yaz sonunda İstanbul’a gitti. Avcılar’da bir sitenin onarım inşaatında işe girdi. Barış mitingi çağrısını duyunca Ümran’la Ankara’ya gitmeye karar verdiler. Ümran, HDP’nin Üsküdar teşkilatına üyeydi. Takvim 9 Ekim’den 10 Ekim’e dönerken Üsküdar’dan HDP otobüsüyle Ankara’ya doğru yola çıktılar.

Ramazan ömrünün son yılında çocuklarına, eşine her zamankinden fazla düşkündü. İstanbul’da ev bakmaya başlamıştı, karısını çocuklarını yanına alacaktı. Hatta Ümran’ın da yaşadığı Çamlıca’da bir evi çok beğenmiş, planlarını Hatice’ye anlatmıştı.

O son akşam da inşaattan çıkarken yine Hatice’yi aradı. “Hanım, bu gece müsait ol. Sabaha kadar senin ne derdin varsa, benim ne derdim varsa konuşalım, paylaşalım” dedi. Gerçekten de otobüste yol boyu karısıyla konuştu telefonda.

Üsküdar’dan kalkan otobüs Gebze’de mola verdi. Ramazan her zaman yaptığı gibi halaya katıldı. Yaklaşık bir saat şarkılar söyleyip halay çektiler, saat 02:00’de yeniden yola koyuldular. Ramazan, sesi pek de güzel olmadığı, şarkıların sözlerini de tam bilmediği halde yoldaşlarıyla birlikte şarkılar söyledi gece boyu. O otobüsten sekiz kişi, bir daha İstanbul’a geri dönemedi.

Sabahın erken saatlerinde Ankara Garı’na indiler. Üsküdar grubundaki kadınların hazırladığı kumanya yerine birer simit aldılar. “Sadece Ramazan’la ben kumanyadan yemedik. O kadınların kalbini kırdığıma, hazırladıkları yemeği yemediğime şimdi çok pişmanım” diyor Ümran.

İki arkadaş, kuzen, yol yorgunluğunu atmak için garın önündeki küçük çam ağacının altına oturup birer sigara yaktı. Ramazan parası varsa Parliament, yoksa daha ucuz olduğundan Prestige içerdi. Sigaraları daha bitmeden “kortej oluşturacağız” çağrısı geldi. Ramazan o sırada telefonda, Bahçesaray’dan arkadaşlarıyla konuşuyordu. Onlar da garın önüne gelmiş, Ramazan’ı arıyorlardı. Ramazan son parasıyla partili bir kadının aldığı düdüğün parasını ödemişti.

Ümran, Ramazan’ın hayattaki son anlarını şöyle anlatıyor: “El ele tutuştuk, benim sağ elim, onun sol eli… Elimizde HDP bayrağı vardı, ellerimiz havada bayrağı sallıyorduk.”

Sonra, Ümran’ın sağ eli boşta kaldı.

“Yüzümde şimşek çaktı sanki, birisi çok şiddetli bir tokat attı sandım. Kelime-i Şehadet getirdim. Sonrasını hatırlamıyorum. Yerde çok kalmışım, öldüğümü sanıp hastaneye acil götürmemişler. Sonrasında on dört ameliyat geçirdim. Sol gözünde görme kaybı var. Ramazan’ın öldüğünü iki ay sonra öğrendim.”

Diğerleri ise, Ramazan’ın hayatını kaybedenler arasında olduğunu, patlamadan çok kısa bir süre sonra sosyal medyada yayınlanan fotoğraflardan öğrendi.

Hatice ve dört çocuğu şimdi Cevizlibelen’de, Ramazan’ın ailesiyle yaşamaya devam ediyor. Hızır sekiz, Hazret altı, Ayten dört yaşında. Babası öldüğünde beş aylık olan Abdülvahap hâlâ beşikte. Ramazan’ın en küçük kardeşi Susun ise altı yaşında. Kardeşleri ve çocukları birlikte büyüyor. Hızır, babasının mezarına bakan okulun bahçesinde arkadaşlarıyla oyunlar oynuyor. Ramazan’ın babası ise, Ramazan’ın sadece iki yıl gidebildiği ilkokulun bakımından sorumlu.

Ailesiyle tanıştıktan sonra Ümran’a, “Ramazan kime çekmiş, annesine mi babasına mı” diye sordum. Gözleri uzakta bir yere daldı: “Hiçbirine… Bizim köyde Ramazan gibi birini tanımadım ben, bambaşka bir insandı o.”

Banu Tuna

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. 1997'den bu yana gazeteci. Şimdilerde İnsan Hakları Hukuku üzerine yüksek lisans yapıyor.