Akşam karanlığında Murat’ın elinde cep telefonunun, benim elimde küçük fenerimin ışığı, çamura bata çıka, çoğunun sahibi meçhul mezarların toprağına basmamak için adımlarımızı sakınarak vardık Sarıgül’ün yanına. Yattığı yerden, annesi Gülember’in deyişiyle karşı dağa bakıyor Sarıgül, ailesine bakıyor.

Başında durduk, sustuk, konuştuk. Karşı dağda Gülember’le kocası Mehmet’in yirmi dokuz sene önce elleriyle yaptıkları, Sarıgül’ün daha altı yaşında çocukken, iki yaş büyük abisi Ayhan’la beraber küreklere davranıp temelini kazmaya yardım ettiği, sonra evlenip bu dağa yerleşinceye kadar yaşadığı, kendinden beş ve on iki yaş küçük iki erkek kardeşi Murat’la Fırat’ın doğduğu, büyüdüğü ve bugün hâlâ oturduğu ev duruyor. İç duvarları çimen yeşili, büyük odasında Hazreti Ali’nin portresinin dokunduğu bir halı asılı duran, soba yanınca soba, soba yanmayınca rutubet kokan, "koyun gibi meliyorum, kurt gibi uluyorum" diyen bir kadının, Gülember’in son iki aydır içinde dönüp durup tek kızına, tek gülüne ağladığı ev.

"Hayatı alaya almaya bayılırdı ablam" diyor Murat, "arada, 'gidersem karşı dağdan el ederim size' derdi, dediğini yaptı bak." Karşı dağ da, bu dağ da İstanbul’un iki tepesi aslında, buralıların mahalle demeye dillerinin varmadığı Ayazağa Köyü’nün böyle kış akşamlarında kara kara kömür kokan tepeleri. Sarıgül’ün mezar taşında 9 Ekim 1980 yazıyor, nüfustaki doğum tarihiymiş, yılı doğru, günü değil. "Çayan’ınki 24, Sarıgül’ünki 25, benimki 26 Ekim" diyor Murat, "artık ekimlerde sadece Çayan’ın yaş gününü kutlayacağız."

Çayan, Sarıgül’ün büyük oğlu, on yaşında, vaktiyle annesinin babasının da gittiği Ayazağa İlkokulu’nda beşinci sınıfta, teşekküre geçiyor, son matematik sınavından doksan beşle yüz arası bir not bekliyor, öğretmenlerinin tek tek hangi partiye oy verdiğini sayıyor bana, nerden biliyor, eh belliymiş hallerinden, "okulda hem Alevi hem solcu tek benim" diyor, sürekli hareket halinde, oturduğu yerde sallanıyor, elleri hiç durmuyor, hareketliliği hakkında rapor yazmışlar okuldan, haklılarmış, "duramam ben," kaleci olmak istiyor, biraz da itfaiyeci, en çok bilişim dersini seviyor, "bizim okul fakir, bilgisayar yok, bilgisayarsız bilişim," koyu cimbomluymuş aslında ama Galatasaray Aksaray’a çıkınca kızmış, Beşiktaş’ı tutmaya başlamış, kocaman dudaklarını yüzündeki yetişkin ifadeyi pekiştiren bir şekilde iyice şişirip gayet ciddi anlatıyor bunları, bulut mavisi gözleri var, sütbeyaz tenli, gürbüz bir oğlan. Beş yaşındaki kardeşi Güney’le az atışmıyorlar, "n'apim bana bulaşıp duruyor" diyor Çayan, kardeşini terslediği zaman annesi kızarmış ona, yine de dayanamayıp tersliyor işte bazen.

Güney, abisi kadar ciddi değil, güleç, dalgacı bir çocuk, o da maviş, önlerde kısacık olan sarı saçlarının büyükçe bir tutamı arkada uzun bırakılmış, ensesinden sırtına uzanıyor. "Sarıgül’ün körpeleri de kendisi gibi" diyor Gülember, "akça pakça." Oğlanlarla babaları Celal’i evlerine bıraktık Murat'la mezarlığa gelirken. Ailede herkes Çayan’la Güney’i "ölüm" konuşmalarından korumaya çalışıyor şimdi; ağlayanlar, ki gördüm, an geliyor her ferdi ağlıyor bu ailenin, çocuklardan uzak bir köşeye atıyor kendini. Çayan, derste "Kötü gruplar polisleri öldürüyor" diyen bir hocanın sözünü kesmiş geçen gün: "Polis olmayanlar da ölüyor öğretmenim, çok insan ölüyor bu memlekette."

Biliyor Çayan; Okmeydanı’nda Berkin Elvan’ın cenazesini almaya anne babasıyla birlikte gitmiş, Sarıgül’ün Nurtepe Cemevi’nden kalkan cenazesinde kortejin en önünde o yürümüş. Adının anlamını sordum, "akarsu" dedi, babasıyla göz göze gelip sustuk. Sonra, çocuklar yanımızda değilken, "Kızıldere’ye Mahirleri anmaya Sarıgül’le beraber gittik" diye anlattı Celal, "Sarıgül’ün İzmir’de terzilik yapan abisi Ayhan koydu oğlumuzun adını." Ufaklığın ismi de Yılmaz Güney’den mi? "Tabii." Ufaklık, yani Güney, dede evinden çıktıktan sonra arabada kucağıma oturdu, buğulanan cama rakamlar çizdi, sayıları İngilizce saydı birden ona kadar, arada takılıp kikirdeyerek; "Kreşte hiçbir şey öğrenmediğimi söyledim ya demin, şakaydı şaka."

Kendine güvenli, konuşkan iki küçük oğluna bakıp Sarıgül nasıl bir anneydi, nasıl bir kadındı anlamaya çalışıyorum. Çayan’la Güney’in dedesi Mehmet Koç 1961 doğumlu, on yedisinde çocuk, kırk dördünde torun sahibi olmuş. Diyor ki, "Sarıgül dillen anlatılacak bir evlat değildi. Üç oğlum bir yana, o bir yana. Bambaşkaydı. Benim ayağıma iğne batsa, Sarıgül’ün bütün vücudu yanardı." Ağlamaya başlıyor.

Ayağına iğneden fazlası batmış Mehmet Bey’in. "Dozerin altında kaldım, yedi sene oldu." Dizini gösteriyor, "kemik değil, platin." Zor yürüyor, Ayazağa’daki belediye parkını süpürerek geçinmeye çalışıyor, beş yıl sonra emeklilik kıdemi dolunca bırakacak. Kazanın nasıl olduğunu soruyorum. İki kelimeyle her şeyi anlatıyor: "Fakiriz biz." Gerisi sonra geliyor: Hafriyatın içinde odun, kömür arıyormuş evde sobayı yakabilsinler diye, dozer paleti bacağının üstünden geçmiş, adam ölüyor diye bağırıp zor durdurmuş görenler; o sırada karısı Gülember hastanede kemoterapideymiş, Sarıgül yetişmiş babasına.

Kemoterapi? Göğsünü gösteriyor Gülember, "kanser hastasıyım ben, mememi kesip aldılar. Sarıgül babasına koştu, ameliyatta yanındaydı, bana da söylendi durdu: 'Orospu anam, niye gelmedin babamın ameliyatına?' Ben kemoterapi sersemi yürüyemiyordum ama söylenirdi işte Sarıgülüm." Mehmet Bey tamamlıyor: "Herkes her şeye yetişsin isterdi."

Sarıgül’ün kocası Celal başını sallıyor: "Tezdi, hızlıydı." Gülember: "Pire gibi uçardı, beş dakikada dünyanın işini yapardı." Ve yine Celal: "Yanında yavaş hareket edersen yandın. Evde bana iş yaptırmak ister, bir pazarımız var diye ağırdan aldım mı da, 'Hadi anam gibi ıh-mıh etme' derdi. Dinlerdim onu, biraz iş yapardım, çok hoşuna giderdi."

Celal de doğma büyüme Ayazağalı ama o Sarıgüller gibi Alevi değil, ailesi Sinop’tan göç etmiş. Gülember, daha önce bana Mehmet Bey’le, Ardahan’ın Hanak’a bağlı Koyunpınar Köyü’nde evlenip, otuz yedi yıl önce iş ve ekmek umuduyla İstanbul’a geldiklerini anlatırken, "Kürdüz ama Kürtçe bilmeyiz, Kürtlüğümüz kalmamış, bir Aleviliğimiz var" demişti. Celal’in Sünni olduğunu öğrenince, evliliklerinin hikâyesini merak ettim: "E vermişsin tek kızını elin Karadenizlisine, nasıl oldu bu iş?" Gülember, "Karşı çıktım," diyor "ama Sarıgül çok istedi." Murat giriyor söze: "Eniştem, ablam, ben aynı fabrikada çalışıyorduk. Sarıgül’e sordum: 'İstiyor musun, seviyor musun?' Cevabını alınca artık herkese karşı, bu evlilik olsun diye uğraştım."

Sarıgül’ün tuttuğunu koparan bir kadın olduğunu anlıyorum ailesini dinledikçe. "Ortaokul birden terk ama avukat, gazeteci, öğretmendi en yakın arkadaşları" diyor Celal; kimsenin yaşına, mevkiine, eğitimine hürmeten kendi sözünü sakınmaz, dünya başına kalksa doğru bildiğinden şaşmazmış. Kardeşleri, annesi, babası, kocası ayrı ayrı "lider ruhluydu" diyorlar onun için, "herkesi yönetirdi." Okulu bırakınca önce Maslak McDonalds’da hosteslik yapmış, orası kapanınca tekstil atölyesine geçmiş, sonra da üç sene çalışacağı Seyrantepe’deki ıslak mendil fabrikasına.

Sarıgül’le tanışmalarının hikâyesine, "nasıl bir insandı anlayın" diye başlıyor Celal: "Bir gün mal çekiyoruz fabrikada, bir bayan ekip amiri malı oraya koyamazsın diye bağırdı bana, burada söylemek istemiyorum 'erkek misin' gibilerinden kötü kelime kullandı. Mesele etmedim. Sonra fabrikanın kadınları konuşmuşlar. Sarıgül gidip amire kafa tutmuş: 'Bana yapsaydın, senin hakkından gelirdim.' Duyunca teşekkür ettim, tanıştık. 'Niye cevap vermedin, sana haksızlık etmesine niye izin verdin' diye söylendi. Sonra arkadaş, sırdaş olduk, zamanla evliliğe yürüdü."

Mehmet ve Gülember Koç

Sarıgül, Celal’le evlenince fabrikayı bırakmış, zamanını iki oğluna adamış, hasta annesine, aksak babasına, kardeşleri Murat’la Fırat’a kol kanat germiş. Murat "ablamdı, arkadaşımdı, anamdı benim" diyor, kırmızı plastikten yuvarlak bir çerçevenin içine Sarıgül’ün fotoğrafını yerleştirmiş, çerçevenin üzerinde "Dünyanın en güzel annesi" yazıyor. Sinop Mahallesi’ndeki boyasız beton apartmanın balkonlu birinci katıyla anne babasının karşı dağdaki, sokaktan sadece damı görünen evi arasında gidip gelmekten bunaldığında, "nefes almak, 'bitsin bu eşitsizlik' diyebilmek" için HDP teşkilatında çalışmaya başlamış Sarıgül.

Lise mezunu, yıllardır CHP üyesi olan, "son dönemde Halk Cephesi’ne çalıştığını" söyleyen Celal, "Siyasette Sarıgül benden ateşliydi" diyor. Mahallenin "zor mahalle" olduğunu herkesten ayrı ayrı dinliyorum. "Hem kapalı hem açık" arkadaşları varmış Sarıgül’ün, örtünmezmiş, "Gel seni Müslüman yapalım" diyen komşulardan kaçarmış ama Murat diyor ki, "tesettürlü kadınlara öyle gözlerini kısıp üstten bakanlarla da çok kavga etmiş."

"Aleviyiz diye Allahsız mıyız!" Gülember feryat edercesine söylüyor bunu, sonra Sarıgül’ü Kur’an kursuna gönderdiği günleri hatırlarken kelime kelime gençleşiyor sanki, kızının kişiliğini de, aralarındaki ilişkiyi de derinden etkilediğini sandığım bir olayı yeniden yaşarcasına anlatıyor: "Sarıgül dokuz yaşındaydı, gönderdim Kur’an öğrensin. Bir gün 'gitmem' diye tutturdu. Neden kızım? 'Hocaefendi bana, sen pek kumral bir kızsın, balkabağı gibisin maaşallah, senin anan da güzeldir, dedi.' Kaptım kolundan vardım Hoca’ya. 'Ulan namussuz, sen kime anan da güzeldir diyorsun?' Bembeyaz kesildi, tuttuğum gibi kaldırım taşını kafasına yapıştırdım. Düştü, yan yattı, bayıldı. Sarıgül başladı ağlamaya: Deli misin anne, ne yaptın, adam ölürse seni içeri atacaklar."

Hocaefendi şikâyetçi olmuş ama Gülember olayı anlatınca muhtar hocaya karşı tavır almış, mesele kapanmış, Sarıgül’ün Kur’an kursu macerası bitmiş. Haksızlığa olduğu kadar kaba güce de tahammülsüz bir genç kadın çıkmış o kumral kız çocuğunun içinden. "Yobaz ve hırçın bir ortamda büyüdük biz" diyor Murat, "bir gün birini dövmeye giderken ablam durdurdu, 'oğlum, bugün gider döversin, yarın o adamın başka bir yönünü görürsün, içine dert olur ben ne yaptım' diye."

Mezar başında sordum: Sana 'oğlum' mu derdi? Murat susuyor, mezarın çevresine tahta çit çekmiş, üzerine mor beyaz menekşeler, bir de minik çam dikmiş, tuttuğu takım hatırına sarı kırmızı boyanmış çakıl taşlarıyla döşemiş toprağı. "O Galatasaraylı ben Fenerliyim diye itişip dururduk. Ben şimdi ne yapacağım?" Sonra sorumu birden hatırlamış gibi: "Bana 'oğlum' derdi, 'karam' derdi, 'Muradım' derdi. Ben de ona 'sarım' derdim, 'anam' derdim. 'Evlenirsen senin kara kara çocukların olur, onlara ben bakarım' derdi. Kardeşlikten öteydi bizimki, aşk gibi bir şeydi. Mezarını yapmaya bu kadar yetti gücüm. Yan mezarı da kendime ayırttım. Ben şimdi ne yapacağım? Canıma mı kıysam, ne etsem?"

Yedi yaşında ayakkabı boyacılığıyla başlayıp kasap temizlemekten inşaat işçiliğine, şoförlüğe, garsonluğa her tür işte çalışmış, gücü kuvveti yerinde, otuzuna varmış bir genç adam Murat, hıçkırıklarla sarsılıyor, elim omzunda. "Çayan’la Güney'i gördüm, ayrılmıyorlar peşinden, Sarıgül onlara dayılık etmeni istemez miydi?" Başını sallıyor.

İki öksüz oğlunu, kendi ailesinin değil "kayınlarının yanında" büyütmek istiyor Celal, böylece annelerinden kopmayacaklar. Mezarlığa gitmek için vedalaşmadan önce Sarıgül'ün hayallerinden de konuştuk. Seneye Newroz’u Diyarbakır’da kutlamayı çok istiyormuş; "Seyahati çok severdi. Bir de denize bakmayı, hamburger yemeyi, şiir paylaşmayı, sazı." Katliamdan sonra "müzisyen" yazmıştı gazeteler Sarıgül için, doğru değilmiş, saz elinde fotoğraf çektirmiş ama hiç öğrenmemiş çalmayı. "Kurs görecekti" diyor ailesi, "sözü vardı Murat’ın, ona saz alacaktı."

Yasemin Çongar

22 Aralık 1966'da doğdu. Mülkiye'de İktisat, Georgetown'da Amerikan Etüdleri okudu. 1984-2012 arasında gazetecilik yaptı. 2013'te Punto24'ün kurucuları arasında yer aldı. Yayımlanmış dört kitabı var.