10 Ekim 2015 tarihinde IŞİD’in Ankara’da gerçekleştirdiği canlı bombalı saldırıda hayatını kaybeden Selim Örs’ün İstanbul-Üsküdar’daki aile apartmanının kapısında bizi Yakup karşılıyor. Apartmanın ikinci katına çıkıp perdeleri kapalı loş salona giriyoruz. Selim’le birlikte mitinge gitmiş olan Ayhan bizi orada bekliyor.

Yan odadan salona giren anne Zeliha Örs “Gözüm sürekli kapıda” diye başlıyor söze ve konuşmasına Kürtçe, kesik kesik devam ediyor: “Sürekli gözlerimin önünde. Gülüşü, üzülüşü gözümün önünden geçmiyor. İki kız iki de erkek, dört çocuğu var. Karısı gencecik. Selim’den bize o ve çocukları kaldı. Alt katımızda oturuyor. Selim çok rezillik gördü. Yoksulluk, sahipsizlik gördü. Büyük ezayla çocuklarını büyüttü ve onları evlendiremeden gitti. Miting için Ankara’ya gideceğini söyleyince, ben de istedim gitmeyi. Gitmeyin demedim. Çünkü ben de gitmek istiyordum. Çünkü dünya için, Türkiye için barış istemeye gitmişlerdi. Yanlarında ne bir silah vardı ne bir taş vardı. Sadece barış istediler. Kimse ölmesin istediler ama onlar öldü. Doktorlar yaralarını iyileştiremedi. Onunla birlikte biz de öldük.”

Salonun bir köşesinde, başı öne eğik oğlu Ayhan’ı işaret ederek devam ediyor Zeliha: “Ayhan bizden daha kötü durumda. Çünkü nasıl öldüğünü gördü. Oradakilerin parçalarını gördü. Kanları gördü. Keşke onun yerinde olsaydım. Bizim varlığımızın, hayatımızın bir anlamı kalmadı. Yaşıyormuşuz gibi yapıyoruz.”

Şirvan'dan Üsküdar'a uzun bir göç hikâyesi

Selim’den önce dört çocuğunu daha kaybetmiş on bir çocuk annesi Zeliha. Yoksulluktan, çaresizlikten, hastalıktan…

Ayhan anlatıyor: “Celalettin abim dört-beş yaşlarındayken, köyde kızamıktan öldü. Orhan ise dört yaşındayken üstüne kaynar su döküldü. Hastanede yanlış ilaç verdiler herhalde, o da öyle gitti. Bayram bir yaşında, Kadir de doğum sırasında öldü. Selim abimin acısı hepsinden daha ağır geldi. Çünkü o, sırtımızı yasladığımız dağ gibiydi.”

Selim Siirt-Şirvan’a bağlı Yolbaşı köyünde, 1971 yılında doğmuş. Henüz ilkokul ikinci sınıftayken yoksulluk aileyi 1978 yılında Adana-Seyhan’ın kenar mahallesi Yenibey’e sürmüş.

“Bundan sonra istersen yan odada konuşalım” diyor annesinin acısını tazelemek istemeyen Ayhan. Yan odaya geçince kısık sesle devam ediyor söze: “Babam sıvacılık yapıyordu. Selim de okul çıkışında simite gidiyordu. Sonra okulu bıraktı. Bizim için bıraktı. Kendi hayatını bizim için feda etti. Konfeksiyon işinde çalışmaya başladı.”

Ailenin yükünü çocukluğunda simit satarak sırtlanan Selim, 10 Ekim 2015 tarihine kadar hiç durmadan çalışmış. Sadece ailesi ve çocukları için değil, akrabaları, dostları, komşuları için de elinden ne gelmişse yapmış.

Aile 1991’de diğer akrabaların izini sürerek İstanbul’da bir gecekonduya taşınmış. Selim o yıl Aydın’da yaptığı zorunlu askerliği bitirmiş ve düğününü de İstanbul’da yapmış. 1997’de baba olan Selim’in büyük oğlu Ferhat bu sene üniversiteye başlamış. Fırat lisede, Esra ilkokulda. Büşra da bu sene okula başlayacak.

Ayhan’ın tabiriyle “aileye siyaset İstanbul’da girdi.” Konfeksiyon işinden arta kalan zamanlarını Üsküdar’daki politik faaliyetlere ayıran Selim, kardeşi Ayhan’ı yanından hiç ayırmamış. “Beraber takıldığı iki arkadaşı daha vardı” diyor gözyaşları içinde Ayhan ve devam ediyor: “Onlar HDP’nin Üsküdar ilçe yönetimine girdikten sonra mahallede çok şey yaptılar. Gençler için çok çalıştılar. Uyuşturucuyla mücadele ettiler. Herkesin derdine koşarlardı. Mahalle için iyi olan ne varsa yapmaya çalışırdı. Selim abi çocuklarıyla arkadaş gibiydi. Demokrat bir adamdı. Çocuklarıyla top oynamaya giderdi. Biz Adana’dayken babam gurbetçiydi sürekli. Yazın ya İstanbul ya Ankara veya Nevşehir’e gider, sıvacılık yapardı. Selim de okuldan gelir simite giderdi. Ayakkabı boyacılığı yapardı. Babam yokken o bize babalık yaptı. Selim abim cesurdu, mertti. Bizim ailenin sırtını yasladığı dağdı. Mahallede kimin derdi varsa koşardı. Yirmi dört saat boyunca insanlar ulaşabiliyordu. İstanbul’da çalışan sayısının altmışa çıktığı bir atölye kurduk. Sonra zorluklar çıktı ve sürekli küçültmek zorunda kaldık. Şu anda sekiz-on kişiyle çalışıyoruz. Abim yokken her şey çok zor geliyor. Kolumuz-kanadımız kırıldı.”

Yurtsever Olacağı çocukluğunda belliydi

Ayhan’la sohbetimize daha sonra babası Mehmet Örs de dahil oluyor ve sözü alarak sürdürüyor: “Selim’in daha çocuk yaşta, on-on iki yaşlardayken yurtsever olacağı belliydi. Halkını seviyordu. Babadan bir mesleği yoktu. Daha Adana’dayken ‘baba ben başkasının eline bakmak istemiyorum’ dedi. Ona o zamanın parasıyla 1800 liraya bir dikiş makinesi aldım. İki-üç yıl evde, bir odada çocuk kıyafetleri dikti. Çalışkan bir çocuktu. Yardımseverdi. Herkesin yardımına koşardı. Deprem sırasında Van’a yardım toplamak için çok çalışıyordu. Kendi yaşadığı ezayı başkası yaşamasın istiyordu.”

Ayhan, konunun 10 Ekim sabahına gelmemesi için sohbeti döne dolaşa mahalleye getiriyor: “Kırk sene boyunca Selim abimden bir an bile ayrılmadım. Yediğimiz-içtiğimiz aynı, aynı arkadaş çevresindeydik. Aynı eylemlere beraber giderdik. Zaten halkımızın zulüm içinde olduğunu biliyorduk. Sadece dışındaydık. İstanbul’a geldikten sonra daha iyi fark ettik ki Kürt halkının meselesi başkalarının değil, bizim kendi sorunumuz. Selim abim Üsküdar’da bir süre sonra siyasetin içine girdi. Evet, çalışıyorduk, para kazanıyorduk. Ama bu bizi Kürt meselesinden kurtarmıyor ki.”

7 Haziran seçimlerinden sonra HDP’nin seçim bürosunda herkesin ortasında çıkıp hüngür hüngür ağlamış Selim. Hatta mahalleninin hiç unutmadığı şu sözler dökülmüş ağzından: “Ben bunu gördüm ya, artık ölsem de gözüm arkada kalmaz. Ben gördüm bu günleri, bu bana yeter.”

Fakat aradan birkaç gün geçtikten sonra Selim, etrafında “devlet, bu yüzde 13’ü hazmetmez” demeye de başlamış. “O sıralar herkesin gözü Rojava’da olduğu için savaşın burada çıkacağını kimse düşünmüyordu” diyor Ayhan ve ekliyor: “Suruç’ta, Ankara’da bunların olacağını tahmin etmiyorduk. Ama Selim abi devletin bir şeyler yapmasından korkuyordu.”

Barış istemediklerini biliyorduk

20 Temmuz 2015’teki Suruç katliamından sonra hızlanan çatışmalar karşısında Selim de pek çok insan gibi birşeyler yapılması gerektiğini düşünüyor. 7 Haziran seçiminin geçersiz kılınıp 1 Kasım’da seçimin yenileneceği netleşince Üsküdar’daki seçim çalışmalarına işinden vakit buldukça devam eden Selim, 10 Ekim’de Ankara’da gerçekleştirilecek olan mitingin hazırlıklarına da katılmış. 9 Ekim akşamı, Ayhan’la beraber arkadaşlarıyla buluşup otobüse atlıyorlar. Yol boyunca şarkılar, türküler, şiirler söylüyorlar. Ayhan 10 Ekim sabahını anlatırken hiçbir ayrıntıyı kaçırmıyor: “Eğlene eğlene gittik. Sonuçta bu barış mitingiydi. Sadece Kürtler için değil bütün halklar için gittik. Sabah saat 7 gibi Ankara Garı’nın önüne geldik. Beraber kahvaltı yaptık. Halaylar çekiyorduk. Sonra ben tuvalete gittim. Rahmetli Ahmet Katurlu arkadaşımız da tuvalet kuyruğundaydı. ‘Ben bu uzun kuyruğu beklemeyeceğim’ deyip kortej alanına gitti. Ben tuvaletten döndüğümde bizim grubu göremedim, kortej alanına gitmişlerdi. Şehit arkadaşımız Azize Onat’ın kayınpederini gördüm, onun yanına gittim. Patlamanın etki alanından yedi-sekiz metre gerisindeydik. İlk patlamayla birlikte kendimizi yere attık. Hemen sonra ikinci patlama oldu. Şehit olan arkadaşların çoğu ikinci patlamadan etkilenenlerdi.”

Kapı eşiğinde bizi dinleyen Yakup giriyor söze: “Selim abi mitinge gideceği akşam ‘barış için gidiyoruz ama bunlar yine bizi rahat bırakmayacak’ dedi. Çünkü her gittiğimiz eylemlerde gaz bombası, cop, tazyikli su oluyordu. Ama katliam olacağını beklemiyordu.”

Yakup’u başıyla onaylıyor Ayhan: “Ne zaman barış için bir umut olsa, önümüze engel konacağını, barış istemediklerini biliyorduk. Ama yine de başımıza bunların geleceğini tahmin etmiyorduk. Gaza-bibere alışmıştık, onlar sıradandı. Ama devletin göbeğinde başımıza bunun geleceğini düşünemezdik. Her ne kadar iyi niyetimle “devletin bununla ilgisi yok” desem de, yaralı insanların üstüne gaz bombası atılmasını affedemiyorum. Orada yaralılar doğru-dürüst nefes alamıyor ve sen üzerlerine gaz atıyorsun. Belki bir çok insan o gazdan dolayı öldü.”

Patlamadan hemen sonra, yaklaşık kırk beş dakikadır ayrı kaldığı ağabeyi Selim’i aramaya koyulan Ayhan, o anları şöyle anlatıyor: “Patlama anında alana ilk giren bizdik. Aziz Onat arkadaşı yerde gördüm, şehit düşmüştü. Hepsi canımızdı tabii ama ağabeyimi aradım. Kalabalıkta kırk-kırk beş dakikadır görmemiştim onu. Ama patlamadan sonra alana girdiğimde elimle koymuş gibi buldum. Paramparça olmuştu insanlar. Cesetler üst üste yığılmıştı. Selim’i çıkarttım. Soğukkanlıydım. Selim bana göre daha ateşliydi. Bir olay yaşandığında oraya atılırdı, önde olmaktan korkmazdı. Bazen kavgalarımız olduğunda da ilk önde hep o olurdu. Parçalanmış cesetler Selim’in üstüne düşmüştü. Çıkarttım. O sırada nabzı atıyor ama gözleri kapalıydı. ‘Abi abi konuş’ dedim. Gözleri açılmıyordu. Sağ tarafında şarapnel parçaları vardı. Ambulanslar geç geldi. Polis havaya ateş açtı. O esnada bir tane sağlıkçı geldi. “‘Suni teneffüs’ yap dedi. Bunu yaparken içim yandı. Üzüntüden sandım önce. Meğer üstümüze gaz sıkıyorlarmış. Bir ambulanstan sedye alıp koyduk. Caddede sedyeyle koşturuyorduk. Allah razı olsun, bir taksici durdu, bindirip hastaneye götürdük. Devletin o gün yaptığını asla unutmayacağım. Selim ve Aziz Onat mahallenin önderleriydiler. Halk için emek vermişlerdi. Bu mahallede kimse onların iyiliklerini unutamayacak. Keşke ben de onun gibi olsaydım, insanlar benim için de onun için söylediklerini söyleselerdi. Hayatı boyunca üç-dört defa tatile çıktı. Her seferinde sadece kendi topraklarına gitti. Oraları gördü. Gözü hep oradaydı. Özlemi orasıydı. Bu sorun çözülürse gideceğim diyordu. Sorun çözülmedi. Selim abim toprağına dönemedi.”

Merhameti olan herkes direnmeli

Ayhan konuşurken içeriye annesi de giriyor. Çaylar geliyor. Baba Mehmet Örs çay bardağını parmakları arasında çevirip arada bir yutkunarak konuşmaya çalışıyor. “Artık tüm dünyayı bize verseler şu bardak kadar önemi yok bizim için” diyor ve devam ediyor: “Mitinge gidecekleri akşam, ikisine de dikkat edin kendinize dedim. Bir provokasyon olursa, kimsenin arabasına, camına zarar vermeyin, dedim. ‘Baba, biz barış istemeye gidiyoruz. Kürtler, Türkler, Lazlar, Çerkesler… Herkes için barış istiyoruz. Savaşa gitmiyoruz ki’ dediler.

Çocuklarını barış mitingine yollayan Mehmet Örs, 10 Ekim sabahı telefonla ulaşamayınca mahalle kahvehanesine gitmiş. “Sanırım yirmi beş defa aradım, cevap vermediler. Kahveye birkaç arkadaş geldi. ‘Ankara’da patlama oldu’ dediler. Selim’in telefonu hiç çalmıyordu. Orada olan Kemal diye bir arkadaş vardı, onu aradım. ‘Ayhan ağır yaralı, Selim ise hastaneye götürüldü’ dedi. Soğukkanlıydım. Tekrar aradığımda ‘Ayhan iyi, Selim hastaneye götürüldü’ dedi. İki arabaya atlayıp Ankara’ya doğru yola çıktık. Yoldayken Yakup aradı. ‘Baba Selim abiyi kaybettik’ dedi. Annesini, kardeşlerini teselli ediyordum. Ankara’ya ulaşınca, hastanenin önünde Ayhan’ı gördüm. Ayakta durmakta zorluk çekiyordu. Yüzüne birkaç tokat attım ‘kendine gel’ dedim. Bir-iki ay boyunca herkese teselliyi ben veriyordum. Mülahaza ediyordum ve diyordum ki, birkaç ay sonra bu kayıp içimizde soğur. Maalesef öyle değil. Gün geçtikçe içimdeki ateş büyüdü. Allah bana öyle bir güç vermişti ki, kendimi de başkalarını da teselli ediyordum. Ama maalesef şu an kim ölürse, kendimi tutamıyorum.” Çocuklarının, karısının yanında ağlamamak için zor tutuyor kendini. Elindeki bardağı yere bırakıyor, tekrar alıyor. Tekrar bırakıyor, tekrar alıyor…

Derin birkaç nefes aldıktan sonra dizine vurup sözünü sürdürüyor: “Bazı insanları görüyorum, kendilerini dünya malına satmışlar. Bazıları kendilerine hiçbir mal verilmediği halde kendilerini satıyorlar. Oğlum öldüğü için bunu söylemiyorum. Cumhuriyet tarihi boyunca çok katliam oldu ama böylesi hiç olmadı. Tanklarla, toplarla şehirlere girilmemişti. Halen bazı Kürtlerimiz var bu iktidarı destekliyorlar. Acımız biraz da bundan. Bizim başımıza gelen başkasının başına gelmesin. ‘Biz iktidarı destekliyoruz başımıza bir şey gelmesin’ demesin kimse. Müslümana, Hristiyana, Yahudiye, Ermeniye, Kürde, Türke, Araba, kimseye zulüm yapılmasın istiyoruz. Allahın yaşam hakkı verdiğinin bu hakkını sadece Allah almalı. Kimse kimseyi zorbalıkla öldürmemeli. Giden gelmez. Ama oğlum kimseye zulmetmeye gitmedi. Kimsenin malında, mülkünde, namusunda gözü yoktu. Bu uğurda ölmedi. Benim oğlum barış için gitmişti. Tüm dünya için barış istiyordu. Türk, Laz, Çerkes, Arap… Kim zulüm altındaya, hepsi için barış istemeye gitmişti. Onu öldürdüler. O güzel insanları öldürdüler. Zalimle oturup kalkan da zalimdir. Âlemlerin rabbi bunu söylemiştir. Biz devletin bölünmesini istemiyoruz. Ama herkes eşit olmalı. Hakkaniyet neyse o. Zulüm ve zorbalıksa, valla biz onu kabul etmeyeceğiz. Bedenimizde ruhumuz olduğu sürece asla zulme boyun eğmeyeceğiz, direneceğiz. Vicdanı, merhameti, imanı olan herkes direnmeli. Zulme boyun eğeni çocuğumdan, kardeşimden, akrabamdan saymam.”

Mehmet Örs’ün bu sözlerini Yakup, Ayhan ve anne Zeliha onaylıyor. Çaylardan sonra Selim’in aile albümündeki hepi topu dört-beş fotoğrafına bakıyoruz. Bir de Yakup’un telefonunda, Selim’in çoğunda zafer işareti yaptığı birkaç fotoğrafın kopyasını alıyoruz.

Sıcak yaz gününde otobüs durağına kadar bana eşlik eden Ayhan ve Yakup, mahalledeki apartman duvarlarına yazılmış cümleleri gösteriyor. “Türk’ün gücünü göreceksiniz.” “Aşk bodrumda yaşanır güzelim.” “Direne direne kazanacağız.” “Meğer seni özlemek, yanında olmaktan daha güzelmiş.” Yakup, “mahallenin bu kısmı bunların elinde” diyor. Ayhan başını sallayarak “Selim abiyle yürürdük bu sokaklardan. Yoldaki bir çukur bile onu hatırlatıyor bana. Bizi her yerimizden vurdular” diyor. İki kardeş beni otobüse bindirdikten sonra bir süre durakta öylece bekliyor. Arkalarından el sallıyorum, görmüyorlar. Ayhan başını sallamaya devam ediyor.

İrfan Aktan

Gazeteciliğe 2000'de Bianet’te başladı. Birçok gazete dergi ve haber sitesinde görev yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği yürüttü. Halen Express dergisinde çalışıyor ve Gazeteduvar'da yazıyor.