Ankara’da insanı mutluluk yanılgısına düşürebilecek kadar parlak bir kış güneşi var. Mutlu olmak için bir neden yok hâlbuki. Sevgi Öztekin’in Tuzluçayır’da eşi ve oğluyla yaşadığı evin kapısındayım.

Dört başı mamur bir ev burası. Girişinde terlikleri, holünde akvaryumu, salonunda meyve tabağı var. Sevgi Hanım'ın fotomontajla eline kırmızı karanfil iliştirilmiş fotoğrafı ile göz göze geliyorum. Anısını yaşatmak için duvara asılmış bir fotoğraf. Her şeyi yerli yerinde olan bu hanenin tek kadını, bu evin “direği” yok aramızda şimdi.

Başkalarının acılarını çeken insanlar vardır. Sevgi Öztekin için anlatılanları dinledikçe o insanlardan biri olduğunu anlıyorum.

Liseyi dışarıdan bitiren Sevgi Hanım, özel sektörde çalışmış bir süre ancak sonra çalışmayı bırakmış. İçine sinen bir iş bulamamış.

Eşi Zeki Yılmaz Öztekin ile Alevi ve sol kimliğiyle bilinen Tuzluçayır semtinde tanışmışlar. Önce dost, sonra hayat arkadaşı olmuşlar birbirlerine. Aslen Ankara’nın Beypazarı ilçesine bağlı Sarayköy’den olan Sevgi Hanım, gününün çoğunu evde geçiriyormuş. Yaşlılık nedeniyle görme sorunu yaşayan doksan yaşındaki annesine bakıyormuş bir yandan da.

Bir dönemin siyasi tutuklusu olan ağabeyi Selahattin Geniş ile cezaevi günlerinde sıklıkla mektuplaşırlarmış. “Eşim o süreçte sol değerleri benimseyen bir insandı. Ben de sendikalı bir işçiyim. Bizler bu mahallenin çocuklarıyız” diyor Zeki Bey.

Sevgi Öztekin yaşamın anlamını hep dayanışmada aramış. Tuzluçayır’da kocası eve uğramayan, yoksul bir hamile varmış. Kadının sahipsiz haline çok üzülen Sevgi Hanım bir gün bir komşusunun tavuğunu alıp ona götürmüş. “Sen şimdi tavuğun butlarını kocana saklarsın, saklama” diye tembihlemeyi de ihmal etmemiş. Yirmi dokuz yıllık arkadaşı Nebahat Atila, “tavuk hırsızı” diye takılmış bir süre kardeş bellediği dostuna.

İki can arkadaş iki sene önce Munzur Festivali için gittikleri Dersim’de saatlerce dağlarda dolaşmış. Boşaltılan köyleri, evleri gezmişler beraber. Sevgi Hanım, “Bildiğimizi sanıyorduk ama hiçbir şey bilmiyormuşuz” diye içlenmiş. Dersim’de yaşananlar için o güne dek yüreğinde büyüttüğü acı, yaşanılanlara tanıklık edince katmerlenmiş.

Kullanıldığı evlerde ihtiyaç duyulmayan çocuk kıyafetlerini biriktirir, topladığı giysileri Ulucanlar Cezaevi’ndeki kadınlar koğuşuna bırakırmış. Burada yatan bir tanıdığı olduğundan değil ama... Cezaevinde anneleriyle kalan çocuklara dokunmak istermiş.

Bazen de sokakta yaşayan hasta köpekleri toplayıp veterinere götürürmüş. Tedavileri tamamlanana kadar da evlerinin kömürlüğünde misafir edermiş onları.

“Üretme noktasında ev, insanı körelten bir şey. Dünya Barış Günü, 1 Mayıs, Denizler’in anması... Hepimizden önce en önde koşarak o giderdi. Yaşama sevincini artırıyordu bu tür şeyler.”

Kimi zaman sinirli, çoğu zaman dobra, her zaman tez canlı... Zeki Bey’in de anlattığı gibi, ev ortamı bunaltırmış Sevgi Hanım’ı. Siyasi dayanışma ise ev işlerinden sıyrılıp nefes alabildiği tek alanmış. Çamaşırdan, yemekten, ütüden ve daha birçok ev yükünden arta kalan zamanında hayatına oksijen takviyesi sağlayan toplumsal mücadele nedeniyle bir gün nefessiz kalacağını nereden bilebilirdi ki?

Sevgi Öztekin bilememişti belki ama içine doğanlar olmuş sanki. Ağabeyi Selahattin Bey’den dinliyorum: “Halamın oğlu var. Az ilerideki marketin önünde karşılaşmışlar bir gün. ‘Yaşlandın artık, biraz bu işlerden uzak dur’ demiş Sevgi’ye. Suruç Katliamı'ndan sonra kaygı duymuş demek ki... O da, ‘Bu işler bizim için aşk gibidir. Nasıl bırakayım’ demiş. Beni de etkileyen bir cevaptı bu.”

F tipi cezaevlerinin gündeme gelmesi ile başlayan ölüm oruçları sırasında Wernicke-Korsakoff hastalarına evinin kapılarını açmış Sevgi Hanım. Dört duvar arasında gizlice sürdürülen bir dayanışma yürütmüşler. O zamanlar arabası olmadığı için çevresinde müsait olan herhangi bir aracı kaptığı gibi her sabah soluğu ölüme yatanlara destek olmak için Numune Hastanesi kapısında alırmış. Arabası olduktan sonra da ihtiyacı olan mahalleliyi istediği yere getirip götürmeye başlamış. Özellikle mahalleden dışarı adımını atmamış kadınları gezdirmeyi çok severmiş.

Dayanışma arzusunu evdekilerden de esirgememiş elbet. Zeki Bey’i Harb-İş Sendikası’nda başlattığı mücadelede yalnız bırakmamış. Henüz bebek olan oğlu Barış’la eşitlik mücadelesi için koşturduğu günler olmuş.

Barış... Sevgi Hanım’ın tek çocuğu, “her şeyden çok sevdiği” biricik oğlu... Yakışıklı, başarılı, kibar, sessiz, dalyan gibi bir genç adam... ODTÜ’de siyaset okuyan bir öğrenci. Henüz 19 yaşında. Siması birebir annesine benziyor. Sevgi Öztekin, 1996’da dünyaya getirdiği oğlunun ismini kendisi koymuş. Varlığıyla yaşadığı topraklara barış getirsin istemiş. Bir çocuk doğurarak bu çirkin, kötü ve acımasız gezegene meydan okumak istemiş. Barış umudunu çocuğunun adında, çocuğunda yaşatmak istemiş. “Adım Barış, annemin adı Sevgi. Bu isimler sadece bir isimden ibaret değiller.” Böyle not düşmüş Barış, annesini kaybettiği zaman.

Üniversite sınavına hazırlanırken annesiyle hayata dair kaygılarını paylaşmış bir gün Barış. Kariyer, maddi gelir gibi hayata atılma evresinde olan her gencin taşıdığı endişelerden bahsetmiş ona. “Bunların hiçbiri önemli değil” demiş Sevgi Hanım. “İyi bir insan ol. Ahlâklı bir insan ol. Karakterli insan olmak en önemlisi” diye nasihat vermiş oğluna.

Babasının acı haberi vermek için ilk ulaştığı kişi, oğlu olmuş. O da babası ve sevdiğini kaybeden her can gibi ölümü kabullenmekte zorlanmış. Ne isimler birtakım harflerden ibaret ne de yaşadıklarımız tesadüften...

10 Ekim Barış Mitingi için Sevgi Hanım, günler öncesinden hazırlıklara başlamış. Çok heyecan duymuş, içi içine sığmamış. Eşi Zeki Bey’le, her zaman olduğu gibi yine herhangi bir kurum ya da örgüt flaması altında değil, bireysel olarak katılım göstermeyi planlamışlar. Ancak Sevgi Hanım’ın coşkusundan bu kez erkenden varmak istemişler alana. Yol üstünde gördükleri ilk Halkevleri otobüsünü çevirmişler. O gün hayatlarında ilk kez bir kitle otobüsüyle miting alanına gitmişler: “Ege mahallesinden gelen otobüse bindik. Bizim mahalleden kalkan otobüsü kaçırdık sanmıştık. Meğer kaçırmamışız. Anlık bir şey... Biraz daha erken ya da geç çıksak o otobüste bulunmayacaktık.”

Gar tarafında toplanan arkadaşlarına telefon etmişler. Kalabalığı yararak grubun yanına ulaşmayı başarmışlar. Telefonu kapattıkları an ilk patlama gerçekleşmiş. Derken ikinci uğultu... O an, el elelermiş.

“Kurşun adres sormuyor, ta nereden nereyi buluyor.” Derin bir iç çekiş, birkaç saniyelik soluklanma... “Eşime baktım. ‘Hadi kalk, buradan uzaklaşalım’ dedim. Meğer o sıra can veriyormuş...”

Mermilerin teğet geçtiği Zeki Bey, kronik akciğer hastası olan eşine yanındaki nefes açıcı spreyi sıkmış, yüzüne bolca su serpmiş. “O an öldüğünü konduramadım demek...”

O sırada müdahale için yanlarına bir hekim gelmiş. Kalp masajı yapmış ama nafile... Daha fazla yapacak bir şey olmadığı için diğer yaralıların yanına gitmiş sonra. O doktor, yaralıların çoğuna ilk müdahalede bulunan Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Ümit Biçer...

Zeki Bey eşinin başucunda beklerken bir ekip daha gelmiş. Onların çabaları da sonuçsuz kalmış. “O ekip de gidince, orada kalakaldık öyle…” Ve birden fazla cenazenin bulunduğu araçların kapısında sıraya girdiği Adli Tıp Kurumu…

“Üzerinde kırmızı mont vardı, bu Sevgi değil” diye çınlayan bir ses… Bu ses, aileyi daha da perişan etmemek için “Üç parçacık ciğerlerini örselemiş” diyerek otopsisine girdiği Sevgi Öztekin’in durumunu kocasına anlatmaya çalışan Ümit Hoca'nın… Onca hoyratlık içinde inceliği elden bırakmayan Biçer’in “örselemek” kelimesi hep aklında Zeki Bey’in.

“Kırmızı yakışırdı kendine, ondan çok severdi.” Eşinin birkaç fotoğrafını göstermek üzere cep telefonunu eline alırken böyle diyor. O kırmızı montu ile gülümsediği bir kareye bakıyoruz. Bir diğerinde kırmızı pantolonuyla piknik alanında sohbet ediyor. Kırmızı yakışıyor Sevgi Hanım’a.

Utanarak, “Nasılsınız” diye sormayı başarıyorum. Anlamsız bir soru. Daha ağzımı kapamadan bin pişman oluyorum: “Kendimi iyi hissetmiyorum Burcu ya…” Bu anlamsız soruyla Zeki Bey'in dışarıya kapattığı kalbini bir iki dakikalığına da olsa açmış gibi hissediyorum. Zeki Bey konuşmaya başladığımızdan beri bana ilk kez ismimle hitap ediyor. Öncesinden tanışıklığımız olmaması nedeniyle kendiliğinden araya örülmüş mesafe duvarını yıkan bir hitap şekli bu… Belki onu anladığımı gösterecek şekilde kafamı bir aşağı bir yukarı sallamışımdır, hatırlamıyorum. Konuşmaya başladığımızdan beri ilk kez bu kadar derin ve uzun içini çekiyor: “Hayat hiç beklemediğimiz bir şeyi önümüze çıkardı. Bizim için çok erken bir kayıp oldu. Tabii yüzlerce insan öldü, tabii bu toplumsal bir süreç… Ama başına geldiğine lanet yağdırıyorsun.”

Yirmi beş yıldır beraber olduğu, 1993 yılında evlendiği eşinden ayrı düşen Zeki Bey, iki aydır işe gitmiyor. Olay günü sırtını iki mermi sıyırıp geçmiş. Sırtındaki yara kapanmış ama ruhundaki zor… İş güç gözünde değil. Oğluna bakmak için odadan ayrılıyor. Oturduğum koltuğun sağına düşen duvardan Nâzım Hikmet’in “Vasiyet” şiiri, olup bitene tercümanmış gibi göz kırpıyor:

“Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani, - öyle gibi de görünüyor - Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani...”

Barış bugün hasta, üşütmüş azıcık. Onu hastaneye götürmek için aşağı ineceğiz birazdan. Yola çıkmadan önce Sevgi Öztekin hakkında birkaç soru daha sormak istiyorum. Müzik sever miydi mesela? Hangi şarkıları dinlediğini merak ediyorum: “Türküleri severdi, dilinden hiç düşmezdi. Ruhi Su’yu çok severdi. ‘İnsan hile yapar mı/Kapı bir komşusuna…”

Ölümler, haksızlıklar karşısında bu en sevdiği türküyü bağıra bağıra söylermiş. 9 Ekim’de, yani mitingden bir gün önce, en yakın arkadaşı Nebahat Atila ile yaptıkları telefon görüşmesinde yine o iki dizeyi çığırmış: “İnsan hile yapar mı/Kapı bir komşusuna…”

Ruhi Su, Sevgi Hanım’ın vazgeçilmeziymiş. “Şarap ya da rakı, balık ve Ruhi Su…” Sevgi Öztekin, Atila’ya dostluklarını anlatmak istediği zaman kurduğu bu cümleyi şöyle tamamlarmış: “Bir de sen… Başka bir şey olmasa da olur.”

Sofraları meşhurmuş Sevgi Hanım'ın. Konuk ağırlamayı çok severmiş. Onun evi, çat kapı gidilen evlerdenmiş. Şehir dışından Ankara’ya gelenler, hangi kapıyı çalacağını pekalâ bilirmiş. Gönlü geniş olanın evi de geniş olur.

“Gönlüne sığan herkes evine sığardı.” Böyle söylüyor Nebahat Hanım…

Öztekin ailesi ile vedalaştıktan sonra Sevgi Hanım’ın o en sevdiği Bilecik türküsünü açıyorum. Ruhi Su’nun sesi, dingin bir su gibi çınlıyor kulaklarımda:

“Söğüt’ün erenleri Çağırın gidenleri…”

Burcu Karakaş

1987 yılında İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler mezunu. Milliyet’te başladığı mesleği halen bağımsız gazeteci olarak sürdürüyor.