Sezen Vurmaz Babatürk, Ankara’ya kızı Özden’le birlikte “barış” demek için gittiği mitingde bombaların hedefi olacağından habersiz binlerce kişiden sadece biriydi. Biriydi ama dedik ya, Sezen sadece bir sayıdan ibaret değildi; tıpkı o gün yaşamını yitiren diğerleri gibi. Sezen, anneydi, evlattı, eşti, kardeşti, arkadaştı... Sezen’in ne uğruna olduğunu bile bilmediğimiz bir kurbandan daha fazlası olduğuna inanarak, onu bir de ailesinden dinlemek için Malatya’ya annesinin evine gittiğimde beni gülen yüzü, sıcacık sarılmasıyla kızı Özden karşıladı. Özden, henüz on beş yaşında. Patlama sırasında annesi Sezen’i kaybeden Özden de ağır yaralanmış ve günler süren yoğun bakımla birlikte kırk bir gün hastanede kalmış. O bekleyişin ne kadar zor olduğunu kızını kaybeden, günlerce bari torunu kurtulsun diye bekleyen Sultan Hanım’dan dinliyorum. O uzun bekleyiş, edilen dualar, geçen günler sonrasında Özden’in hayata dönmesi sadece anneannesi için değil abisi Onur ve babası Latif için de tek teselli olmuş. Özden’in hayata dönüşü, Sezen’i kaybettikten sonra tüm aileyi hayata bağlayan en güçlü şey. Malatya Vergi Dairesi’nde memur olan Sezen’in henüz elli iki yaşında yaşam hakkı elinden alınmışken, onu sevenler için hatırası, barış için birlikte yola çıktıkları kızı Özden’de yaşamaya devam ediyor.

“Bir şeyler tanıdıklarınıza değene kadar acısını bilmiyorsunuz”

Sezen, CHP Gençlik Kolları’nın Barış Mitingi için otobüs kaldıracağını duyunca Ankara’ya gitmek isteyen kızını yalnız bırakmak istemiyor. Kendisi de KESK üyesi olan Sezen, kızının CHP Gençlik Kolları’nda yaptıklarını her zaman desteklemiş, yanında olmuş. Sezen ve kızı Özden, hem mitinge gitmek hem de o sırada Ankara’da olan Sultan Hanım’a sürpriz yapmak istiyorlar. Ama hiçbir şey düşündükleri gibi olmuyor. Özden’in sözleriyle türküler eşliğinde geçen Malatya- Ankara yolu hayatlarının en güzel gecelerinden biri. O gecenin sabahına Türkiye’nin her yerinden gelen binlerle birlikte “barış” diyecek, ardından Ankara’daki anneannesini ve dayısını görecekler.

Sezen ve Özden, gençlik kollarının diğer üyeleriyle birlikte garın önüne geldiklerinde, Sezen kızına dönüp, “Ben ilk kez bu kadar güzel bir kalabalığın içindeydim” diyor. Sezen’in bir mitingde ilk kez yer alışı değil bu. Ancak kızıyla ve “Ben hepinizden daha gencim” diye takıldığı kızının arkadaşı gençlerle birlikte farklı görüşten birçok insanın sadece “barış” için bir araya geldiğini gördüğü ilk mitingdi. Özden, hayatımda kendimi en umutlu hissettiğim an diyor o 10 Ekim sabahı için ve ardından ekliyor “Umudu parçalamaları akıl alır gibi değildi.”

Sezen’in kızı Özden, hastane sürecinin uzun bir bölümünde annesinin ölümünden habersizmiş. Hatta yoğun bakımdan çıkıp gözlerini hastanede açtığında neden orada olduğunu bile bilmiyormuş. Futbolcu olan aynı zamanda yüksek lisans yapan abisi Onur’dan patlama olduğunu bu yüzden hastanede olduğunu öğrenmiş önce. “Şimdiye kadar gördüğüm en büyük patlama 20 Temmuz’da Suruç’ta yaşanan katliamdı” diyor Özden. Daha on beş yaşında bunu görmüş olması, bunu bilmesi bile yeterince sarsıcı değilmiş gibi kendisini de benzer bir saldırının içinde buluyor. Üstelik her zaman arkadaşı gibi olan, onu dinleyen, onu destekleyen annesi Sezen’i bu saldırıda kaybettiğini öğreniyor. Annesinin ve gençlik kollarından bir sürü arkadaşının ölümünü öğrendiği gün içinse, “Bir şeyler tanıdıklarınıza değene kadar gerçekten ne kadar acı olduğunu bilmiyorsunuz” diyor.

Doktorlar Özden’in kurtulmasına mucize demişler. O da bu “mucize çocuk” lafının hakkını vermek ister gibi annesini kaybettiği için hiçbir zaman yasa bürünüp hayata küsmemiş. “Annem olsa arkasından yas tutmamı istemezdi” diyor Özden.

Kızını yalnız bırakmamak için, barış isteklerinde ikisi de ısrarcı oldukları için yola birlikte çıktıklarını bildiğimden evlerine gidip Özden’le karşılaşmadan önce, ne yalan söyleyeyim, sadece annesini değil en yakın arkadaşını da kaybetmiş biriyle karşılaşmanın ağırlığına hazırlamıştım kendimi. Oysa Özden, herkes gibi beni de şaşırttı. Annesinin kahkahası, iyi niyeti, güler yüzü onda yaşıyordu. Hayatlarının en güzel yolculuklarından birinin ardından yitirdiği annesini böyle yaşatmaya kararlıydı Özden.

“Tuttuğunu koparırdı”

Sezen’in hayatına girdiği herkesi etkileyen, herkeste silinmez izler bırakan biri olduğunu daha Malatya’ya gitmeden önce, patlamanın yaşandığı dönem CHP Gençlik Kolları Başkanı olan arkadaşım Barış Yıldız ile yaptığım konuşmalardan biliyorum. “Sezen abla sadece Özden’in değil hepimizin annesi gibiydi” demişti Barış. Ama anne gibi dediyse, aklınıza öyle despot, kurallar, sınırlar koyan bir anne gelmesin. “Sezen abla, gençlik kollarındaki en genç isimden bile hayata daha bağlıydı, hepimizin derdini dinlemeyi de, bizi hep neşelendirmeyi de en iyi o bilirdi” diyordu Barış.

Sezen’i önce annesinden ve kızından dinliyorum. Annesi Sultan Hanım, “Her şeyden önce evladımdı benim, ciğerimdi. O yüzden o gittiğinden beri içim yanıyor böyle” diyor. Anlatmak kolay değil. Bir insanı tanımanın en iyi yollarından biri de belki onun hayallerini bilmek. “Sezen’in hayalleri neydi” diye sorduğumda, annesi Sultan Hanım, “Bir sürü hayali vardı. En çok da çocuklarının okuduğunu, meslek sahibi olduğunu görmek istiyordu. Emekli olmak istiyordu. Emekli olduktan sonra rahat edecekti belki de daha başka bir hayatı olacaktı. Hiçbirini de görmedi” diyor. Kızı Özden o sırada lafa giriyor, “Ama yaşayabileceği en güzel hayatı yaşadı” diyor Özden. Sultan Hanım da onaylıyor bunu, iyi bir hayatı olduğunu, Sezen’in en iyi şekilde yaşamayı da mücadele etmeyi de bildiğini bir kez daha tekrarlıyorlar.

Sezen, dört kardeşin en küçüğü. Biri doktor, diğeri inşaat mühendisi iki abisi ve öğretmen bir ablası var Sezen’in. Ziraat mühendisi olan babaları, çocuklarını okutmaya hep çok hevesliymiş. İstediği de olmuş bütün çocukları okumuş, meslek sahibi olmuş. Bir tek Sezen, iki yıllık üniversite mezunu olmuş. Belki de bu kadar başarılı bir ailenin en küçük çocuğu olmanın verdiği şımarıkla belki de abilerine, ablasına yetişememenin kaygısıyla başta okumaya o kadar da hevesli değilmiş Sezen. Elli iki yaşında birinden bahsederken hep bugününe gidiyor insanın aklı, annesinden onun çocukluğunu dinlediğimdeyse iki çocuk annesi Sezen’in de bir gün çocuk olduğunu, genç olduğunu, o kara günde ölenin bir zamanlar annesinin minik kuzusu olduğunu hissediyorum Sultan Hanım’ın anlattıklarıyla. Sultan Hanım çocuklarından bahsederken, vitrinde duranfotoğrafları gösteriyor bana. Sezen’in bir gençlik fotoğrafı var vitrinde. Özden annesine o kadar benziyor ki, onun ölümüyle insanların Özden’e neden bu derece tutunduğunu o an daha iyi anlıyorum.

Sezen de Özden kadar pozitif bir insan mıydı diye sorduğumda, Sezen’in hem annesi hem eşi aynı anda söze giriyor: “Çok olumlu bir insandı, kimsenin kötülüğünü istemez, haksızlığa tahammül etmez, herkesin yardımına koşardı” diye. Eşi Latif aynı zamanda iş arkadaşıymış Sezen’in, ikisi de Malatya Vergi Daireleri’nde memur öyle tanışıp evlenmişler. Kim gelirse gelsin tanıdık tanımadık herkesin işi hallolsun diye koştururdu diyor eşi. Altmış beşlik maaşı için gelen yaşlılarla en çok o ilgilenirdi diye de ekliyor.

Babası, ziraat mühendisi olduğundan tayinle değişen şehirlerden, okullardan, öğretmenlerden hiçbir zaman istediği gibi olmamış Sezen’in dersleri. Öyle ki ilkokulu üç farklı okulda okudu diyor annesi Sultan Hanım. Okumayı da pek sevmiyor Sezen açıkçası hem kızının hem annesinin dediğine bakılırsa. Liseyi Burdur’da Kız Meslek Lisesi’nde bitiriyor ardından memurluğa başlıyor. Memuriyeti sırasında da iki yıllık üniversite okumaya karar veriyor. Bunun üzerine “tuttuğunu koparırdı” diyor annesi. Çalıştığı departmanda ondan sonra çok zorlanmışlar, onun tek başına yaptığı işi birçok kişi uzun süre yapamamış. Yokluğu öyle belli olan biri Sezen.

Çocukluğu boyunca babası bir ay izin alır, çocukları da arabaya doldurur oradan oraya tatil yaptırırmış her sene. “Gezmeyi çok sever, özellikle Hakkari’yi görmeyi çok isterdi” diyor kızı Özden. Doğu’yu görmeyi çok istermiş. Eşiyle birlikte Urfa’yı, Gaziantep’i, Diyarbakır’ı gezmişler örneğin ama Hakkari’ye gitmek kısmet olmamış, en çok görmek istediği yerlerden biri Hakkari’ymiş. “Ne çok yer gezmiş ama yine de” dediğimde, annesi Sultan Hanım, “iyi ki de gezmiş, iyi ki de görmüş” diyor.

Yemek yapmak, ev temizlemek her zaman sıkıcı gelirmiş Sezen’e. Geriye dönüp baktıklarında annesi de kızı da gülümseyerek hatırlıyorlar Sezen’in bu özelliklerini. Bir süre sessizlikten sonra, ikisi de yine “iyi ki” diyor, Özden “iyi ki ona her an sarılmışım, onu sevdiğimi söylemişim, onu kırdığımda özür dilemişim” diyor. “Herkesin annesi kendisine iyidir elbette ama annem diye demiyorum, kahkahasıyla çevresine neşe saçan, herkesin mutluluğunu isteyen biriydi” diyor Özden.

Sezen Vurmaz Babatürk’ün emekli olup annesiyle, emekli olan ablasıyla yazlıkta geçirmeyi hayal ettiği günleri, kızının üniversiteyi, oğlunun yüksek lisansı bitirdiğini görme hayalleri 10 Ekim 2015 sabahı bir bombalı saldırıyla elinden öylece alınıyor. Bu düşünceyle baş etmek zor. Hele ardında bu kadar çok “iyi ki” bırakan, “yaşayabileceği en iyi hayatı yaşadı” denilen birinin, o güzel hayatı daha on yıllar sürdürme şansı olacağını, hayallerini hep yaptığı gibi bir bir gerçekleştireceğini bilince daha da zor.

Seçil Epik

7 Temmuz 1986'da doğdu. Editör. Çeşitli yayınlar için kitap eleştirisi ve söyleşiler yapıyor. Feminist ve LGBTİ aktivisti.