Malatya’nın göğü karanlık, Malatya’nın göğü kurşunî.

Şehir geride kalırken, alacakaranlığı koyulaştıran bulutlara gözüm dalmış. Şu birkaç günde tanık olduklarımla, “kahpe felek” ne demek, neden böyle bir laf ortaya çıkmış anladım diye düşünüyorum.

O an, o gök, o uzayagiden yol; sonu gelmeyecek, biteviye bir yolculuk.

Yolun sonu bu.

Başlangıcı ise, Malatya. Bir köye doğru uzanan bir yolculuk.

Dört kişiydik bir arabada... Tanışalı dakikalar olmuştu henüz...

Tan ailesinin anne-babası Zeliha Hanım ve Feramuz Bey, Feramuz Bey’in ablası Gülten Hanım ile Dilek Kasabası’nın az ilerisindeki Hilan Köyü’ne doğru gidiyorduk. Küçük, sevimli, baharda yeşille donandığı belli bir köy Hilan; sıralı bir avuç köy evini az geçince bir tepeciğe geliyorsunuz. Tepeciğin başında bir demiryolu, rayların ardı ise köy mezarlığı. Köyün etrafında sıra sıra kavaklar...

Oraya varınca arabadan, bir buluşmaya yetişir gibi iniyor Zeliha Hanım. Verdiği söze gecikmek istemeyen, telaşını zariflikle bastıran bir hızla mezarlığa yöneliyor. Gözleri ileriye kilitli. Aklı buluşacağı kişide olanlar gibi o gözler sadece buluşma noktasına odaklı, hafif koşar adım, beklenen bir randevuya, bir merasime gider gibi bir heyecan.

O kibar ve sabırsız telaşla alınan yolun sonunda, iki taze mezar var. Biri Zeliha Hanım’ın oğlunun mezarı; Umut’un. Diğeri, Umut’un kuzeni Onur’un.

Umut, 17 Eylül’de on sekiz yaşına basmış.

Çocukluktan, “resmi olarak”, çıktıktan sadece günler sonra, eve gelen lise diplomasının henüz mürekkebi bile kurumadan, o tomurcuk yaşam ondan alınmış.

Oğlunun mezarına varınca annesi, diz çöküyor. Toprağa yanağını dayayıp ağlamaya başlıyor.

Babası da, çakıl taşları ile üzerine ''Umut'' yazılı mezarın diğer köşesine kapanıyor.

Mezarın üzerinde kırmızı çiçekler, yemyeşil yaprakları.

Onlar ağlıyor hıçkıra hıçkıra; ben ağlıyorum hıçkıra hıçkıra.

Umut’un o güzel, gencecik çehresine baktıkça mezar taşına iliştirilmiş, yaşlar iniyor iniyor.

Biri kırmızı, biri yeşil iki kurdelenin üzerindeki resimdeki Umut mütebessim; hayat çok güzelmişcesine, ta kalbinden gülüyor.

Annesi, Umut ile konuşa konuşa ağlıyor; onu sevip kokluyor, bağrına basıyor. Babası, onunla konuşa konuşa ağlıyor ağlıyor; ona sevdiği bir türküyü telefondan çalıyor, Sabahat Akkiraz’dan “Sesime ses verin dağlar”...

Ses verin sesime dağlar,
Benim kuzum orda mıdır?
Hiçbir haber alamadım,
Yoksa başı darda mıdır?

Dağlar dağlar uzun dağlar,
Yüreğimde tozun dağlar.
Kurdu kuşu sen sakladın,
Nerde benim kuzum dağlar?

Ataş düşdü yakar yavrum,
Bir gül gibi kokar yavrum.
Yüzün gözümün önünde,
Yaş içime akar yavrum.

Dağlar dağlar uzun dağlar,
Yüreğimde tozun dağlar.
Kurdu kuşu sen sakladın,
Nerde benim kuzum dağlar?

Malatya’nın dağları bizi çerçevelemiş. Oğullarına, onu nasıl özlediklerini fısıldıyorlar. Dört aylık müebbet hasretlerini anlatıyorlar.

Baba, henüz hiç karşılıklı sigara içemeden yitirdiği oğlu için bir sigara yakıyor, mezarının toprağına koyuyor. Bir sigara da, yan mezara Onur’a yakılıyor; sigaralar yana yana kül oluyor, biz kavruluyoruz.

Tan ailesinin diğer göçüp gitmiş bireylerinin mezarları çepeçevre; mermer taşlarının sessizliğinde sanki en zamansız, en zalim bu ölümlere isyan, kırgınlık çığlığı yankılanıyor.

Çanlar çalıyor; mezarlığın kapısından bir tren geçip gidiyor, sanki bir ömür gibi akıp gidiyor ardımızdan.

Ağlıyoruz, ağlıyoruz; çok ağlıyoruz. Sanki, tüm geçmişe, geleceğe, bu toprakların öldürülen tüm çocukları, gençleri ile yitip giden Umut’una, Onur’una, onlarla beraber yok olan umuda, onura ağlıyoruz.

Malatya’da Paşaköşkü Mahallesi’ndeki evlerine varana kadar herkes sessiz. Sakız gibi tertemiz, pırıl pırıl, derli toplu olduğu kadar mütevazı apartman dairesinden içeri girince, Umut’un fotoğrafları karşılıyor bizi. Her odada onun resimleri; sabah ilk göz açıldığından akşam uyuyana kadar, evin kapısından adım atıp dışarı çıkana kadar, her yer Umut’un resimleri. Evin tek süsü, bu fotoğraflar.

Umut’un, on iki yaşına haziranda basacak kızkardeşi Sıla ile paylaştığı odasında, ders kitapları, kalemleri bıraktığı gibi duruyor. Sanki az sonra kapı çalınacak, gelecek ve selamlaştıktan sonra bizle, odasına kapanıp çalışmaya başlayacak. İlk denemesinde üniversiteye girememiş Umut; çok istiyormuş polis olmayı... ''Yunuslar,'' motosikletleri, güçlü ve adalet dağıtan imgeleri ile Umut’u son birkaç yıldır çok etkiliyormuş.

Bu yıl çok sıkı tutuyormuş üniversite sınavı hazırlıklarını... Ailesi de, arkadaşları da, lise mezuniyeti sonrası Umut’un üzerine bir ağırbaşlılık geldiğini söylüyor. Gecenin geç saatlerine kadar mutfakta oturup, kitaplara gömülüyormuş. Gelecekle ilgili planları kafasında döndürüp duruyormuş; en sonunda, önce İktisat-Maliye okuyup, ardından polis olmayı kafasına koymuş.

Evin neşesi hâlâ Umut; bir yandan gözlerimiz hep dolu dolu oluyor, ailesi ile, arkadaşları ile onu anarak sohbet ederken-öte yandan da, muzipliği, şakacı, neşeli kişiliğini anımsatan detaylar bizi güldürüyor.

Bir kaçak gözyaşı, bir tebessüm...

Arkadaşları Fırat, Ahmet ve Onur, en sıkıntılı zamanlarında Umut’un ne yapıp edip onları güldürmeyi başardığını anlatıyor. Aynı mahallenin çocuğu olan yedi-sekiz kişilik bu lise arkadaşları grubu, her günlerini beraber geçirir, yedikleri içtikleri ayrı gitmezmiş. Mahallelerindeki parkta buluşur, evden çağrılar gelene kadar sohbet edip eğlenirlermiş. Umut, babası Feramuz’un gözünden sakındığı canı oğlu olarak, hep en erken eve çağrılan olurmuş. Lise çağlarının en delikanlı havaları döneminde dahi Umut’un saat dokuzdan sonra eve girdiği nadirmiş.

“Çılgınlıkları,” balkonda arada bir gizli gizli sigara içmek ve babasından şoförlük öğrendikten sonra mahallede bir tur atmak için araba kaçırmakla sınırlıymış Umut’un. Onlar da, Feramuz Bey’in gözünden kaçmıyor da; bilinmezden geliniyor.

Evde de, okulda da, hep gülüyor ve güldürüyor Umut. Sanki ona her gün 1 Nisan -- küçük şakalar yapıp duruyor herkese. En çok komedi filmlerini seviyor; halay çekmeyi, şarkı söylemeyi de. Sesinin güzel olduğunu da söylüyorlar.

Kardeşi Sıla’yı hem kolluyor, hem ona da muziplik yapmadan duramıyor. Sıla’nın doğmasını çok istemiş, yalnız kalmak istememiş ailede çocuk olarak. Çocukluk resimlerinde hep bebek Sıla kucağında.

Çok imkânsızlıklarla yetiştirmiş çocuklarını Feramuz Bey ile Zeliha Hanım. Para kazanmak için büyük emekler, didinmelerle geçmiş hayat. 1995’te evlenmişler, iki yıl sonra Umut doğmuş. Üçü beraber büyümüşler sanki.

Gene de, Feramuz Bey ile Zeliha Hanım’ınki, tam bir Anadolu tipi aşk hikayesi. Her doğumgünü, her evlilik yıldönümü özenle kutlanmış; mumların yakıldığı, pastaların kesildiği kutlamalarda, anne-baba sevgiyle sarılıp dansediyorlar, resimlerde de birbirilerine çok sevgili bakışları var.

Umut’u da, Sıla’yı da, tüm yoksunluklara rağmen, bu sevgiyle sarıp sarmalayıp büyütmüşler. Dertleri, dişlerinden tırnaklarından arttırdıklarıyla kurdukları bu hayatta, çok çalışmak yüzünden evlatlarının çocukluğuna doyamamak.

Ve tabii, beraber bir tatile dahi çıkamamış olmak.

O hayali kurulan tatile hiç çıkılamamış. Onun yerine, beraber geçen her an bu dört kişilik aile için bayram gibi olmuş.

“Çok hızlı geçti zaman” diyor Feramuz Bey. Güzel olan her zamanın akıp gitmesi gibi hızla, öyle geçmiş beraber anlar; göz açıp kapayana kadar.

Eğlenceli hatıralar, her yandan göz kırpıyor sanki.

Baba-oğulun eğlencesine tutuştukları güreşler mesela. Çok güçlenmiş serpilmiş son zamanlarda Umut; ama babası gene de onu yeniyormuş hep. Belki de, gücünü göstermek istemiyordu civan gibi büyüyüvermiş olsa da Umut. Bilemiyoruz ki.

Çok merhametli Umut; düşünceli. Bir bankada servis elemanı olarak çalışan annesi yorulmuş mu, eve ele yüklü mü geliyor -- hiç sektirmeden her mesai çıkışı arıyor soruyor. Alışveriş yapmışsa anne Zeliha Hanım, elinde yük olacaksa onu muhakkak alıp geliyor eve.

Arkadaşları, parktaki son buluşmalarında, yavru bir köpek görünce hemen koşup ona süt alıp geldiğini anlatıyorlar. Oysa, Umut köpeklerden yavru bile olsalar korkarmış; küçükken bir köpek ısırmış onu zira. Ama yardımseverlik, korkuyu yenmiş işte; çünkü, Umut öyle, neşeli, eğlenceli, kin tutamaz, adaletsizliğe dayanamaz. Kızgınlığı en fazla bir saat sürer; öfkelenince de, öyle kızmaz bağırmaz, sadece burnu kızarır, başı ağrır. Başı ağrıyınca da, gelir babasının kucağına yatar; “Ne olur baba, bir masaj yap; sen elini atmazsan geçmez” der.

Baba ile tatlı tatlı çekişirler arada; Feramuz Bey, otoritesini belli etmek için öğüt verir, Umut’u denetler, kısıtlar. Umut da, bazen itiraz eder ama hep sözünü dinler. Hiç ters davranmaz. On sekiz yaşına girdiği 17 Eylül’den sonra da, “Büyüdüm, on sekiz oldum; artık özgürüm” der babasına hep gülerek.

Ama bir aydan az sürer bu özgürlük. 10 Ekim’e kadar; zaten o özgürlüğü kullandığı an da, belki Ankara’ya gitmek için izin istediği zaman olur.

Babası da, annesi de, hiç istemezler gitmesini Ankara’ya. 9 Ekim akşamı birden çıkıverir gitme fikri ortaya; başka gidenler vardır, kuzeni Onur gitmektedir. Umut da, ilk kez göreceği başkent, hayatta Malatya’nın dışına ikinci kez çıkma şansı derken heveslenmiştir. Babasına, çok munisçe, adeta yalvarır gibi sorar. Feramuz Bey, bu yumuşak başlılığın karşısında duramaz. Annesi de, ısrar eder çok kalması için ama onun da yapacağı bir şey yoktur.

Pamuklara sarılıp yetiştirilmiş kelebek, kozasından uçmak istemektedir o gece. İlk gençlikte, evin dışına adım atmanın o çok heyecanlı, bir yandan da endişe verici, tedirgin edici, başdöndürücü deneyiminin çağrısı vardır; nasıl karşı koyabilir ki Umut? Nasıl karşı koyabilir ki annesi babası kanatlarını açma zamanı gelen oğullarına?

Birbirlerinin herşeyini bilen arkadaş grubu da bilmez Umut’un yola çıkacağını; son anda gelmiştir o karşı konulmaz heves. Atlar gider Umut.

Annesine dönüp dönüp sarılır giderken; “Seni çok seviyorum, bunu bil” der.

Sabah, Ankara’ya vardıktan sonra, olaydan dakikalar önce babası ile konuşurlar. “Her şey yolunda baba; kahvaltı ettik, meydana gidiyoruz. Sonra Anıtkabir’e gideceğiz. Beni merak etme.”

O telefondan az sonra, Zeliha Hanım, bir karganın adeta ağıt yakar gibi acı acı öttüğünü duyar. Birden içi yanar, kötü olur. “Patlamanın olduğu zamana denk geliyor olmalı” diyor Zeliha Hanım.

Sonra telefon gelir Onur’un annesinden; olayı haber veriyordur. İki anne de telaştadır, korkudadır. Oğulları ne haldedir; arar haber alamazlar. Aileler, Ankara’ya doğru yola düşer. Ve orada, buz gibi soğukta hastane kapısında bekleyiş başlar.

O gece, Ankara’da patlayan havai fişekleri unutamıyor Tan ailesi; o umursamazlığı, vurdumduymazlığı. Onlar korku ve endişelerin en büyüğü ile, tir tir titreyerek beklerken Ankara ayazında, hemen yanıbaşlarında eğlencenin sürmesi, ağır gelmiş.

Haberi alınca, çöküvermişler oldukları yere.

Ve hayat, orada bitivermiş onların ifadesine göre.

Her an, her dakika Umut.Yokluğunun sürekli varlığı...

Her haftasonu, her cumartesi ve pazar, köy mezarlığının yolunu tutuyorlar.

Bazen öğle yemeği arasında da buluşup oğullarının mezarına gidiyor Feramuz Bey ile Zeliha Hanım. Aslında hep oradalar, o mezarın başında kalpleri ve zihinleri.

Sağken nazar olmasın diye fotoğraflarına gözünü dikip bakamadıkları oğulları, Umut’ları çalındı onlardan...

Şimdi hep sorular var; ya Umut’un yola çıkmasına engel olan bir şey olsaydı, ya o meydana giderken bir şekilde gecikseydi -mesela otobüsün tekerleği patlasaydı, ya Umut bir şekilde patlama yerinden uzaklaşsaydı-gidip bir su alsaydı mesela?

İşin aslı Umut’u alıp götüren, Malatya’ya komşu Adıyaman’da bile palazlanan IŞİD zalimliğinin önüne geçilmemesi oldu. Ancak en masumlar kendini suçluyor Umut için... Kendini asıl suçlaması gerekenler ise, onun varlığından bile habersiz.

Köy mezarlığının yolunda kavaklar, bu bahar yeşerecek. Umut’un başında esmesi gereken kavak yelleri, mezarının üzerine dolanacak.

Yıllar geçecek, bizler yaşlanırken, Umut o yakışıklı civan, on sekiz yaşında kalacak hep.

Sezin Öney

Lisans, master, doktora eğitimi siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler, milliyetçilik, çatışma çözümü, Orta Avrupa, Yahudi tarihi üzerine. Haberdar ve Birikim'de yazıyor. Açık Radyo’da programı var.