Dokuz kişilik ailenin gülümsediği fotoğrafta, fonda bir orman ve karlı dağlar görünüyor. Çerçevedekiler birbirlerine usulca sokulmuş. Vahdettin Ozğan gururla bakıyor objektife. Çok geçmeden öğreniyorum o karenin hikâyesini. Hiç de düşündüğüm gibi, güle oynaya stüdyoya gitmemişler. Amcaoğlu Metin yaptırmış resmi sonradan. Belki de bir türlü toplu fotoğraf çektirecek fırsatları olmadığından.

“Onun barış isteği farklıydı. Çünkü bir çocuğu Diyarbakır Cezaevi’nde, diğeri hareketin içindeydi. Bu yüzden de Vahdettin için mitingin anlamı büyüktü. Barış gelirse çocuklarına kavuşabileceğini düşünüyordu.” Abisi İsa Bey, kardeşinin 10 Ekim Ankara Katliamı’nda barış için neden can verdiğini işte böyle anlatıyor.

İstanbul Dudullu’da ılık bir kış günü buluştuk İsa Ozğan ile. Altmış sekiz yaşındaki İsa Bey, daha evlerine varmadan kardeşini anlatmaya başladı. Az sonra Vahdettin Bey’in eşi, çocukları ve diğer akrabalar salonda bir aradaydık. Ben onları dinlerken sürekli kapı çaldı; her yeni gelen bir yer buldu ve birlikte dinledik Vahdettin Ozğan’ı.

“Dünyaya demokratik bilinçle doğmuştu”

Vahdettin dokuz kardeşin en ufağıydı. 1963’te Siirt’in Şirvan ilçesi, Zivzik köyünde doğmuştu. O üç yaşındayken babaları vefat edince, anneleri ve en büyük abileri Cemil büyütmüştü onları. Yarı aç yarı tok yaşamışlardı. Köyde ilkokulu bitirince bağda, bahçede rençperlik yapmıştı. On beş yaşından itibaren de gurbete gidip inşaatlarda, boya badana işlerinde çalışmıştı.

İsa Bey buruk bir tebessümle anlatıyordu kardeşini: “Ben ondan on altı yaş büyüğüm. Bize diklenmezdi ama biraz haylazdı. Şimdi farkına varıyoruz, karşı çıktığı konularda haklıymış. Öyle biriydi ki, çocukken bile köydeki kavgalara müdahale ederdi. ‘Bizim başımıza ne gelmiş, siz nelerle uğraşıyorsunuz’ derdi. Biz feodal bir aileydik. Vahdettin bu feodal yapıya da karşıydı. Sanki dünyaya gelirken o demokratik bilinçle doğmuştu.”

Nizamettin Ariç’in yasaklı kaseti Ankara Garı’nda

O demokratik bilinç, ömür boyu peşini bırakmadı Vahdettin Ozğan’ın. İlk gençliğinden itibaren politik meselelere ilgi duydu. Mesela on yedi yaşındayken Ankara’ya çalışmaya gittiğinde, ağabeyine Nizamettin Ariç’in yasaklı kasetini hediye etmişti. Üstelik her yerde dinlememesini sıkıca tembihlerken, yıllar sonra katliamın yaşanacağı Ankara Garı’ndaydılar. Kaderin cilvesi işte!

1984’te köylerinde olaylar patladığında abisi muhtardı. “Ya silah alacaktık ya da köyü terk edip gidecektik. Formaliteden de olsa silah aldık” diyor İsa Bey o günleri anlatırken ve ekliyor: “Bu yüzden her gün benle kavga etti, silah almamızı istememişti.”

Bir yıl sonra Zivzik’te HES inşaatındaki işçilerden Halil Öz, genç Vahdettin’in daha da politize olmasını sağlıyor. Birlikte sohbet ediyorlar. “Seninle konuştuklarımı ağabeylerimle konuşamıyorum.” diyor genç adam heyecanla.

“40 yıl gece gündüz söylesem, yine de anlatılmaz”

Asker dönüşü artık yuva kurma zamanı Vahdettin için. 27 Kasım 1987’de Saime ile görücü usulü evleniyorlar. Ama Saime Hanım bu evlilikten hiç pişman olmuyor. “Birbirimizi görmeden, tanımadan evlendik. Sonradan gördüm, tanıdım onu. Kırk yıl gece gündüz söylesem, yine de anlatılmaz Vahdettin. O kadar sevecen, o kadar yoksulun babasıydı ki” diyor eşini anlatırken.

İlk çocukları Kerem’i dört yıllık evlilerken kucaklarına alıyorlar. 1996’da Ankara’ya taşınırlarken nüfus çoktan artmış, Dilan ve Mirxan (Mirhan) aileye katılmış bile.

“O şarkı söyleyince sanki hayat dururdu”

Yedi kardeşin en büyüğü Kerem’in çocukluk anıları biraz buruk. “Çok yakın bir baba-çocuk ilişkisi yaşamadık, sarılıp öpmezdi pek” diyor çocukluğunu hatırlayınca. Ama babasının bu huyu yıllar içinde değişmiş. Gençliğinde ilk çocuklarına gösteremediği baba sevgisini, yaşlanınca ufaklıklara göstermiş.
Yine de güzel anıları yok mu Kerem’in? Elbette var. “Onunla sohbet edebiliyorduk. Bize şakalar yapardı, özellikle keyfi yerindeyse veya elektrikler gittiğinde şarkı söylerdi. Eski Kürtçe şarkılara, dengbejlere meraklıydı. Sesi de güzeldi. Biz de çok zevk alırdık şarkı söylemesinden. O şarkı söyleyince sanki hayat dururdu.” diyor.

“Ölürsünüz…”

2005’te İstanbul’a taşınmalarında İsa Bey’in rolü büyük. Göz kulak olmak istemiş kardeşine. Çünkü Ankara’da da siyasi meselelerle uğraşıyormuş. Bir, iki sene üst katında oturmuşlar abisinin. Karşı çıkmasına rağmen, kirayı günü gününe ödemiş hep. İsa Bey ancak kavga dövüş, birkaç sefer kirayı vermemesini sağlayabilmiş. “Yoksa öyle hak gözeten biriydi ki gider borç alırdı yine de ödemeye çalışırdı” diyor o günleri hatırlarken.

Peki, İstanbul’da yeni düzenleri nasıl? Vahdettin Ozğan, ilkin inşaatlarda çalışırken kısa süre sonra iskeleden düşüyor ve ayağı kırılıyor. Bir ay hastanede kalması lazım. Fakat hem sosyal güvencesi yok hem maddi imkânlar kısıtlı hem de sabırsız biri. Bu yüzden de tam iyileşemiyor. O kazadan kronik nefes darlığı miras ona.

Biraz iyileşince mahallede bir çay ocağı açıyor. Hatta çocukları da yardım ediyor babalarına. Ama bazı köylüleri semtte dernek açınca, işleri bozuluyor ve orayı devrediyor. En sonunda karısı Saime Hanım’ın deyimiyle partiye adıyor kendini.

Partiyle bağları yeni değil Vahdettin Bey’in. Ankara’dayken Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) mahalle temsilciliği yapmış. 2009 yerel seçimlerinde Şirvan’da il encümenliğine adaymış. O dönemde orada Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) bürosu yokmuş. Abi kardeş büro açmaya çalıştıklarında “Şimdiye kadar kimse burada çalışma yapmadı. Ölürsünüz” demişler. O “Halkımız için basamak oluruz” diyerek savuşturmuş tehditleri. Yirmi-yirmi beş gün seçim çalışması yapmışlar. “O zamana kadar yüz civarında oy çıkardı. O çalışmadan sonra sekiz yüz oy aldık. Daha sonra önayak oldu. İstanbul’da para toplayarak BDP Şirvan bürosunun kuruluşunu sağladı” diyor İsa Bey kardeşinin azmiyle gururlanırken.

Yaşlılık hayali köyüne dönmek

Yirmi sekiz senelik eşine göre hiçbir kötü alışkanlığı yokmuş kocasının. Yaşlılık hayali ileride köyüne, toprağına dönmekmiş. Ama onları geçindirecek kadar toprakları yokmuş. İşte bu yüzden kimseye muhtaç olmak istemiyorlarmış yaşlanınca. Hatta bir gün eşiyle hastanedeyken, yaşlı bir çiftle karşılaşıyorlar. Çiftin oğulları biraz acımasız, anne babasına kötü davranıyor. Bunun üzerine Vahdettin Bey “İnşallah elimiz, ayağımız tutarken hayırlı şekilde ölürüz” deyiveriyor karısına.

Partinin bir işi olduğunda erkenden kalkıyor, çay bile içmeden çıkıyor evden Vahdettin Bey. Zaten Dudullu HDP’nin kurucularından. Parti işleri yoksa da vaktini kahvede geçiriyor, arkadaşlarıyla sohbet ediyor, oyun oynuyor.

Yeğeni İzzet ile aralarında dokuz yaş var. Bu yüzden amcadan çok abi onun için. İzzet Bey ne zaman başı sıkışsa ona koşarmış, amcası da ona yol gösterirmiş. Bu yüzden “O, Kürt özgürlük hareketinin yetiştirdiği en güzel beyinlerdendi. Yeri geldiğinde duygusaldı yeri geldiğinde mücadeleci. Onunla konuşunca tek başıma dünyaları yıkabilirmişim gibi cesaret gelirdi bana” diyor yeğeni ardından.

Saime Hanım da bir çırpıda anlatıyor kocasını: “Akşam yemeğini yer, çocuklarla sohbet ederdi. Sanki baba değil, arkadaş gibiydi. Hayri Durmuş, Kemal Pir ve Mazlum Doğan’ı anlatırdı. Üniversite bitirmiş pek çok insana göre çok bilgiliydi. Bana da sürekli ‘Sen okumuyorsun’ diye baskı yapıyordu. Onun için Özgür Gündem o kadar değerliydi ki, gazeteyle soba bile yaktırmazdı.”

“Kendiyle çelişmemek için ‘Geri durun’ diyemiyordu”

2012’de oğulları Mirxan, 2014’te kızı Dilan evden ayrılmış ve Kürt mücadelesine katılmış. Vahdettin Bey çocuklarını arayıp sormuş, merak etmiş. Ama ailesinden birkaç kişinin mücadeleye katılmasını da içten içe bekliyormuş. Eşi Saime Hanım çocuklarının gidişine neden şaşırmadığını sorunca “Ne ekersen onu biçersin” demiş.

Kötü bir haber alacak diye TV’yi açarken eli titrermiş. Yine de hiçbir şey söylememiş bu gidişlerin ardından. Sanki elinden bir şey gelmeyeceğini biliyormuş. Oğlu Kerem’e göre bu duruşunun sebebi kendiyle çelişmemek: “Mirxan’dan sonra bize ‘Geri durun’ demek istiyordu ama diyemiyordu. Çünkü o zaman kendiyle çelişecekti. ‘Milleti mücadeleye katmak isterken kendi ailemi nasıl geride tutmaya çalışırım’ diye bir ikilem yaşıyordu.”

“Barış güvercini gibi olursun”

10 Ekim’deki barış mitinginin anlamı farklıydı Vahdettin Bey için. Çünkü barış gelirse, rahat bir uyku girecekti gözüne. Bu yüzden başı ağrımasına rağmen, gece yarısı Ankara’ya giden otobüslere bindi akrabalarıyla. Bir süredir sanki içine doğuyordu bir terslik olacağı. Karısını ve iki yaşındaki bebeğini götürmek istemedi. Son zamanlardaki eylemlere yalnız gitmeye çalışıyordu. Çocuklarına “Bana bir şey olursa evim aynı kalır. Anneniz size hem annelik hem babalık yapar. Ama annenize bir şey olursa yuvam yıkılır” diyordu.

9 Ekim günü, Ankara yolculuğu için ayakları hep geri gidiyordu aslında. Hatta biraz oğlu Kerem ikna etti onu. Değişiklik olur, babasının kafası dağılır diye düşündü. “Elbiselerini çıkardım ütüledim. ‘Beyaz gömlek giy, barış güvercini gibi olursun’ dedim. Resmen elimle ölüme hazırladım babamı” diye anlatıyor Kerem.

Ankara Garı’ndaki büyük coşku

O gece hakikaten beyaz barış güvercini gibi oluyor Vahdettin Bey. Gündüzden tıraş olmuş, karısı saçlarını yıkamasına yardım etmiş, oğlu giydirmiş. Yolda baş ağrısı devam etse de, yengesi Elife Hanım molada “Dışarıda iki binden fazla insan var” deyince dayanamıyor, sevinerek iniyor otobüsten.

Ankara’ya geldiklerinde de çok heyecanlı. Bir parça simit yiyor, bir çay içiyor ayaküstü. Hemen alanı görmek istiyor. Eşini arıyor, oradaki coşkuyu anlatıyor. Hatta karısı sesleri duysun diye telefonu hoparlöre alıyor. İki yaşındaki bebeği ile konuşuyor. Yengesini ve gelinini bir yere yerleştirip etrafı gezecekken Sedat Peker’in bir gün önce Rize mitinginde sarf ettiği “Oluk oluk kanlarını akıtacağız” laflarını hatırlıyor. “Bak bu kadar millet gelmiş, yapabileceklerse yapsınlar bakalım” deyiveriyor.

Yapıyorlar… Sonrası kızılca kıyamet. Etrafta insan parçaları uçuşuyor, polisler kalabalığa gaz ve su sıkıyor, ambulansları, taksileri engelliyor.

“Bizden başka kim gerçekleri dile getirebilir ki?”

Abisi ve oğlu televizyon ve radyodan öğreniyorlar patlamayı, karısını Ankara’dan akrabaları arıyor. Aile yollara düşüyor. 12 Ekim’de HDP Dudullu Temsilciliği’nin karşısındaki Yavuz Selim Camii’nden beş cenaze kaldırılıyor. Vahdettin Ozğan, Selim Örs, Azize Onat, Ahmet Katurman ve Cemal Avşar son kez temsilciliğin önüne getiriliyor. Selahattin Demirtaş’ın da katıldığı bir törenden sonra defnediliyorlar.

Geride ailesinin kulaklarında çınlayan şu cümleler kalıyor Vahdettin Bey’den: “Ölüm vardır ama ben içinde olmayayım yapılmaz. Mücadele içindeysek ya onurlu şekilde öleceğiz ya da onursuz. Bu işten vazgeçemeyiz. Bizden başka kim bu gerçekleri dile getirebilir ki?”

Emel Gülcan

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Tempo dergisi, Bianet, Listelist gibi çeşitli mecralarda editörlük yaptı. Şu anda freelance çalışıyor.