Akşam boyunca bütün ailenin, uzaklardan taziyeye gelen akrabaların ve köyden birkaç komşunun etrafında hep beraber yemek yiyip çay içerek konuştuğu sofra toplanıp yerine serilen ince ama tok bir şilteyle ağır yün battaniyeler arasında uykuya dalmak üzereyim ki, ona makul bir cevap verebileceğime hakikaten inanan bir sesle yanımdaki döşekten soruyor Sanem: "Ölümden bu kadar korkan bir insan nasıl ölür?" Susuyorum. Kelimelerin aczini büsbütün açıkta bırakan zifiri bir sessizliği var köy gecesinin. Bir köpek havlıyor o sırada, adının Şiar olduğunu henüz bilmiyorum.

Siirt'in Awel (Baykan) ilçesine bağlı Baqinê (Çelikli) köyündeyim. Vedat, dördü kız yedi kardeşinin her biri gibi bu köyün tepelerindeki toprak bir evde doğmuş. Sonra Erkan ailesi, para kazanmaya başlayan büyük oğulları sayesinde, yerinde yattığım bu üç odalı beton evi yapmış, elinden her iş gelen Vedat çok kum taşımış, çok harç karmış. Ailenin üç numarası o, liseyi bitiren ve üniversitede okumayı kafasına koyan tek çocuğu; doğum tarihini sorunca duraksıyor annesi babası, Vedat'ın askerliğini erteletmeyi ölümünden on gün önce başararak kardeşine "ne zamandır ilk kez rahat bir nefes aldıran" en büyük abisi Sezer atılıyor: 1 Eylül 1994. Vedat'ın Dünya Barış Günü’nde doğmuş olması son derece anlamsız geliyor o an, bir şey söylemiyorum. Saatler önce, Kurtalan'da beni karşılayan Vedat'ın amcası Ramazan'la arabaya atlayıp, dağ yollarından kıvrıla kıvrıla köye doğru tırmanırken, Ankara Katliamı'nda ölen 102 kişiden ikisinin bombacı olduğunu hatırlattığımda verdiği tepki her türlü ironiyi boşa çıkarıyor zira: "Demek ki bizim yüz şehidimiz var, TC’nin iki."

Ezberlenmiş bir slogan değil bu; "Kürdoğlu Kürdüz ve savaş istemiyoruz" diyen, şimdiye dek hiçbir evlâdını dağa göndermemiş, PKK'yi anlayarak ama hep biraz uzaktan izleyen, 2003'te Tayyip Erdoğan'ı oylarıyla Siirt'ten vekil yapmış, iki-üç yıl öncesine dek AK Parti'yi desteklemiş, eli dar, gönlü geniş, inancı derin bir ailenin bugün vardığı yer. Kederli, öfkeli ve kırgınlar. Yer sofrasında konuşurken, "Taziyemizde ne devletten tek insan vardı" diyor Vedat'ın babası Orhan, "ne de AKP’li yan köylümüzden gelen oldu, hâlbuki karakol komutanı bile severdi Vedat'ı, onu tanıyıp da sevmeyen yoktu." Mahcup köyün dobra kızı olduğunu onu dinledikçe anlayacağım Süreyya kesiyor sözünü: "Öyle deme amca, Özel Harekât gelmedi mi taziyeye, bu bayrağı indirin diye makineli tüfeğini çadıra dayamadı mı!" Vedat'ın annesi Behice gözlerini boşluğa dikip, o boşlukla konuşur gibi tamamlıyor: "Heftreng deriz biz, yedi renkli duvağımızdır. Gelinlerin başına, evlenemeden ölenlerin tabutuna örteriz. Vedat'ıma örtmese miydik?" Herkes susuyor. Süreyya’ya bakıyorum, yanakları ıslak.

Vedat'ın birlikte büyüdüğü, şakalaşmayı, "erkeklerin önüne çıkmayasın ha" diye kollamayı pek sevdiği dotmamı (amcakızı) Süreyya, boylu poslu bir genç kız. Ertesi gün, kan davasından ve yoksulluktan küçüle küçüle 120 haneden 48 haneye inmiş, yanık toprak kokan köyü dolaşırken, "çocuklarım" dediği dört ineğine de götürecek beni: "Bunlar benim diye tutturduydu Vedat. Hayvanlarla çocuklara çok düşkündü. İnsanları tek tek sever, kalabalıktan kaçardı, düğüne bile gitmezdi, öyle halay filan asla, herkes gider, o tek kalırdı evde. Kürdüz diye çekmediğimiz kalmadı bizim. Vedat da bilirdi ama hiç karışmadı siyasete. Ne bir mitinge ne bir parti toplantısına gitmiştir hayatında. 10 Ekim ilkti."

Behice Erkan

İki abisi Sezer, Sedat ile küçük erkek kardeşi Mekân gibi, hepsi kendinden genç kız kardeşleri Sanem, Mizgin, Nesrin ve ailenin minik ceylanı, babasının "adını zor yazar ama Siyer’de birinci" diye din bilgisini övdüğü sekiz yaşındaki Büşra gibi Vedat da hem kadere hem duanın gücüne inanarak büyümüş. Üniversite sınavına çalışırken, "Benim için oku anne" demiş, "kazanıp öğretmen olunca hepinize bakacağım, seni de alıp götüreceğim bu köyden." Behice, buralara Mutki'den gelin gelmiş bir Zaza kadını. Sesi yüzüne benziyor, her sözünde her bakışında beyaz yazmasını çevreleyen beyaz oyalar gibi incecik, duru bir hüzün var: "Okumaz mıyım? 4444 salavatı tamamladım sınavdan önce. Gitti, geldi. Zaman geçti, yüzü düştü. Bir şey demiyor. Yemek yemiyor. Bahçede oturup ağlıyor tek başına. Yanına gittim, 'Kazanamadım anne' dedi, 'senin duana rağmen Siirtli olduğum için geçemedim barajı.' Ama kararlıydı, yine deneyecekti."

Vedat hayatı boyunca iki kez çıkmış Siirt'ten. İlki, geçen yıl; iki abisinin peşinden Ankara'ya gitmiş. "Durakta duruyordu" diyor Behice, "işçi pazarında yani, alıp işe götürsünler diye bekliyordu." Birkaç gün sonra aramış, her seyredişte kahkahayla güldüğü o Kemal Sunal tiplemesini kastederek, "İnek Şaban gibi bekliyoruz anne, yapamam" deyip dönmüş. Sonra, Mekân’ın okuldan gelirken bindiği minibüs takla atmış, kalçası kırılmış. "Evde kalıp kardeşini iyileştirdi Vedat. Her yere o taşıdı, o baktı. Herkese bakardı zaten. Sevmeyi severdi."

Bir başka sohbette, yakın bir arkadaşından da Behice'nin bu sözünün bir benzerini işitiyorum Vedat için: "Canseverdi." Ölen adaşının tam aksine kısa boylu tıknaz bir genç olan Vedat Erkan söylüyor bunu. "Çok Programlı Lise'ye köyden giden iki kişiydik" diye anlatıyor, "akraba değiliz, babalarımız kavgalı ama adımız bir, soyadımız bir. Ben sara hastasıyım, nöbet geliyor, düşüyorum. Bir yılda elli yedi kez düştüm. Okulda ne zaman düşsem, Vedat yetişti yardıma. Sonunda müdür de 'Vedat Erkan düştü, öteki Vedat Erkan'ı bulun' demeye başladı. Vedat beni Baykan'a, Siirt'e hastaneye taşır, yanımda durur, sonra eve getirirdi." Behice onaylıyor: "Okuldan eve geldi, üst baş kan içinde, gözleri şiş. Kavgaya mı girdin dememe kalmadı, anlattı. 'Vedat düştü, kafasını yardı, kollarımda kanadı, korktum, ölecek diye ağladım.' Çok severdi bu çocuğu."

Kan görmeye de, ölüm fikrine de dayanamazmış Vedat. Bir keresinde Sezer bahçede kendi ayağına tırpanı vurup kanatınca kaçıvermiş yanından. Liseyi terkedip, kendini ilahiyata veren adaşı Vedat'a "Bana kabir azabını anlat, ölünce ne oluyor" diye sormuş bir gün. "Her ölümde en çok onun yüzü düşerdi" diyor Sanem, "camide ölüleri yıkadıkları yerin kapısını aralık bırakmalarına kızardı." Annesinin bir gün o aralıktan kendisine bakacağını, yüzünün "yarasız beresiz" olduğunu görüp avunacağını ne bilsin.

Vedat'ın, Ankara'daki patlamada, kulağının yanında şah damarına yakın bir yerden toplu iğne başı kadar küçük bir yara aldığını söylüyor babası Orhan: "Giysileri sırılsıklamdı. Tazyikli su altında kalmış, kalp krizi geçirmiş. Hastaneye götürmüşler, iki kez durmuş kalbi, çalıştırmışlar. Üçüncüde çalışmamış." Kalabalıkları sevmeyen Vedat'ın o mitinge gitmeye nasıl karar verdiğini kimse bilmiyor aslında. "Olup biteni yakından izliyordu" diyor babası, odanın bir köşesinde kısık sesle haberleri veren Azadi TV'yi işaret ederek. Facebook sayfasındaki son mesajını abileri katliamdan sonra okumuş: "Hadi gençlik, barış yürüyüşüne, savaşa dur demeye." Vedat, o cuma gecesi işyerinde sabah sekize kadar çalışmış, vardiya bitince eve uyumaya gitmek yerine, mitingin yolunu tutmuş. "Herhalde 'feys'e koymak için klip çekecekti diyor" Sezer.

Vedat'ın "klip" çekmeyi sevdiği, küçük Büşra'nın bana kâh gülüp kâh hüzünlenerek izlettirdiği videolardan belli. İşte, geçen kış bellerine kadar gömüldükleri karda oynuyor bütün kardeşler. İşte, dışarı çıkmadan önce defalarca aynaya baktığını, üstüne başına pek özendiğini herkesten dinlediğim Vedat, Ankara'daki evini gösteren videonun bir köşesinden uzatıyor başını, önlerini bilhassa uzun bıraktırdığı saçlarından pek memnun gülümsüyor. En son videolarından birinde, bir liraları, elli kuruşları sermiş masanın üzerine, paralarla oynuyor, sonra bir çocuk kumbarası görüyoruz. "Klip" bitince Büşra koşup getiriyor o kumbarayı. Vedat, onun için almış, katliamdan sonra Ankara'daki evi boşaltan Sezer'e düşmüş getirmek. Kumbaranın pembe kilidini dikkatle açıyor Büşra; içinde bir liralar, elli kuruşlar, bir de küçük kutucuk, kutucukta Vedat'ın Büşra'ya son sürprizi: Bir çeyrek altın.

Ailesinden, akrabalarından, arkadaşlarından dinlediğim her şey Vedat'ın köyden bu ikinci ayrılışında, ilk seferin aksine hayatından çok memnun olduğunu teyid ediyor. Nevşehir'de inşaatlarda düşük ücretler karşılığı boya-sıva işi yapan abilerinin aksine, son dört aydır "kafasının matematiğe iyi çalışması sayesinde," Ankara’daki Ostim Sanayi Bölgesi'nde lazer kesim makinası operatörü olarak çalışıyormuş Vedat. "Orada herkes üniversite mezunu, öğretmen, mühendis" diyor babası övünerek, "sadece Vedat lise mezunuydu ama en iyileriydi, en büyük zammı o aldı, 1300 liraya çıktı maaşı."

İşini de, Demetevler'de kiraladığı evi de seviyormuş. Önce abilerini evlendirmekmiş derdi; "kolay değil, başlık parası en az yirmi bin lira" diyor Behice. "Sedat'la Sezer'i evlendirelim, seni de buraya getireceğim anne" dediğini anlatırken düğümleniyor boğazı, "Beni alamadı kendi geldi buraya, gelmeyeydi böyle, gelmeyeydi hiç." Sonra birden, yazmasının ucunu eliyle tutup kendini öne doğru çekip bırakırcasına sallanmaya başlıyor, o ince hüzün yayılıyor odaya, oturduğu yerde türkü yakıyor Behice, bir ağıt: "Ankara’nın kanlı meydanı, aldı Vedat’ımı, vermedi geri."

Varlığıyla, çabasıyla bütün ailenin ışığıymış Vedat. Babası Orhan'ın midesi kanıyor, çalışamaz halde. İki abi Nevşehir'deki işi bırakıp temelli köye dönmüş. "Geliriniz var mı" sorusunun cevabı, sessiz bir hayır. On bir yaşındaki Nesrin, evin yanındaki bahçede Vedat'ın yetiştirdiği biberleri, patlıcanları, yıllar önce diktiği, her kış karlarını tek tek temizlediği koca çamları gösteriyor bana. "En son bunları dikti ama ne olduklarını bilmiyorum" dediği üç genç ağaç bahçenin en önünde, köyden öteye, Garzan diyarına, ufuktaki Cudi'ye, sissiz gecelerde ışıkları görünen Siirt'e bakıyor. Nesrin'e, "Bunlar malta eriği, bak ne güzel çiçekleniyorlar" diyorum ve der demez, önceki gece yatarken bana bir tepside petek balı getiren Behice'ye "Sağol, tokum" dedikten sonra, onun cevabının verdiği mahcubiyetle yandığı gibi yanıyor yüzüm: "Vedat’ın balıdır, karakovandır. Arıları o topladı. Ye ki Vedat'ın sevabı sana da geçsin."

İkindi vakti Nesrin, Sanem ve Sedat'la köyün en tepesine tırmanıyoruz. Başı taşsız, sahibi meçhul, toprağı çıplak tümseklerle dolu bir yer mezarlık. İki briketin arasına, başucundan ayakucuna sıralanmış çakıl taşlarıyla dikkat çeken en taze tepeciğin yanında durup dua ediyor iki kız, Sedat biraz arkada bekliyor bizi. Toprağa dokunuyorum. Döndüğümüzde bütün aile namazda. Yirmi dört saattir hiç ezan sesi duymadığımı fark ediyorum birden. "Kadrolu imamımız var ama" diyorlar, "köyü sevmediği için durmuyor burada. Haftanın üç günü varsa dört günü yok. Bazen Cuma’yı bile ezansız kılıyoruz."

Akşama doğru Bitlis, Muş, Ağrı üzerinden İran’a uzanan karayoluna çıkmak için arkadaki dağ yolundan inmeye başladığımda mezarlığın önünden bir kez daha geçeceğim. Allahlarından ve sonunda bağrına yatacakları topraktan başka hiçbir şeyleri olmayan, bunun bir gün değişebileceği yönünde güçlü bir umut da taşımayan insanların güzel gözlü, güzel kalpli çocuğunun orada yattığını biliyorum artık. Vedat orada yatıyor.

Yasemin Çongar

22 Aralık 1966'da doğdu. Mülkiye'de İktisat, Georgetown'da Amerikan Etüdleri okudu. 1984-2012 arasında gazetecilik yaptı. 2013'te Punto24'ün kurucuları arasında yer aldı. Yayımlanmış dört kitabı var.