Bir isim seçtim: Yılmaz Elmascan. Barış Porteleri’ni kaleme alan herkes gibi, listeden bir isme parmağımı koydum. Liste… Ne aşağılık, ne acımasız, ne kadar kâğıt. Ne kadar kolay, ne kadar ağır. Suruç, uzak. Yılmaz da uzakta olanı seçerdi, eminim. İnsanın birbirine uzaklığı ve bambaşkalığı, farklı tepkimeler doğuran ebedi bir aynılıktan gelmez miydi?

Urfa’ya iner inmez, otogarda beni karşılayan Mazlum oldu. Yılmaz’ın yeğeni, on altı yaşında daha. Üniversite hayalinden lafladık. Sanki sırf bunun için, onun gelecek planlarını konuşmak için gitmişim gibi o kente. Öylesine doğaldı sohbetimiz. Öyledir insan, yaşadığı ânın hikâyesini yazmak, karakterine sarılmak ister. Mazlum, tıp fakültesine gitmek istediğinden söz etti; ben de ona, uzak bir kentten, İzmir’den ve İzmir’in tıp fakültelerinden söz ettim eve giden yolda.

Eve vardığımızda, kesif bir sessizlik karşıladı bizi. Yılmaz’ın kardeşlerinden Mehmet, ablası Meral, yol arkadaşım Mazlum ve ailenin diğer üyeleri… Ve Anzilha Anne. Yanıbaşına oturdum onun. Hikâyesi var adının. Hz. İbrahim’in yakılmasına çok üzülen Zeliha’nın gözlerinden gelen yaşlar getirmiş bu adı. Anzilha Anne’nin ağzından ilk dökülen cümle: “Zalimler yedi onu.”

“Nasıl bir çocuktu Yılmaz?”

İlk soru, havada dans eden bir ıslık sesi gibiydi. Kıvrak, hızlı ve deli bir ıslık. Anzilha Anne başladı ilkin. Yılmaz, Suruç’taki çocukluk yıllarında kendi parasını kazanmak için pek çok işte çalışmış. Ama en çok terziliği dolanıyor dillerde. Öğretmen bir babanın beş çocuğundan ortancası. Çalışmak zorunda olduğu için ya da okul okumak istemediği için değil, emeğiyle ve ilkgençlik inadıyla ürettiği şeyin, önce kumaşı, sonra kendini, sonra da kanatlarını onaracağını bildiği için. Çalıştığı terzi dükkânına, her gün pırpırlı eteğiyle oynamaya gelen bir kız çocuğu varmış. Onu anlatırmış ablasına her gün aynı heyecanla.

Ortaokul bitince, liseyi parasız yatılı okumak üzere Eskişehir’e gitmiş. Daha on dördünde, heyecanı ve durdurak bilmeyen coşkusunu bir kuşun pençesine tutturmuş, salmış gökyüzüne. Ablası bu süreci anlatırken, “Suruç’ta kalsa hayallerini gerçekleştiremeyecekti, o yüzden gitti,” diyerek araya girdi. Meslek lisesini bitirdiğinde makinist çıkmış çıkmasına, ama yine de iki üniversite daha bitirmeyi başarmış.

Bazıları uzakta olmayı seçer. Ama bilirler ki, uzakta bıraktıklarına iki kat daha bağlı olurlar. Yılmaz da öyle, ailesiyle hep omuz omuza, hep can cana yürümüş. Makinist olarak ilk ataması İstanbul’a çıkmasına rağmen, istediğinde bir koşuda ailesinin yanında olmak, çok uzaklara uçmamak için Adana’yı istemiş. Zamanla Adana’da yeni bir çevre, sonra Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası (BTS) ve KESK’e üyelik süreci. “Sendikayı evi gibi görürdü,” diyor Mehmet. Kobane’den Van Depremi’ne kadar, her yere ilk koşan isimlerdenmiş Yılmaz.

Erken yaşlarda üretmeye başlayan, yerine sığamayan insanların tek bir gayesi vardır: Kendini bulmak. Yazgısını ele geçirip yola çıkmayı, üretmeyi, kendini bulmayı başaranlar yazgılarını sonuna dek yaşarlar. Veyahut, tek bir yaşamı, tek bir yazgıyı kabul etmeyerek, içlerindeki sayısız yaşamın farkına varabilirler.

Bu kadar üreten, bu kadar düşünen Yılmaz’ın mutlaka cebinde yeni hayalleri vardır diye düşündüm. Abla Meral’e ve kardeşi Mehmet’e sormuş bulundum. Kardeşleri Mehmet ve Reşat’la eski vagonları birleştirip kafe açmak gibi, Suruç’ta botanik bahçesi kurmak gibi hayalleri, girişimleri olmuş meğer.

Urfa yolculuğu öncesi Yılmaz’ın hikâyesini dinlemek için, ilkin, kardeşi Mehmet’le tanışmıştık. Altı yaş var aralarında. Mehmet, abisinin, arkadaşlarıyla hep mutlu olduğunu şöyle ifade ediyor: “Biz buradaydık, onu hep özlüyorduk, ama o orada arkadaşlarıyla mutlu diye, biz de mutlu hissediyorduk.”

Mehmet, abisi Yılmaz’la bir anısını anlatıyor, yüzünde Yılmaz’ın gülüşü saklı. Kardeştir, gülmek de hüzün de aynı yüze düşüyor. Mehmet, Kıbrıs’taki üniversite yıllarında birkaç gün aileden kimse tarafından aranmamış, hâlini hatırını soran olmamış. O da ilk iş abisi Yılmaz’ı aramış.

      - İnsan hiç aramaz mı kardeşini, hiç mi merak etmedin?

      - Ben şu an sadece İnce Mehmed’i ve Kel Abdi’yi düşünüyorum.

      - İnsan kardeşini de düşünür.

      - Bugün bunun özeleştirisini yapıp seni geri arayacağım.

      - Biz birbirimizi neden arayıp sormuyoruz abi?

      - Haklısın, seni her gün aramam lazım, sen okuyorsun.

Gülhan’la Yılmaz’ın düğün organizasyonunu da o yapmış. Bir türlü yer beğendirememiş Yılmaz’a, “Sonunda Urfa’nın tarihî, çok güzel bir yerini ayarladım,” diyor. Düğün öncesi Yılmaz’a, “Dans müziği ne istersin?” diye sormuş. Yılmaz, “Biz gelmeden önce Rojda’nın "Lê Bûke" şarkısı çalsın,” istemiş. Dans müziği için de Şahê Bedo’dan Çavreşamın’ı kararlaştırmışlar.

Ankara’dan üç ay önce, 20 Temmuz’daki Suruç Amara Kültür Merkezi’ndeki patlamayı duyunca yıkılmış Yılmaz. Anzilha Anne, “Tanımadığımız insanlar için ağlıyorduk. Hiçbiriyle kahvaltı etmedik, dertleşmedik, isimlerini ya da yüzlerini bilmiyorduk. Ama hepsi için tek tek ağladık,” diyor. “Sizin de mi?” diyenlere, “Hayır, ama hepsi benim çocuğum, ondan ağlıyorum,” demiş.

Anzilha Anne, “Yılmaz, her bayramda neden mezarlığa gidiyorsunuz, diye sitem ederdi,” diyor. 10 Ekim’den iki hafta önce, yani ailenin Yılmaz’ı son gördüğü Kurban Bayramı’nda, herkesten önce köye, mezarlığa gitmek istemiş Yılmaz. Bir sebebi varmış elbet. Kobane ve Suruç’taki kayıpların mezarını ziyaret etmek için, Amara Kültür Merkezi’ni görmek için. Mezarlığın tepe noktalarından birinde, boş bir mezarın başında durarak, “Kobane’de, Suruç’ta kaybettiğimiz canlar burada yatıyorlar,” diyerek bir fotoğraf çekiyor ve paylaşıyor.

Yılmaz bir kuş olmayı seçti, ama sanki o boş mezarın yanında durarak, o fotoğraf karesini kalbine ve zihnine kaydetmek için oracığa konmuştu. Keşfettiği yazgıya bir çentik atar gibi. İki hafta sonra, o fotoğrafı çekmek için durduğu noktaya kanatlarıyla geldi. Çok sevdiği, onu her daim özleyen ailesinin gözyaşlarıyla oracığa yerleşti.

İki hafta öncesinde, bayram için Urfa’ya gittiklerinde, “Anne, ben barış mitingine gideceğim,” demiş Yılmaz.

Anzilha Anne, kocaman kalbinden çıkarıp hatırasını, Yılmaz’ıyla son diyaloğunu anlattı: “Gitme oğul, bir şey olur, bu ülkede barış isteyenlere terörist damgası vururlar, gitme, desem de, ‘Sen nasıl annesin. Savaşa gitmiyorum. Elimizde çiçeklerle, barış için gideceğim,’ cevabını verdi.“

Bir yıl önce evlendiği, yanında gerçek anlamda kendini bulduğu Gülhan, Yılmaz’ın elini Ankara’ya giderken de bırakmadı. Yılmaz’ın en çok da Gülhan’la birlikteyken çırpmaktan keyif aldığı kanatlar ilk kez iki yanına düştü ve Gülhan’a ilk ve son kez “Sen gelmesen” dedi. O bayram ziyaretinde ailesine de fısıldamış: “Söyleyin, o gelmesin.” Gülhan dinlememiş: “Birlikte” demiş. Evrenin en haylaz sözcüğü “aşk” için nasıl birleştiyse bu iki kalp, yine öyle birleştiler. “Oradaydık,” demek için, “Birlikte oradaydılar,” dememiz için.

Cumartesi sabahı televizyonda izliyor aile haberi. Haber mi? Katran döküldükten sonra silindirin altında kalmak gibidir bazı haberler. Ya sonrası? Cevapsız çağrılar, kapanan telefon, Urfa-İstanbul arası giderek uzayan yol, giderek kararan yol, karanlık, Ankara, başkent, listeler, bir ümit.

Abla Meral, kente girerken içinde kurduğu cümleyi haykırıyor: “Karanlık bir tünel gibiydi gidişimiz. Ankara’ya girerken, ne kadar kötü bir şehir, dedim. Daha önce Ankara’yı hiç görmemiştim.”

“Yılmaz’dan sonra hayat,” diyorum. “Sanki dünya kapkaranlık, nasıl yaşadığımızı bilmiyoruz,” diyor Anzilha Anne.

Abisi Yılmaz’ı ilk teşhis eden Mehmet olmuş. “Dayanamam lafı yalan, dayanıyorsun. O gerçekliğe inanmak, mecburen sindirebilmek için. Tamam, dünyanın sonu bu diyorsun. Bu, en büyük acı; bunu yaşadıktan sonra öleceğim diyorsun, ama dayanıyorsun.”

Mehmet, gülüşüyle, abisiyle biriktirdiği anılarla, umuduyla, sabrıyla, Yılmaz’ın edebiyat sevdasıyla, şiirleriyle dayanıyor. Elle tutulur hiçbir sebebi olmasa da, Yılmaz’ın inandığı değerler uğruna.

Halil Türkden

Lisans ve yüksek lisans eğitimini iletişim alanında tamamladı. Radyo programları hazırlayıp sundu. Dergi ve kitap eklerinde yazıyor. ON8 Blog’daki “Kısmet Büfesi” köşesinde portreler biriktiriyor.